AB VE KIBRIS EKSENLİ YENİ TÜRKİYE POLİTİĞİNDE AK PARTİNİN TARİHSEL SINAVI

İsmail HASBAL / 25.3.04 /  (Bu yazı dizisi tarihe not düşme adına Kıbrıs görüşmeleri sürecinde hazırlanmıştır)

 

Bir tarafta; “ Annan planı için Sevr’e benzer bir imha plandır; Kıbrıs’ı veren Anadolu’yu da verir; Kıbrıs ulusal davadır; Kıbrıs Türk’tür Türk kalacaktır;  İktidar Kıbrıs Kahramanı Denktaş’ı yalnızlığa itti; İktidarın tavrı, Kıbrıs’ta “Ver Kurtul” politikası; Ak Parti Kıbrıs’ı sattı;  ABD ve AB’nin Kıbrıs üzerinde gelecek hayalleri var; Durup dururken ABD ve AB çözüm noktasında neden bu kadar istekli olsun;  Çözüm de olsa AB yine Türkiye’ye üyelik takvimi vermeyecek.” gibi endişeleri dile getirenler.

Diğer tarafta ; “Denktaş ve Türkiye’deki uzantısı statüko kasten çözüm istemiyor;  Kıbrıs statükonun elindeki tek ideolojik çıkar ve çatışma alanı;  Kıbrıs’ta coğrafi, tarihi, stratejik ve güvenlik şemsiyesi gibi kavramlar statükonun bahanesi;  Kıbrıs’ta çözüm mutlaka temin edilmeli, bu olmaz ise Türkiye’nin AB hayali suya düşer ve iktidar madara olur diyerek hem iktidara hem statükoya yol ve yöntem gösterenler. 
Bütün bu varsayımlar arasında devam eden; 10 Şubat 2004’te New York’ta BM Merkezinde Annan başkanlığında başlayan ikili zirve ve 13 Şubat ‘ta aralanan çözüm kapısı. 19 Şubat itibariyle Kıbrıs görüşmeleri ve Denktaş ile kendilerini çözümsüzlüğe kilitleyen çevrelerin yine o bildik sakıncalı piyade senaryoları.

Ve sonuç; statükonun ATO çıkartması, Türk’e karşı yine o bildik Türk propagandası. Ve derken Denktaş’ın İsviçre’deki dörtlü zirveye katılmama resti.

Tabi ki, Denktaş’ın restleri bununla da sınırlı olmadı bugüne kadar. BM. Eski genel sekreterleri Kurd Waldhaim ve Peres’de Qualler dönemleri dahil Butros Gali’nin 1993 itibari ile Türk tarafını belki de memnun edecek en makul çözüm paketine dahi aynı bahanelerle karşı çıkmış olması da Denktaş’ın tarihe mal olmuş bir başka restleri.  

Kıbrıs konusundaki çözümsüzlük stresi ülkemize işte böylesi bir politik gafletin armağanı.  Şimdi ise bu işi çözmek isteyen bir  iktidar var , o da  Kıbrıs’ı satmakla suçlanıyor. Kaldı ki iktidarın yaptığı atak, Türkiye’yi her gün biraz daha zora sokan ihanete eş bu olumsuzlukları telafi edecek bir çözümü sağlamaktan ibaret. .
Ama Denktaş ve bağlı bulunduğu   “muktedirler sınıfı bu iş retle sonuçlansın ve asla çözümlensin istemiyorlar  “ Bunların HAYIR nedenlerine ait sorun, bu işin içinde hoşlanmadıkları Ak Partinin oluşu. Bunun için, AB takvimi ve Kıbrıs çözümünü olanca güçleriyle çözümsüzlüğe uğratmak istiyorlar. Eğer bunu başarabilirlerse bunun sonucunda halkın bu parti üzerindeki desteği azalacak, bunlar da sabitlendikleri kurulu düzeni garantiye almış olacaklar. Sorun bu!     

Kim ne derse desin, hiç bir antlaşmanın herkesi memnun etmek gibi bir garantisi yoktur ve böyle bir durum uluslar arası arenada da hiçbir zamanda mümkün olmamıştır. Anlaşmaların sonucunda daha sonraki zaman içerisinde bazı sorunların olabileceği doğrudur. Çünkü hayat değişken bir gerçektir ve sürekli değişik sorunlar üretir. Tarih boyu, uluslar arası antlaşmaların hiçbiri de zaten bu yüzden sorunsuz devam etmiş değildir.

Sonuçta: Kıbrıs ta sağlanacak(görünen haliyle ve eğer AB bir kaypaklık yapmaz ise ) bir anlaşma KKTC’nin aradığı siyasi eşitliğin tescili anlamına gelecek nitelikte.
Eğer batı sözünde durursa, Kuzey Kıbrıs’ın da uluslar arası tanınmış bir parlamentosu olacak.30 yıldır Kuzey Kıbrıs üzerinde süren izolasyon kalkacak. En önemlisi, dünyanın tanımadığı korsan mantıklı devlet garabeti ortadan kalkacak.  1 Mayıs’ tan önce referanduma gidilerek, İki toplumlu Birleşik Kıbrıs’ın AB üyeliği de böylece gerçekleşmiş olacak. 

Bu sayede Medeniyetler çatışmasının yerini bu adada medeniyetler buluşması alacak.  Ancak, burada önemli bir endişe kaynağına dikkat etmekte fayda var! O da, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın 2004 sonunda AB takvimi bekleyen Türkiye için herhangi bir şantaja başvurmaması. Ancak ne olursa olsun hayat devam ediyor ve her şeye rağmen Kıbrıs görüşmelerinden çıkacak olumsuz sonuç ne Türkiye’nin sonu ne de Rumların başarısı olacak!

Aslında, 1960 antlaşmasına göre, iki kesimden biri tek taraflı uluslar arası bir birliğe katılamaz hükmü ortada iken Rum tarafı AB’ye üye olmamalı idi, ama Ecevit’in 1978 iktidarı sayesinde oldu.  Bugünde Türkiye ve Kuzey Kıbrıs adeta köşeye sıkıştırıldı.  Şimdi sıra, Kuzey Kıbrıs ta ki, Türk askeri varlığından duyulan rahatsızlıkta.  Bu rahatsızlığın başında ise en fazla AB politiğini çok bilinçli bir şekilde Rum yanlısı taleplere kilitleyen Almanya ve Fransa gelmekte.  

Şu gerçeği itiraf edelim ki, ben bir dış politika uzmanı değilim. Ancak bu çalışmayı bu konuda yazılmış birçok eseri ve makaleyi süzerek hazırladım.  Dolayısıyla kamuoyunun bilgisine sunulan yaşadığımız bugünkü Kıbrıs gerçeği böylesi bir çalışmanın ürünü: Bu arada yazımın devamında Türkiye’nin dışa dönük Kıbrıs politiği bağlamında içe dönük sosyal ve siyasal politiğine ait öz eleştirilere de yer verdim ki, tek parti oligarşisinin ihanete eş hataları görülmeden mevcut iktidara olu orta haksızlık edilmesin ve Türkiye’nin eli AB komiserleri nazarında zayıf düşmesin.

Görülen o ki,  uluslar arası ilişkilerde bir antlaşmanın semeresi kısa zamanda değil, uzun süreçlere bağlı bir gerçek. .

Bu tür antlaşma sonuçlarının da, ülkelerin ekonomik ve siyasi gücü ile orantılı olarak değişkenlik arz ettiği örnekleriyle de zaten ortada. Ümit ederiz ki, bu iktidar döneminde yapılan antlaşma da böyle bir hayırlı sonuç ortaya çıkarır. Nitekim 19l8 “Brest-Litowsk antlaşması ile Batum’u kendi rızası ile Türkiye’ye terk eden Rusya bu duruma gösterilebilecek en yakın örnek. Daha sonra Rusya aradan iki yıl geçtikten ve kendini toparladıktan sonra 16 Mart 1920 tarihli antlaşmanın gereği olarak geri almıştır.

Daha sonra da Kızıl Rusya’nın  bu emperyalist girişimini 16 Mart 1921 tarihli  Moskova antlaşması ile Türkiye’ye bırakılan Kars ve Ardahan’ın kendilerine ait olduğunu bildiren 7 Haziran 1945 tarihli Rus notası izlemiştir. Bir anlamda Rusya’nın biz o gün zayıftık bugün ise güçlüyüz notası izlemiştir.

 Türkiye’deki Milli Şef despotizminin  içinde yuvalanan Rusya yanlısı kızıl bürokrasinden alınan cesaretle bununda ötesine gidilerek 21 Aralık 1945 tarihli bir nota ile de  Artvin, Olto,Tortum,İspir,Bayburt,Gümüşhane,Trabzon ve Giresun’u da  ‘içine alan bölgelerin   Gürcistan’a ait olduğu talebi dile getirilmiştir.

Güçlü zamanlarda imzalanan bir anlaşmanın, güçsüz duruma düşünce farklı,zayıf durumda yapılan bir antlaşmanın da güçlü konuma geçince taraflar lehine ya da aleyhine ne ölçüde  değişkenlik gösterdiği gereği  tarihsel bir vaka olarak burada da karşımıza çıkıyor . Ama bu hayal gerçek olmadı.  Bel ki de Türkiye NATO üyesi olmasa idi olabilirdi de !. 

Her şeye rağmen Sayın Recep Tayip Erdoğan’ın Davos’ta başlattığı ve Washington ziyareti ile geliştirdiği  “bir adım önde olma”  diplomasisinin 31 Mart’ 04’te hedefine ulaşması bu açıdan uzak bir ihtimal değildir. Adnan Menderes ile gelişen 1960 tarihli sürece bakınca,  bu sürecin bu başarıya daha önemli katkılar sağlayacağı unutulmamalıdır. 

Umuyoruz ki Türkiye açısından  iyi niyetle ele alınan bu antlaşma, bir takım endişelerin aksine Kıbrıs için daha iyi bir dönüm noktası olur. Üzücü olan şu ki, bu sorun,  daha makul çözüm noktaları varken; medya-mafya-sermaye-siyaset arasında karanlık ağlar ören seçkin aristokrasinin oluşturduğu egemen bürokrasi sayesinde hala  aynı noktada kalsın isteniyor.  Ak Parti iktidarının durup dururken  80 yıl öncesinin hilafet özlemi ile özdeşleştirilmesi hep  bunun için. 

Öyle anlaşılıyor ki, bu çevrenin 600 yıllık medeniyet mirasına sövme hedefinden sonraki sıralamasında artık AB var.

Statükocu çevrenin açık tavrı şu; değişim ve çözüme yönelik gelişmeler, Atatürk’ün ,”yurtta sulh-cihanda sulh” prensibi dahi olsa biz böyle bir değişime müsaade etmeyiz. Dahası AK PARTİ iktidarına bu fırsatı hiç vermeyiz. Bir bakıma Ülkede sağlanan istikrarı bozacak kaotik  ortamlar oluşturur, bu işin başarısını Ak Parti iktidarına bırakmayız(!)

Kim ne derse desin Kıbrıs’ın çözümsüzlük sorunu, Türkiye açısından Ortada kokuşmuş bir cenaze, ya da komada yatan hasta benzeri  bir problem. Ancak Denktaş ve uzantısı  statüko her alandaki iç problemlerde olduğu gibi bu problem de çözülsün istememekte.

Çünkü biliyorlar ki,   problemli olan toplumlar daima kıskaç altında olur ve gelişmezler. Bu da Denktaş gibi düşünen egemenlerin kıskacı altında sürü haline gelmiş toplum demek,bu ise   manupulatik bir alanı her ahvalde elde tutmak demek.

Sürüleşmek bir toplumda daima  suç ve suçlu üretmek demek. Bu ise bu sınıf içinden bir kısım ara alan elamanlarını suçlu hale, ortada kalanları da mağdur hale getirip, her iki olguyu da  elde tutulması gereken birer koz olarak kullanmak demek.   Bu da kurulu bir sömürü düzeni için her an yeni görevler çıkarma anlamına gelir. Bu kural genelde aşiret sistemi ile yönetilen ülkelerde görülen genel bir hastalık. Ama görülüyor ki,  Kıbrıs’ta dahil bizim de  ülke gerçeğimiz bir çok noktada bundan farklı değil  ?

Ne yazık ki, bütün bu acı gerçekler dünyada gelişmesi engellenmiş bütün toplumların kaderi.  Bir avuç mutlu sınıfın devleti ve devlet gücünü kullanarak kendi toplumuna reva gördüğü bu  talihsiz örnekler keşke ülkemizin kaderi olmasa. Sonra, bu sınıf  dini ve milli hissi canlı olan kendi  insanının bu hislerini neden bu kadar ayaklar altına alır-ve bu masum  toplumu devlet nazarında suç ve suçlu gibi   görmek ister?    
Doğrusu, Misyonerler bile, bu ülkenin bin küsur yıldır birlik ve bütünlük mayasını oluşturmuş kutsal  din gerçeğini bu kadar ayaklar altına almadı ve bu ülkenin milli ve manevi hissiyatını  ayak altında  bu kadar örselemedi.

Ne yazık ki bu işi ülkemiz de  bizim statüko  başardı ve bu ülkede kardeş, kardeşinin düşmanı haline geldi. Ruhi dengesi bozulan kuşak, bölgeler arasına sokulan suni  ayrılığın  ve sergilenen ekonomik adaletsizliğin kurbanı oldu. 

Bugün Türkiye’de her evin altında bir Kilise açma faaliyeti varsa ve çılgınlık sınırını aşan bir takım sosyete neslinin satanist telkinlerle aralarına aldığı masun insanları boğazlaması  gibi dehşet verici nedenler çığı gibi çoğalmışsa; özgürlük ve ekonomik gelişim yönünden kendi devletine küsen büyük kalabalıklar eğer AB kimliğini kazanabilme hasretini bir kurtuluş savaşı  olarak görmeye başlamış ise elbette ki, bu sorumsuz gidişatın sorumluları  her alanda ülkemizin bahtını karartan  mutlu azınlıktan başkası değildir. 
Şu gerçeği itiraf etmem gerekir ki,  bir başbakanın İHL. Menşeli olmasının suçlu olmak için yeterli bir sebep kabul edildiği bir ortamda,  bu ülkenin bir bireyi olarak, ben şahsen AB ülkelerinin olumlu taleplerinden hiçbirini,  ne dinim ne ülkem  ne de insanım için  bir tehdit olarak görmüyorum. Bu gerçeği açıkça itiraf ediyorum. 

Gerekçem de şu:   Marksist  karakterli ideolojine yamanıp bir taraftan insan ruhunu psikolojik işkence altında köleleştiren ,  diğer taraftan da  insanının fiziki yapısına fikrinden dolayı  tecavüz içeren  ataist düşünceli  bir varlık olmaktansa;  insanların   batıl da  olsa bir din gerçeğine  sahip olmasını  bir aşama kabul ediyorum.

Bu yüzden de ne AB üyeliğinin dinime zarar vereceğini düşünüyor nede ülkemde açılan Kiliselerin varlığından bir endişe duyuyorum. Çünkü benim dinim Hıristiyanları da  ve Yahudileri de (şirk ehli olmamak kaydıyla)ehli kitap kabul ediyor, bazı dindaşlarımın aksine bu durumu yadırgamadığımı  burada açıklıkla belirtmek isterim.   

Niçin böyle düşünüyorum. Çünkü ortada,   ne yoksulu ne  dinliyi,nede dinsizi mutlu eden ne olduğu belirsiz bir yapı var benim ülkemde.Bu yapı kendini devlet yerine koymuş. Kendine özgü ataist yapıyı  laik, demokratik ve sosyal hukuk devlet düzeni diye ortaya koymakta.

 Türkiye’nin  AB karşısında, Kıbrıs gibi kendi öz davasında  haksız duruma düşmesi dahil bazı davalarda AHİM gibi kurum nezdinde ülkeyi tazminat mahkumu konumuna düşürmesi ne yazık ki   bu  yapının  eseri.  Eli zayıf,kasası boş,diplomasisi çökmüş Türkiye bu zihniyetin eseri.  Kıbrıs dahil,ülkemizde yaşanan bütün bu acı gerçeklerin tamamı bu zihniyetin ürünü. Kaldı ki maddi ve manevi kaynaklar açısından dünyanın en büyük potansiyeline sahip Türkiye gibi bir ülkenin hakkı bu değil.

 Bu acı  gerçeklerin her türlüsü, ülkemizi  sömüren ve semiren bu acımasız mutlu elit’in eseri olmasına karşın utanmadan konuşan ne yazık ki  yine onlar.  

TÜRKİYE’ DEKİ STATÜKONUN ÖNCELİKLER GEVELEMESİ! 

Denktaş’ın her fırsatta  “önceliklerimiz” dediği şey, Türkiye’nin yavru vatan dediği ve fakat dünyada hiç kimsenin tanımadığı sözde bir devleti muhafaza etmektir.”yükselen bayrağı indirmemek ve İki kesimliliğin güçlenmesi “diye Denktaş’ın ağzında sürekli tekrarladığı şey budur. Fakat işin aslı bu değildir. Asıl amaç sadece mevcut mihveri korumaktır.(.) Bir de Kıbrıs Türklerinin kısa ve uzun vadede kimliklerini kaybetmelerine imkân veren karanlık deliklerin kapatılması iddiası var ki, bu da doğru değildir.
Denktaş ve uzantıları sanıyorlar ki, Bayrağı yükseltmek onu yüksek bir yere asmaktır veya bir dağ eteğine bir figür olarak işlemektir.   Yahutta önce vatan deyip, sonra şehitlerle kazınılan hazırların üzerine yan gelip yatmaktır.

Bunların hiçbirisi ne bayrağı yükseltmektir ve nede vatanı korumaktır! Bayrağı yükseltmek ve vatanı kurtarmak, o şehitlerin geride bıraktığı vatan evlatlarına iş, aş ve bütün dünyayı kıskandıracak daha iyi bir gelecek temin etmektir. Kurtuluş destanının avantajını, rakip devirmeye değil sanayileşmeye tahvil etmektir.

Peki,  30 yıldır Kıbrıs Türkünün kimliğinde ve kişiliğini geliştirici faaliyette bu gelişmenin hangisi var.  Dolayısıyla kimlik ve ülke gelişiminde faaliyeti olmayanların böyle bir Bayrak iddiası da olamaz. Bunun içinde Ak parti iktidarının, bu neslin geleceğine yönelik çözüm arayışlarına karşı çıkanlar tavırlarında samimi değildir.

Kıbrıs ta Çözümsüzlük yanlısı aktörlerin  Annan Planına karşı oluş niyetleri tabi ki  bu kadarla da sınırlı değil.

Denktaş diyor ki,  bu gidişle Rumlar bizi daha beter boğazlayacak, onlar bize tarihte şöyle yaptı-böyle yaptı.  Denktaş bu telaşında yerden göğe kadar haklı. Peki bu telaşa karşılık,  ülken için bugüne kadar sen ne yaptın?  yemeden –içmenden saltanatından  kısarak sen hangi yatırımları ve atılımların temelini attın?
Geçmişin yaralarını kaşıyarak Yahudi felsefesine özgü bir gariplikle toplumları birbirine düşürmek kolay bir yol. Ancak Rumların,  Kilise mantığının boğma kültürüne karşı peki sen Kıbrıs’ta inandığın dinin sevgi ve barış anlamındaki hangi insancıl değerlerini inşa edebildin?

Daha da vahimi, her vesile ile ana vatan deyip bu vatanın gönderdiği imkanla ayakta duran ve  özellikle  1974 sonrası 50 bine yakın göç alan Kuzey Kıbrıs’ta, Ana vatan   göçmelerinin  hangi   iş ve sosyal meselelerinin çözümünde ONLAR TÜRKİYELİ demenin ötesinde  hangi somut adımları attın? Tabi ki Denktaş’ın bu insani sorulara ve sorunlara verecek hiçbir insani cevabı yok!   

Şimdi bu sorular karanlıkta iken eski yaraları kaşıyıp, yeni nesillerin kafasına yeni düşmanlıklar ve yeni geçimsizlikler aşılamak gibi bir acizlik psikolojisi taşınması, Denktaş açısından gerçekten bir talihsizlik.  Denktaş da bilir ki bizim inancımızda talihsizliğe ve karamsarlığa yer yoktur. 

Üstünlük ve haklı olmak, zaman neyi gerekli kılıyorsa ona göre hem madde hem de mana planında çalışmaktır. Yoksa eylemsiz bir üstünlük ve miras yedi bir anlayışla yan gelip yatarak herhangi bir haksızlığa karşı hak elde etmek eşyanın tabiatına aykırı bir iştir.

Eğer Aslan iken, siz Kuzu olmaya talip olmuşsanız, hiçbir korkudan emin olma şansınız yoktur. Hani bizim iman tarihimizde bir örnek vardır.

Denktaş ve bağlı bulunduğu statüko şu gerçekleri de bilmek zorundadır.  İstekleri sınırsız olan insanlar için her iki dünyada da huzursuzluk kaynağıdır. Tarihin gerisine bakanlar, ileriyi göremezler. Uzlaşma kültürü olmayanlar hiçbir varlıkla dostluk kuramazlar.

Siyasetle uğraşan herkes bilir ki, uluslar arası ilişkilerde sürekli düşmanlık ve sürekli dostluklar yoktur! Karşılıklı çıkarlar vardır. Hayatı, geçmiş kaygısı ve gelecek korkusu üzerine kuranlar, mevcut zamanı da heder ederler.

Dost olmak istiyorsanız önce kendinizi sevin.  Barış içinde yaşamanın ön şartı silah değil sevgidir. Hukuk merkezli barış, güvenlik merkezli savaştan üstündür.

Öylesine güvenli ve sevimli insan olun ki, sizi öldürmeye gelen (Hz. Ömer misali) sizde dirilmişsin.  Başkasını düşünen insanlar geleceğin barışını, kendini düşünenler geçmişin başarısızlıklarını konuşurlar. Her 50 yılda her şahıs ve her hadise tarihin malı olur. Tarih hırs ve kine bakarak değil , başarının hakkını vererek konuşur.!  

Denktaş bu aşamadan sonra artık düşmanlıklara değil; kendini kader birliği içinde olacağı Rumların kinini acaba ben sevgi kültürümün yetiştirdiği Yunus ve Mevlana dostluğu ile nasıl yenebilirim düşüncesine kilitlemelidir.

Biz inanıyoruz ki,,bu insanlık dostlarının ulvi mesajları herkesi kuşatacak düzeydedir .Bugün dünya Hıristiyanları içinde sayısız insanı da bu sıcak mesaj etkilemiş durumdadır.

Böyle bir deneme sevincine Rumlar niçin ortak olmasın. Böyle bir deneme belki de hem geçmişin kötülüklerini ve kötü yönlerini unutturacak hem de tarihe yeni bir barış sayfası açacaktır.
Ama görülüyor ki,  Denktaş ve Türkiye deki mevcut statüko,  böyle bir dünyada var olmak istemiyorlar. Bu nedenle de böyle bir dünyanın yeni üyesi olan bir Ada’ da hala savaş korkusundan kendilerini kurtaramıyorlar. Sözde günü de lehlerine çevireceklerini zannediyorlar.

Denktaş ve statüko kendi mihverini koruyabilecek isteklerle, adeta bütün dünya beni korsan devlet saysa da bu devleti tek başıma ben yaşatırım deme anlamında garip çıkışlar sergiliyorlar. 

Bu mantıkla hareket edenler artık dünyada saflaşmaların ulusal sınırlara göre oluşmadığını ve soğuk savaş cephelerinin yerini üstün ekonomilerin aldığını ne yazık ki hala görmüyorlar, göremiyorlar yâda görmek istemiyorlar.  Kaldı ki, Denktaş bu aşamadan sonra şu gerekçeyi öne sürse, bütün dünyaya daha samimi bir mesaj vermiş olacaktır;

‘Biz, eğer Rum tarafı ile kader birliği içinde olacak isek, Kıbrıs’ın bir barış adası almasını, orada yaşayan ister Türk isterse Rum tüm insanların serbestçe dolaşmasını, dünya standartlarında bir zenginliğe ve özgürlüğe kavuşmasını istiyoruz dese belki de, bu tavır çok şeyin yeniden konuşulmasını sağlayacak.
Ancak, Denktaş bunun yerine dünya kamuoyu karşısına, sürekli milli davayı zayıflatmamak için dışa karşı birlik olmak gibi bugün için tarihte kalmış bir huruç hareketiyle ortaya çıkıyor ve bu yüzdende ciddiye alınmıyor! 

Bu durumda Denktaş nerede ise dış dediği şeyin imkânlarından, medeni inkişaflarından faydalandığını unutuyor ve bu dış dediği şeyleri hala bir kan bağı buluşmazlığı ile düşman görmeye çalışıyor, bu da karşı tarafı ister istemez daha fazla kutuplaşma hissine sevk ediyor.

Kaldı ki, Kıbrıs Türkü ile sürdürülen mücadele sadece  milli bir dava  değil , bu aşamadan sonra  bir  insanlık davasıdır ve Kıbrıs’ta yaşayan tüm insanların daha mutlu yaşaması ve daha güvenli bir gelecek edinmesi davasıdır diyebilse, belki de dünyada kendine daha büyük taraf toplayacak ve Türkiye’yi de rahatlatmış olacaktır. Ama demiyor ve diyemiyor! Çünkü Denktaş açısından kurulu düzenin devam etmesi, çözüme değil sürekli zıtlaşmaya bağlıdır.

Eğer Denktaş bu temennilere biraz yakın birisi olsa , dörtlü zirveden bir sonuç çıkmasa dahi,Annan boşlukları doldururken Denktaş’ın böylesi  bir açılımını belki de daha mantıklı  değerlendirecektir. İnsanların kendi kültürlerine,kendi kimliklerine bağlı olarak yaşama isteğine daha evrensel açıdan bakacaktır.
Ancak Denktaş’ın seçenek niyeti çözüme katkı yerine, hep soğuk savaş stratejileri üzerine kurulu olunca, ister istemez batı toplumu da, bu yaklaşıma acaba diye bakmaktan kendini alamamaktadır.

Aslında Denktaşın bu tavrı, sadece Kıbrıs’ı da etkilemiyor. AB ve ABD ekseninde Türkiye’nin siyasi ve ekonomik ilişkilerdeki  güç kazanma şansını da zora sokuyor. İşin kötü tarafı, Denktaş’ın  bu çıkışları en fazla da  karşı tarafın “helenist ve enosis” hırsını kamçılıyor.

Bu sonuç ortada iken Denktaş dahil hiçbir kimse  artık Kıbrıs meselesine  KKTC’deki kurulu düzen mantığı ile bakamaz. Türkiye’nin geleceğini düşünen hiç kimse de bu çarpık bakışı  makul göremez.,gösteremez.

İşin daha da tuhaf yönü, Denktaş İsviçre zirvesine katılmamakla New York’ta ele geçirilen inisiyatifi bile- bile Rum tarafına teslim etmiştir. Çözüm  çıkmasa da katılsaydı, çözümsüzlük tarafı yine Rum tarafı olacaktı.

Denktaş,eğer gerçekten milletini ve Anavatanını seviyorsa tüm bu sorumsuzlukların  doğru cevabını vermek durumundadır. Ne yazık ki, Denktaş  bu tavrı ile  hem Kıbrıs Türküne ve hem de Türkiye’ye  kötülük ediyor.
Eğer 10 Mart 2003’te Lahey’de Denktaş ve Türkiye’deki uzantısı olan Sebataist eksenli dış politika anlayışı   bir uzlaşma temin etmiş olsalardı,AB normlarına ters düşen hususları garanti altına alma çabasında Türkiye’nin eli o gün,  bugünden daha güçlü olacaktı. Ancak  bugün bu talepleri  AB dikkate alır mı şu an için belli değil?

Denktaş hala ipe un serme   karamsarlığında olsa da, Türkiye Denktaş’a uyup artık bu  işi  bir başka bahara  bırakmamalıdır. 

Aksi halde  yeni  bir oyalama,hem Kıbrıs’ın  hem  Türkiye’nin elindeki mevcut gücünü de yitirmesine  hizmet edecektir.   

Bu  takdir de,Denktaş ister katılsın ister çekilsin  Türkiye,dörtlü zirvede varılacak anlaşmada,  “enosis tehlikesi, iki kesimlilik ve  garantörlük” gibi garantilerine dair  derogasyonlara düşen hukuki sorumluluk konusunu olabilecek en üst  nokta olarak görmeli.

Bunu başarılamaz  ise bir söyleşide eski büyük elçi Yalım Eralp’in bir tespitinde yer alan şu görüşü yani BM yasasının  Güvenlik Konseyine verdiği barış ve güvenlik çerçevesinde belirtilen  zorlayıcı tedbirlere göre çözecek açılımlar yolu   denenmelidir .  Dolayısıyla da Annan’a gelmeden metnin   kapalı  noktaları bu şekilde  netleştirilmiş olmalıdır.

Ak Parti iktidarı,statükonun şu yanlışına da  katılmamalı. Garantilerin temininde “birincil hukuk” bugün AB müktesebatına girse de yarın AİHM’e bir müracaat halinde “Cebelitarık” örneğinde olduğu gibi  bu kararın aksine karar verir  Bu görüşe  iki nedenle itiraz edilmeli.  Bu kabil bir emsal belki birkaç bin kişilik bir yerde geçerli olabilir!.Kıbrıs için böyle bir örnek söz konusu olamaz.

Çünkü  Kıbrıs,  Türkiye ve Yunanistan arasında bir sorun değil artık gelişmiş  dünya politiğini ilgilendiren ve  çözüm noktasında bugün üzerinde büyük çapalar gösterilen uzun soluklu bir sorundur. Bu bir.

İkincisi de bugün adadaki iki halk Referandum kararıyla üzerinde mutabık kalınan bir antlaşma sonucunda ortaya çıkacak  yeni bir hukuk süreci kazanmıştır.
Böyle bir noktaya gelmiş bir sonucu  AİHM’in   Cebelitarık örneğine   ne teamülen ve nede hukuken indirgemesi söz konusu olamaz.    

          
Sonuç olarak Kıbrıs problemi  çözülmek zorunda. Böyle bir konu gelecek nesillere daha kokuşmuş bir cenaze olarak asla bırakılamaz. 
Bu nedenle 1 Mayıs ve AB hedefi bu iş için iyi bir fırsat . Türkiye ki sağ duyulu her entelektüelde bunu böyle düşünmekte.

Bu fırsat eğer bugünde  değerlendirilmeseydi sorunun çözümünde  taraf olma hakkımız dahi elden çıkmış olabilirdi diyenler ise ülkemizde büyük bir ekseriyeti oluşturmakta; kendilerini  vatansever,başkalarını da vatansavar görenler ise bir salonu dolduramayacak kadar azınlıkta ve gelişen dünyanın oldukça da çok gerilerinde. 

Annan başkanlığında yapılacak son zirve, sorunun çözümü için belki de tarihi süreç içinde en   ümit verici bir gelişme. Dileğimiz o ki,açılmaz denen kilit açılır ve  bu çözümsüzlük anlamında ortada kalmış Cenaze sorunu  sağduyulu bir antlaşma ile ortadan kaldırılmış olur.    

Müzakereler  sonuç verir ve  bu kilit umarız ki  iki kapıyı birden açar .  Böylece    Kuzey Kıbrıs ile birlikte, Türkiye’nin 40 yıllık  AB yolu, 1 Mayısta çözüm, 2004 sonunda müzakere takvimi alma keyfiyeti  hedefine ulaşır.

30 YILLIK GÖRÜŞMELERE DAMGASINI VURAN ANNAN PLANI 

150 sayfalık Annan Planının satır araları incelendiğinde, Kıbrıs sorununun ilgili tüm tarafları tatmin edecek hükümler içermesi açısından bugüne kadar ele alınanlardan çok farklı olduğu dikkat çekmektedir. Plan da Türklere egemenlik hakkı ve ayrı bir devlet kimliği verilmiş,buna ilave olarak Türk tezlerine uygun biçimde yeni bir Kıbrıs Devletinin kurulması önerilmiştir.
“Yeni devlet, hukuken birbirine eşit iki parçadan oluşacaktır. Planda Rum tarafına ise toprak, iskan ve geri dönüş hakkı tanınmıştır. “
Tüm bu unsurları dikkate alarak ve objektif bir bakış açısıyla  incelendiğinde Denktaş’ın çıkardığı gürültülerin aksine, Annan Planının, Türk görüşleri ile önemli ölçüde örtüştüğü görülmektedir.
TÜRK TEZİ:*-Görüşmeler sonucunda nihai yapısı (federal veya konfederal) şekillenecek devlet,yeni bir devlet olmalı. *-Mevcut Rum devleti olmamalı.- Kurulacak ortaklıkta hem Türk halkı hem de Rum halkı eşit siyasi haklara sahip olmalı.
Bunun asgari koşulu  KKTC’nin tanınması ve Türk toplumunun egemenlik haklarının kabul edilmesidir. Siyasi eşitliğin kabul edilmesi şartıyla taraflar arasındaki sorunları görüşmeler yoluyla çözüme kavuşturmak mümkündür-Bu çerçevede toprak,güvenlik ve siyasi sınır meselelerine görüşmeler yoluyla çözüm bulunmalıdır.
Kıbrıs ta Türklerden ve Rumlardan oluşacak devletin örgütlenmesinde Çekoslovakya modeli esas alınmalıdır. -Kuzey de Türk toplumunu temsil eden bir Türk Devleti, Güneyde de Rumları temsil eden bir Rum Devleti olmalıdır. Ortaklığın sağlıklı yürümesi için Konseyde iki devletin temsilcileri eşit sayıda yer almalıdır.-İki devletin aralarındaki işbirliğinin alacağı ikili görüşmeler sonucunda belirlenmelidir.-Devlet yetkileri,temelde Kıbrıs Türk devleti ve Kıbrıs Rum devletinin kontrolü altında olmalıdır.
Kurulacak ortak devletin yetkileri sınırlı tutulmalıdır. Her iki toplumun fertleri kendi devletlerinde yaşamalıdır .-İki kesimlilik esastır. -Bir toplumun halklarının öteki devlet içinde yaşamasına izin verilmemelidir. -Kurulacak ortak devletin başkanlığı iki devlet arasında dönüşümlü olmalıdır .
Türkiye’nin etkin ve filli garantisi sağlayan 1960 tarihili Garanti Antlaşmaları yeni devlet örgütlenmesinde de geçerli olmalıdır- Bu konuda taviz verilemez.
Toprak sorunu;güvenlik,yeterlilik ve mülkiyet dikkate alınarak görüşmeler yoluyla çözümlenmeli;bu çerçevede su kaynakları dikkate alınmalıdır.Türk tarafına Rumların iskanı ancak Türk hükümetinin uygun görmesi kaydıyla ve belli bir limit dahilinde olabilir. Türk tarafına yerleşecek Rumların belli bir sayıyı aşmaması gerekir. Türk tarafının tezi bunlar.
RUM TEZİ: Yeni bir devlet kurmaya gerek yoktur. Kıbrıs Cumhuriyeti adı devam etmelidir. Kıbrıs ta yaşayan herkes vatandaştır ve eşit haklara sahiptir. (Bu cümleden Rumların Türk tarafının egemenlik hakkını tanımadıkları anlamı çıkmaktadır)- İki devlet fikri yanlıştır.
Kıbrıs ta iki halkın temsilcileri tarafından yapılacak görüşmeler sonucunda kurulacak federasyon için anayasada değişlikler   yapılması yeterlidir.
Federal Hükümetin yetkileri mümkün olduğunca geniş olmalı ve federal hükümet güçlü kılınmalıdır.-Kıbrıs Cumhuriyetinin vatandaşlarının dolaşım özgürlüğü tam olmalı,bu özgürlük sınırlandırılmamalıdır.-
Dönüşümlü başkanlık yanlıştır.
Başkan,Kıbrıs ta yaşayan tüm vatandaşların oy kullanabildiği seçimlerle belirlenmelidir.-Uluslar arası toplumun garantisi esastır.
Adada güvenlik,AGİK,NATO AB ve BM gibi uluslar arası örgütlerin şemsiyesi ve koruması altında sağlanmalıdır. - Adada Türk askerinin varlığı kabul edilemez. -
Türk tarafı masaya oturmadan önce ne kadar Toprak tavizi vereceğini açıklamalıdır. -Bu asgari ön şarttır. Türklere tahsis edilecek toprak %25 düzeyinde olabilir.Maraş ve Güzelyurt mutlaka Rumlara verilmelidir. Dolaşım yerleşim ve mülkiyet vazgeçilmez özgürlüklerdir. Bu konuda sayı belirlemek ve sınırlamak yanlıştır. Rumların tezi de bunlar.      

PLANA TARAF OLAN ve OLMAYANLARIN  GEREKÇELERİ 

Bu plan noktasında, çözümsüzlük tarafı olan   statüko ile çözüm tarafında yer alan  AB yanlısı  olmak üzere Türkiye de iki cephe:
1-Statüko : Türkiye’nin Kıbrıs diye bir sorunu yoktur. Bu sorun 1974 harekatıyla çözümlenmiştir. Bunu yeniden  halletmeye çalışmak,kazanılmış bir davayı kaybetmektir. Çözüm adı altında Kıbrıs Türklerini bugünkü seviyeden daha geriye götürecek tüm arayışlar maceradır. Bu durum  Kıbrıs Türk toplumu ve Türkiye aleyhine sonuç verme tehlikesi taşır.
2- AB Yanlısı cephe: Statükonun bu kural hatası ne yazık ki, bugüne kadar hep aleyhe işlemiştir. Örneğin, Kıbrıs sorununun. genel anlamda  Türk dış politikası bağlamında Türkiye merkezli  bir sorun olarak ele alınması, konuyu uluslar arası planda sürekli Türkiye merkezli  ulusal bir çıkar talebi havasına sokmuştur.
Bu da Türkiye’nin hayrına olmamıştır. Eğer konu  ada merkezli bir sorun olarak ya da Yunanistan  ile ilişkiler bağlamında bir sorun olarak ele alınsa idi,bugünkü uluslar arası planda Türkiye’nin konumu tabii olarak daha farklı olacaktı.
Bu bakımdan Batı ile bütünleşme sürecinde olan  Türkiye, dış politikasını bu konunun  nasıl ve ne oranda etkileyeceğini, olumlu ve olumsuz sonuçları ile birlikte irdelenmek durumundadır. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz nazik geçiş sürecinde sorunun nasıl ele alınması gerektiği bu açıdan büyük önem arz etmektedir. 1 MAYIS 2004 SONRASI ULUSLARARASI ARENADA KIBRISIN KONUMU VE STATÜKONUN , MUSUL’A  BENZER YENİ BİR HATAYI TEKRARLATMA GAFLETİ
Uluslar arası uzman görüşlerine göre; Kıbrıs konusunda gerçeklerden kaçmak çözüm değildir. Zaten uluslararası toplumun da  öyle davranmadığı  ortadadır. Kıbrıs sorununa, sadece Türk ulusal çıkarlarının korunması  bağlamında bakılmamalı  ve sorun son  gelişmeler ışığında ele alınarak  ve makul bir çözümle artık sonuca kavuşturulmalıdır. Bu artık Türkiye için bir tercih değil bir zorunluluktur.
Geniş ölçekli bir Akdeniz politikasının sacayağı olarak görülmesi gereken Kıbrıs’ın Türkiye açısından deniz stratejisinin Kıbrıs krizine göre ayarlanır hale gelmesine ve Türk dış politikasının edilgen ve tepkisel karakterinden kaynaklanan bir olgu olarak görülmesine küresel dünyanın onay vermeyeceği gerçeği artık görülmek zorundadır.  
Bilinmelidir ki, Kıbrıs soğuk savaş dönemi süresince Türkiye’ye en yakın bir deniz havzası olarak önemli bir konuma sahip olmuştur.
Soğuk savaş sonrası dönemde ise değişen bölgesel ve küresel konjonktür, Kıbrıs konusunun Türkiye açısından taşıdığı öneme yeni değerler katmıştır. Buna göre, Balkanlar ve Orta Doğu bölgelerinin etkileşim ve geçiş alanları üzerinde bulunan Kıbrıs artık bölgesel bir dünya sorunu kimliğine sahiptir.
Bu nedenle, coğrafi açıdan batıdan Ege adalarıyla, güneyden AB’ye tam üye olan “Kıbrıs Cumhuriyeti” ile çevrelenmiş bir Türkiye için , dünyaya Akdeniz’den açılma kanalı olan Kıbrıs konusu, bu haliyle 1 Mayıs 2004 den sonra sadece Rumların egemen olacağı tek taraflı  bir sonuçla karşı karşıya bırakılamaz.
Dolayısıyla Türkiye  alacağı müzakere takviminden sonraki uyum sürecinde AB ile yapacağı taahhütler sırasında bu konulara enine boyuna çok daha  dikkatli olmak zorundadır. Aksi halde Rumlar yarın AB üyesi olma avantajı ile Akdeniz de petrol arama restleri dahil  tek taraflı girişimlere giriştiğinde Türkiye  çok geç kalınmış olabilir. 

REFERANDUMA HAYIR KAMPANYASINA KARŞI, İKTİDARIN TAVIR ALMA MECBURİYETİ

Başbakan  Erdoğan, plan için gerekli etkinliği gösterirken Denktaş ve Statükonun REFERANDUM İÇİN  hayır  kampanyasına da  karşı gerekli  tedbirli olmalıdır.
Belli ki, mevcut statüko ile birlikte bu istismarın içinde Türkiye de sözde bazı  ulusalcı  çevreler de aynı torbada yer alacaktır. Bundan dolayı  gerek iktidarın ve gerekse Türkiye’deki AB yanlısı  aydın cenahın  halkın  neden EVET demesi gerektiğini,Kıbrıs halkına ve Türk kamuoyuna iyi izah etmesi gerekir. 
İktidar Partisi, Kıbrıs konusunda attığı adımların altını geçmişin tecrübelerini de dikkate alarak mutlak anlamda doldurmalıdır.
Malum olduğu üzere,  1839 Tanzimat fermanı altında değişim ve dönüşüm derken, Batının ikiyüzlü politik tavrı,bir İmparatorluğu parçalamıştır. Bu nedenle, gerek ABD ve gerekse AB nezdinde politik ataklar yaparken  bu kabil  benzer tekerrürlere karşı da  dikkati elden bırakmamak gerekir.
Özellikle uzlaşma sonrası hazırlanacak Anayasa metninin Rumların inisiyatifine bırakılmamasına  dikkat edilmesi ve  uluslar arası camianın bu noktaya dikkatinin çekilmesi de bir ayrıntı olarak gözden uzak tutulmamalıdır.  
ABD gibi süper bir gücün emperyalist tavrı beğenilmese de ,bu gücün Kıbrıs  konusundaki rüzgarından faydalanma noktasında  azami gayretler  daha da artırılmalıdır. Türkiye artık,  tepkisel-reaksiyoner politikaları terk edip,  aksiyoner politikalar için  iç ve dış politiğini yeniden gözden geçirmelidir.
Küçük ölçekli sorunları, büyük ölçekli sorunlardan ayırt etmesini bilmeli-yerel nitelikli yerel politika kilitlenmelerinden Türkiye artık  kendini  kurtarmalıdır.
Daha öz bir ifade ile Kıbrıs konusundaki aşırı duyarlılığımız aleyhimize sonuç veren bir dış politika malzemesi yapılmadan bir an önce sonuca ulaştırılmalıdır. Aksi halde basit bir gevşeklik, küresel  vizyona sahip olmayan statükonun sevinç bayramına dönüşebilir.
Türkiye de çözüm istemeyenler ile çözüm isteyenler arasındaki farklı bakış açılarına   bu farklı izah tarzının  çok önemli katkılar sağlayacağı bir gerçek. Umarım ki öyle de olur!.
Sonuç olarak çözüme karşı olanlar, sözde Türkiye’nin çıkarlarını koruma amaçlı gözükseler bile,gerçekte Türkiye’nin çıkarlarına zarar verdiklerinin bilincinde değildirler.
Zira statüko şu gerçeği bilmeli ki, 1974 Barış Harekatının ardından  Kıbrıs’ta hukuksal bir temel oluşturulamamıştır. Bugüne kadar süre gelen fiili durumu ilanihaye devam ettirmek de artık  mümkün değildir.
Çözüme taraf olanların görüşü ise ; çözüm olmaması halinde Kıbrıs Rum kesiminin Mayıs 2004’te tüm Kıbrıs adına AB’ye  üye olarak kabul edileceği  açıktır ve bu süreye de şu an itibariyle 35 gün kalmıştır.
Bu gerçekleştiğinde,Adanın kuzeyinde yaşayan ve KIBRIS vatandaşı statüsünde bulunan Türklerin fiilen parçası olmadıkları ama hukuken bir takım haklara sahip oldukları AB üyeliğinin cazibesi karşısında Adada tutulması mümkün olmayacaktır.
Kıbrıs vatandaşı Türklere AB genelinde çalışma ve yerleşme hakkının tanınmasıyla da ada boşalmış olacaktır.  
Bir başka ifade ile Kıbrıs Türk toplumu için adil,eşitlikçi,Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkünün çıkarlarını en ileri düzeyde koruyan bir çerçeve içerisinde çözüme kavuşturulması.
Kıbrıs’ta Türk ve Rum toplumları için ,egemen,eşit,ayrı devletlere sahip unsurlar olarak ve hür iradeleriyle “Ortak bir çatı” kurulması, tesis edilen bu yapının korunması için Türkiye ve uluslar arası toplumun garantörlüğünün esas alınması. Türkiye de ki İktidarın tüm çabası  işte böylesi bir çözüm için . Niyet hayır, sonuçta  hayır olur inşallah. 

CHP’NİN  KIBRIS VE  12 ADALAR POLİTİKASI 

1923’te çözümlenmesi gereken Kıbrıs ihtilafı, aksine İngiltere’nin 1914 tarihinde ilan ettiği ilhakı  onaylamaktan ibaret oldu. (Lozan antlaşması Md.19) Ayrıca bu antlaşmanın 15-16 maddeleri ile 12 Adalardan da feragat edildi.  Tıpkı Kerkük ve Musul’ üzerindeki hak feragatinde olduğu gibi. İşte birilerinin onur doyduğu Lozan manzarasından size birkaç acı örnek. En acısı da  hiç kuşkusuz Türkiye’nin doğu sınırının cemiyeti akvamın üç üyesinin dışında Milletler nezdinde henüz imzalanmamış olması. Eğer Lozan onuru bu ise yerin dibine batsın böyle onur!
1571 yılında fethedilen  Kıbrıs  18.yüzyılın sonlarına kadar Türklerin elinde kalmıştır. 1878 yılında Osmanlı imparatorluğu  bir leasing antlaşması imzalayarak adayı İngiltere’ye kiraya vermiş,ancak egemenlik hakkının Osmanlı da kaldığını da imza altına almıştır. Bu durum  bilinen bir tarih gerçeğidir.
Dolayısıyla bu bağlamda hukuki bir sorun olarak Kıbrıs aslında,1907 tarihinde adayı ziyarette bulunan ve bu esnada ‘bu ada Türklere aittir’ gerçeğini dile getiren dönemin İngiliz Başbakanı Churçhil’in de ifade ettiği üzere Türkiye İngiltere arasında görüşülmesi ve konuşulması gereken bir konudur.
Ancak  İttihat terakki cuntasının bir İmparatorluğu parçalama uğruna Türkiye’yi  I. Cihan harbinin sebepleri içine çekmesi yüzünden bir çok yerde  olduğu Kıbrıs adası da kontrolden çıkmıştır.    
1930’larda Kıbrıs Türkleri Türkiye’ye geçmeye teşvik edilirken,1940’lar da ki  CHP  politiği  “bizim Kıbrıs diye bir sorunumuz yokturdiyebilmiştir.
CHP politiğinin  meseleyi Yunanistan ile İngiltere arasında bir sorun olarak  ilan etmesi yüzünden de  Kıbrıs yaklaşık bir asırdır  bu çözümsüzlüğün acısı ile meşgul olmuştur.
Lozan antlaşmasın da Kıbrıs ile ilgili İnönü’nün tek kelime söylemediği zabıtlarla ortadadır. Nedeni de  Kıbrıs’ın Misakı Milli sınırları dışında kalmasıdır. 
Lozan antlaşması Madde 19. “Türkiye 5 Teşrinisani 1914 senesinde “Britanya Hükümeti” tarafından ilan edilen Kıbrıs’ın ilhakını kabul etmeyi beyan eder “  gerçeği bu gaflete en açık bir örnektir.
Kuşkusuz CHP politiğinin  yanlışları sadece bu hata ile de sınırlı  değil. II. Dünya Savaşı sonrası,  1942 de önüne gelen 12 Adalar fırsatını bizzat geri tepen de yine CHP lideri İnönü’dür !  Ne yazık ki 12  adalar bu gafil zihniyetin eseri olarak Yunanistan’ın kolay kazanılan mülkü haline geldi! 
Bu arada bir başka hata da, Ege kıta sahanlığı  ve Fır hattı ile ilgili çok  olumlu NATO  talebine 1950 yılına kadar cevap verilmeme gafletidir ki bugün Türkiye bu ağır gafletin faturalarını ödemektedir.   
Yunanistan ise bu avantajları hep fazlasıyla değerlendirmiştir!  1950’lere gelindiğinde, Kıbrıs’taki Rumlar ile  kendi deyimleriyle Kıbrıs’ta “Enosis”planını gerçekleştirmek için adada ayaklanma hareketlerine büyük bir hız vermiştir.  
Dönemin başbakanı  Adnan Mendres’in gayretleri ve ABD ile izlediği iyi ilişkiler sonucunda 1960 tarihinde imzalanan uluslar arası Londra Antlaşması  Türkiye’ yi, Kıbrıs’ta  garantör ülke konumuna   getirmiştir. .  Kıbrıs’ın  12 Adaların aksine  bir  Yunan adası olması böylece önlenmiştir. 
Bu sürecin Türkiye lehine gelişmesinde, II. Dünya savaşı sonrası İngiltere’nin kendi kabuğuna çekilme kararının da önemli etkileri olduğunu tabiî ki unutmamak gerek.
Menderes’in soğuk savaş yanlısı Rusya karşısında ABD ile işbirliği içinde olması bu süreçte hiç kuşkusuz CHP’nin beslendiği  marksist  ideolojiye büyük sekte vurmuş olacak ki,Menderes  dış politika itibariyle  ülkeyi ABD’ye satmakla suçlanmış ve iç politika itibariyle de laiklik ve Cumhuriyetin  tehlike  mengenesine sıkıştırılmıştır. 
Böylece CHP 27 Mayıs’a giden tahriklerin öncüsü olmuş  ve acımasız bir darbe ile de   amacına ulaşmıştır.   .Böylece de hem  Menderes  hem  ülke hem de Kıbrıs bu karanlık darbe ile  kendini bu acımasız politiğin  idam sehpasında bulmuştur!  
Genç Türkiye Cumhuriyetinde, sivil siyasetin ses tellerinin kesilme geleneği hiç kuşkusuz bu kanlı tarihin mirası olarak zihinlere kazınmıştır.    
Benzerliğe bakınız ki, Menderes’i 1960 darbesi ile  Türkiye’de katleden soğuk savaş ideolojisi ABD ‘de de Başkan Kenedy’i ortadan kaldırmıştır .
Her iki ülkede de aktörler değişince - fırsattan istifade  Yunanistan -Kıbrıs Rum ittifakı, Kıbrıs’ta ilhak tahriklerini artırmış ve bir taraftan ABD diğer taraftan da Sovyet desteğine sığınarak büyük  katliamlara girişmiştir.
Malum olduğu üzere bu katliamlar sırasında  ABD’de Johnsun, Türkiye’de İnönü bu dönemde siyasi iradenin başında bulunan iki siyasi liderdir ve  Johnsun siyaseti   Rumlardan yanadır. 

Menderes  ne yazık ki  imzaladığı bu  politik girişimin sonucunu  göremeden  idam edildi. Bunun sonucu  Kıbrıs   kanlı katliamlara sahne oldu. Bu  vahşetin başta gelen  sorumlusu ise hiç kuşkusuz  acımasız ihtilal oyunu ile bölgesinde  otorite boşluğuna sebebiyet veren  CHP’den başkası değildi.

Öyle ki Kıbrıs ta bu açmaz l4 yılda çok büyük acıların kaynağı olmuştur. Öyle ki, 1974 ‘e gelindiğinde   Rumlar kanlı  EOKA örgütü önderliğinde  “enosis” planına ulaşacak darbeyi yaptı. .

Türkiye eğer 1974 de Kıbrıs’ta bir müdahale hakkı kullandı ise bu hukuksal boyut hiç kuşkusuz Merhum Menderes ile sağlanan garantörlük tezi kullanılarak yapıldı. Hatta o günkü CHP’nin   genel başkanı ve  Başbakan Ecevit’e rağmen yapıldı . Eğer dönemin Genel Kurmay Başkanı Sancar Paşa ve  Ecevit’in İktidar ortağı Erbakan, Kıbrıs ta ki  bu alışılagelmiş katliamlara CHP gibi  duyarsız olsaydı ,  böyle bir müdahalenin yapılması  mümkün değildi.
Eğer mümkün olsaydı 1964 de bu müdahaleyi dönemin Başbakanı İnönü yapardı.  ( Ecevit’e rağmen sözünü o tarihin  Meclis zabıtları ve gelecek tarihler açıklayacak.Çünkü Kıbrıs’a yapılan çıkarmada CHP’li bakanlardan sadece Alev Coşkun’un imzası olduğu söylenmekte  )  

Netice de,Kıbrıs,bugün tartıştığı müzakerelere, Merhum Menderes’in attığı adımlar ile geldi. Bugün ise AK PARTİ iktidarı ile  Kıbrıs Türkü yeni bir tarihi misyona daha kavuşmanın sevincini inşallah yaşamak üzeredir. Talihsizliğe bakınız ki, Başbakan Erdoğan’da tıpkı Adnan Menderes gibi yine aynı CHP politiğinin bugün  kıskacı ve hatta tehdidi altında. Ama nafile.

TÜRKİYE’Yİ AB KARŞISINDA BASKILARA MARUZ BIRAKAN CHP’NİN KIBRIS  POLİTİĞİ
Görüldü ki,Yunanlılar Kıbrıs’a ait tezlerinden hiçbir zaman vazgeçmediler. Derken onların 1978 de  rövanş şansı ortaya çıktı ve Yunanistan  bugünkü AB’ye o günkü adıyla  AET’e 1981 de  üye oldu. Türkiye bu şansı CHP sayesinde kullanmadı.
Hiç kuşkusuz bu şansın  kullanılmamasında 1980 darbesinin başkomutanı Sayın Kenan Evren’in de Yunanistan’ın NATO’ya geri dönüşü sırasında izlediği tutum nedeniyle  dahli olduğunu da unutmamak gerek. Hatta Evren’in bu konuda CHP zihniyeti ile birlikte  Yüce divanda  yargılanması gerek. 
İsterseniz CHP politiğinin  bu tarihi gaflet ve dalaletinin ne olduğunu, bir kez de Milliyet yazarı Yalçın Doğan’ın  3 Ocak 2004 tarihli makalesinde görelim:
“ Yıl 1978, AB, o zamanki adıyla AET, yani Avrupa Ekonomik Topluluğu Brüksel’de bir toplantı yapıyor. Üç yıl sonra,1981 de Yunanistan AET’ye üye oluyor. Ya Türkiye?
Brüksel’de karar hemen veriliyor. “AET’den birinin derhal Ankara’ya giderek,Türkiye’nin tam üyelik başvurusunda bulunması için,öneri götürmesi. Böylelikle,Yunanistan ile Türkiye arasında siyasal denge kurulması”.
Dönemin Belçika Dışişleri Bakanı Tindemans  Ankara’ya bu öneriyi götürmesi için,biçilmiş kaftan. Çünkü dönemin Başbakanı ve CHP lideri Bülent Ecevit ile dostlukları var. Tindemans Ankara’ya geliyor. Bu ziyaret gizli tutuluyor. Belçikalı bakan havaalanından doğru başbakanlık konutuna gidiyor. Ecevit’e öneriyi sunacak ve sonra da aynı akşam ülkesine geri dönecek.
Hayati bir toplantı!.. O sırada, İspanya ve Portekiz de AB için sıra bekliyor. Ama,öncelik Türkiye’de. Üstelik ekonomik olarak, o sırada Türkiye,İspanya ile hemen-hemen aynı,ama Portekiz’den ileride.
Tindemans,AET’nin tarihsel önerisini sunuyor Ecevit’e ! “Haydi,hemen başvurun!... Yunanistan giriyor,daha sonra   ne olur bilinmez.

 Ama, şimdi Türkiye ile üyelik görüşmelerini hemen başlatacağız. Son yirmi yıllardır,görüşme tarihi alabilmek için yırtındığınız bir gerçek. Yıl 1978 ve işte fırsat ayağımızda Başbakan Ecevit’in yine tarihsel yanıtı.

“Biz AET’ye girmeyi düşünmüyoruz...” Tindemans şaşkın. Ecevit sürdürüyor. “Çünkü,biz AET’ye girersek,sizin pazarınız oluruz.

Bizim ekonomimiz bu ortaklığı kaldıramaz.” ve Tindemans ülkesine eli boş dönüyor. Türkiye ise 40 yıldır AB yolunda çırpınıyor.”

Şimdi sormak gerekir. Bir ülkeye bundan daha büyük bir kötülük  olabilir mi ? Dahası da eğer bu kötülük  Mustafa Kemal’in muasır medeniyet hayalini  istismar eden bir partinin eseri ise bunun adı daha da katmerli bir ihanet değil midir ?

Sonuçta,1981’de AB üyesi olan Yunanistan meydanın bu boşluğundan yararlandı.  Kıbrıs’ı bugün  veto şantajı ile AB’nin  tabi üyesi haline getirdi .  AB’ye de  bu  şantajı yutturdu.  Şimdi Kıbrıs AB’ye girecek,ancak sırtında kambur var.
AB,kapısında bekleyen Türkiye’ye sırtındaki kamburu at, seni arama öyle alırım diyor. Türkiye’de ister istemez bu tarihi yaraya kendi haklı talepleri paralelinde makul olacak çözümü arıyor.
Netice olarak  Menderes döneminin ABD ile başlattığı sıcak ilişki ile  can ve mal güvenliği, iki kesimliliğe  ilişkin garantörlük  hakkının sağladığı avantajı,50 yıl aradan sonra tüm zorluklarına rağmen bakalım  Sayın Recep Tayip Erdoğan nasıl başaracak. Allah yar ve yardımcısı olsun. 
KIBRIS’TA   ABD NİÇİN ÇÖZÜM İSTİYOR?
CHP politiğinin çözümsüzlük tavrı dışında, ABD durup dururken bu yakınlığı Türkiye’ye niçin göstersin diyen bir başka  çıkışta bizim  dostlarımızdan:
“Bir tarafta,AB siyasi birliğine ve gücüne ekonomik ve askeri gücünü de ilave ederek”ikinci Kutup”olarak dünya siyasetinde yerini almadan önce;elini çabuk tutup dünyanın bütününe kendi planladığı “Global”biçimi vermeye çalışan Bush,
Diğer tarafta,Batı ile Sovyet Bloku  arasındaki “kutuplar Savaşı”n da,yaşama şansını Batı’ ya tutunma ve doğu sınırlarında ona karakolluk yapmakta bulan;
Bugün ise,önce aynada kendini tanımaya ve kim olduğunu çıkarmaya çalışan;kendinin ne olması ve inşa edilen dünyada yerinin neresi olması kararının arefesinde bulunan Erdoğan.   Bu gerçekler çerçevesinde ABD’nin mevcut siyasi projesinde Türkiye’ye daha önceki tutumlardan farklı  bir rol biçeceği kaçınılmazdır.
Şu veya bu şekilde (iç veya dış etkenlerle)  AB’nin dışında bırakılacak bir Türkiye; Afrika-Asya,Kafkasya’da ki ABD siyasetinin AB’ ye yaslanan kafası yapılacaktır.
Aynı zamanda Türkiye,ABD’nin İslam modeli (!) çerçevesinde ki ülkelere örnek lokomotif yapılarak; ABD’nin hoşlanmadığı ABD karşıtı İslam ülkelerini içten nötrolize etme aracı olarak kullanılacaktır. Türkiye’nin bugüne kadar Siyasi,Ekonomik ve askeri  Antlaşmalarla ABD ve İsrail ekseninde elleri ve kollarını bağlama gerçeği ile karşı karşıya bırakılması da  bu ihtimalleri doğrulamaktadır”. Turgut Emin .30 Ocak  2004 tarihli Vakit.
Bu endişelere tabi ki katılmamak mümkün değil. Ancak bu uyarıcı tespitlerin  Ak Partinin meçhulü  olduğunu  sanmak ta her halde  saflık olur diye düşünüyorum. .
Başbakan Erdoğan’ın Irak savaşında ABD’nin yanında “işgalci”duruma düşmeyerek Avrupa  ve Ortadoğu da önemli bir saygınlık kazanması(temkini korumakla beraber)böyle bir saflığa düşmediğini gösteriyor. İnşallah bu etkinlik bundan sonra da böyle devam eder.
ABD’nin bu tavrını  yorumlarken  şu çarpıcı gerçeği göz ardı etmemek lazım. . O’ da, şu anda ABD’nin Irak’ta Wietnam benzeri bir batağa saplandığı gerçeğidir. ABD gerek Irak’ta ve gerekse tüm dünya nezdinde sürekli irtifa kaybeden bir noktaya geldi.
Böyle bir jest  propagandası ile  belki de  Bush  hem yanına başka destekler almak istiyor hem de   2004’te yapılacak seçimde mihverini koruyacak bir avantajı elinde tutmayı da düşlüyor ?

ABD, herkesi kendimizden ürküttük, hiç değilse bu jest ile  başka arayışlara girmemesi için Türkiye’yi elde tutmak istiyor da olabilir.!   

Görülüyor ki,ABD şu sırada,özellikle Irak’ta istikrarı sağlamakta zorlanıyor;ancak esas baş ağrısı İslam Dünyası ile ilişkileri.... Ak Partinin iktidarda bulunduğu Türkiye,ABD ile ilişkilerini sürdürerek eğer bugün Bush’a “Biz ABD olarak İslam’a karşı değiliz”deme fırsatı sağlıyor ise,
Irak’taki sıkışmışlığın açılması için de “anahtar”konumunda Türkiye; Bush’a 1 Mart’ta “Hayır”diyebilmiş bir ülke olarak,onun yanında durmayı hala sürdürebiliyorsa,  
11 Eylül sonrası ortamda İslam Dünyası’na karşı uygun bir dil bulmakta zorlanan  ABD,daha  demokratik bir Türkiye açılımı ile hareket eden Tayip Erdoğan üzerinden bu dili 28 Ocak’taki Washington görüşmesinde  yakalama imkanı elde etmiş ise;
Bazı endişeleri muhafaza etmekle beraber (malum Ortadoğu planı da  dahil) tüm  bu gelişmeler her şeye rağmen iki ülke arasında daha  müspet ilişkilerin daha da müspet hale geleceğinin işaretleri sayılabilir. 
JEOPOLİTİK VE JEOSTRATEJİK ÜLKE POTANSİYELİNİN STATÜKOCU  ÇIKARLAR   UĞRUNA HEDER EDİLME ALIŞKANLIĞI
Türkiye’  jeopolitik  ve Jeo stratejik konumda potansiyel bir ülke olarak aynı zamanda Avrupa ve Asya arasında da merkez bir ülkedir. Boğazlar stratejisi,genç ve dinamik nüfusu ve de diğer tabi zenginlikleri itibariyle
Ancak ülkemizin bu   konumu; statükocu  anlayışın”kurulu düzenini” koruma uğuruna, Cumhuriyet tarihi boyunca    hiçbir şekilde “dünyaya açıkça  fark ettirilememiştir”.
İçte kendi halkıyla dışta da komşuları ile geçimsiz , soğuk savaş  mihverine kilitli ve  polis devleti mantıklı  politik bir yapılanma  her şeyin üstünde tutulmuştur. 
Ne yazık ki bu anlayışın zararlarını  gerek Kıbrıs ve gerekse Irak politiğinde bugün hem toplum ve hem de devlet olarak çok derinden yaşamaktayız.
Sevindirici olan şu ki, bugün bu kısır döngü AK Parti iktidarı  ile kırılma sürecine girmiştir. İçte kendi halkı ile dışarıda da komşuları ile barışık olmayan katı yapı altında ezilmiş  ülke görüntüsünden daha dinamik bir ülke konumuna yükselme noktasında AK PARTİ  iktidarının l,5 yıllık dış politikasında Türkiye de  gerçekten çok önemli gelişmeler ve çok hareketli günler yaşamaktadır. Hem de olağan üstü  zayiatlar verilmeden. 
Türkiye bu sayede başının ucunda yaşadığı ve yaşamakta olduğu bir çok sıkıntıdan, şu ana kadar büyük bir  başarı ile çıkmıştır.
Bunları görmek  gerçekten insana gelecek adına  ümit  veriyor. Bu anlamda artıları ve eksileri ile AK Parti iktidarını kutlamak gerek.   
İçe kapanmanın artık faydası yok. Küreselleşmenin nimetlerinden en fazla yararlanacak olanlar bundan böyle demokratik ve hür toplumlar, hukukun üstünlüğüne dayanan açık rejimler olacaktır .
İçine kapanan,bilgi toplumu kavramını iyi algılamayan ve bu yenilikleri gerçekleştirmek istemeyen ideolojik rejimler ise  bundan sonra  gelişmenin en büyük düşmanı olarak görülecektir. Nitekim de öyle görülmektedir.
Sonuçta ne Türkiye gibi   statükocu  ve nede Suudi Arabistan gibi vs. gibi  monarşik mantıkla   yönetilen  ülke halklarının ne beklediği refah gerçekleşecek ne de   bu ülkeler gelişmiş toplumların  istediği barış ve istikrara kavuşmuş olacaktır.

Bu tespit ile   Amerika’yı övmek yada Bush’u tasvip etmek gibi bir niyet içinde olduğum anlaşılmasın.  Bu tespitim , ülkemdeki Statükonun  Bush’tan   daha zararlı olduğunu vurgulamak içindir. Zira Bush ülkesi için çalışırken, bizim statükonun kendinden başka kime çalıştığı belli değil.    

Statüko ile kastım Türkiye de  “Onuncu yıl Marşı” ile   vaziyet  idare eden ATATÜRK mirasyedilerinin,  80.yıl aradan sonra hala hilafetin kaldırılışına yönelik saflaşma ittifakları gibi gülünç şeylere duyduğum tepkiyi örneklemek içindir.

Bugün Modern dünya kara tren dönemini 1930’larda bırakmış  ve  Saatte 300-500 km. hıza ulaşan raylarla zamana ve mesafelere meydan okuyan projeleri ise  1950’ler de tamamlamış iken, bizde ki hazır yiyici statüko ise toplumu  hala 1930’ların Kara tireni ile uyutmakta ve Atatürk’ü de kendilerine göre yüceltmiş olmakta. Ne komik oyun ve oyalanma değil mi? 
Kaldı ki,  bugün  çalışan ve gelişen dünya  uzayı bile parselledi. Bizde ki statüko , taşı taş üstüne koyma gayreti bir yana hala  Atatürk’ün; cumhuriyetin ilk on yılında yaptığı hazırların üzerinde saltanat sürme yarışı ile meşgul.     
Soygun ,talan ve ideolojik darbe  düzeni ile boğazına kadar borç batağına saplanmış bir ülke ,ekonomisi çökertilmiş,dini,milli ve tüm tarihi hassasiyetleri sistematik bir şekilde tahrip edilmiş bir devlet, savunma stratejisi ve siyaset bağlantıları tamamen dışa bağımlı hale gelmiş bir ulus gerçeği ile Atatürk ve İstiklal savaşı gerçeğini  bağdaştırmak statükocuları bilmem ama   bana zül geliyor.

Böylesi bir gidişatla,  hala Atatürk’e sığınılıyor olunması hem  medeniyet hasreti çeken bir toplum adına   utanç vericidir  hem de  muasır medeniyet projesi ile yenilik peşinde olan Atatürk adına  büyük bir talihsizliktir.  

Bu nedenledir ki, AK Parti iktidarı ufak tefek işlerle oyalanmaları bir tarafa bırakmalı. Türkiye’ yi  bu karanlıktan  kurtarmak için    küresel  dünya ile  iyi münasebetlerini her ne pahasına olursa olsun  daha aktif hale getirmelidir. Herhalde muasır medeniyet için atılacak  en büyük adım  ve yapılacak en büyük iyilikte bu olsa gerek.   
Ümit ediyoruz ki ,Tayip Erdoğan önderliğindeki Türkiye,gelişmiş ülkelerle kurulan bu ilişkiler neticesinde bu endişeli günlere bir daha geri dönmeyecektir . Mevcut Statükoya  rağmen Türkiye  girdiği bu değişim yoluna  her şeye rağmen devam edecektir.
Böylece de Statüko ve uzantılarının  meşru siyaset iradesine karşı kurdukları  kanlı ve hukuksuz darbe  tuzaklarından Türkiye kendini kurtarmış olarak , evrensel hukuk kriterleri ile yönetilen demokratik ülkeler kervanındaki yerini almış olacaktır.
Bu gelişmeler kuşkusuz ki, ülkemizi bir taraftan ,CHP eksenli politiğin, kendi dışındaki  dış dünyaya  düşman gözü ile bakma ideolojisine  sıkışan ülkemizi,  bu ayıptan kurtaracaktır. Diğer taraftan da,  Türkiye de demokratik teamül ile   işbaşına gelmiş meşru iktidarlara sırf inanç faktörü nedeniyle  düşmanlık besleme  tertiplerinin önünü kesmiş olacaktır.

1960  İHTİLALİ  -  KIBRIS POLİTİĞİ VE KORE GERÇEĞİ

Menderes ile Tayip Erdoğan döneminde   ABD ile   yaşanan  müspet ilişkiler dikkate alındığında en önemli ilişkinin iki noktada kesiştiği  göze çarpmakta.
Bunlardan biri  Kore savaşı ile ilgili hareket noktası. Diğeri de Kıbrıs politiğinde sağlanan teminatlar. Tecelliye bakın ki  CHP politiğinin her iki dönemde de hem ABD ‘ye ve hem de Türkiye’deki  meşru iktidara karşı  gerilla tipi savaş çağrışımlı  ajitasyonları  bugünde yine  aynı mihverde devam etmekte.
Dünyanın en kanlı ideolojik devleti olan  SSCB imparatorluğu yıkılalı yaklaşık 15 sene oldu. Rusya ‘da artık Ortodoks halk istediği gibi inancını yaşamakta serbest. Ancak  bu bizde ki CHP de değişen bir şey yok. Dine karşı bakış açısı  hala Demirperde rejimine özgü.
Ancak, asker-sivil dengesinde ibrenin  dünya da tamamen sivil inisiyatife geçtiği  demokratik bir dünya da artık bu kafa yapılarına kimse itibar etmiyor. Artık ezber bozuldu Türk halkı da itibar etmiyor.
21.yüzyıl politiğinin esnek  şartlarında    CHP gibi  modası geçmiş  politik dirençlere artık yer yok. CHP yok yere % 10 ‘ların biraz üzerindeki oy avcılığı ile hem Atatürk’ün partisi olma iddiasını ve hem de Cumhuriyetçi ve da halkçı olma söylemini hak etmiyor hatta bu gerçekleri bu küçük %’lik durumu ile küçük düşürüyor. Bu yüzden olacak ki, CHP’yi ne Türkiye de ve nede dünya da   teknolojik yarış içinde olan hiçbir  kimse  artık  dikkate almıyor.
Türkiye’de  Cumhuriyet elden gidiyor,şeriat geliyor’ gibi  ezberler  eskisi de artık eskisi kadar prim yapmıyor.
Bugüne kadar sözde ilericilik  adına “TSK”ya sığınarak en kaba gericiliği ve en geri  ilkellikleri  politika haline getirmekte bir beis görmeyen bu anlayış  AB kriterleri sayesinde istismar kalelerini de  artık bir bir kaybediyor.  Dolayısıyla , Türkiye, bu cendereden uzaklaştıkça da,  hem içeride hem de dışarıda ciddi açılımlar sağlıyor.   
Görülüyor ki, Kıbrıs ile ilgili çözümsüzlüğe vurulan neşter  dahil Ak Parti iktidarının “demokrasi istikametinde değişim ve istikrar projeleri “ her gün biraz  daha  toplumun her kesiminde  barışçıl bir  kabul görüyor.
Türkiye’nin AB sürecine yaklaşması;  Kıbrıs’ta beklenen makul  çözümün gerçekleşmesi, bu statükocu zihniyetin  alışılmış ezberlerini bir daha geri gelmemek üzere  sona erdirecek  gerçekten ciddi  gelişmeler. Zira Türkiye’nin değişen dünyada karanlık senaryolarla kaybedecek zamanı  yoktur. Türk milleti,  artık bu gerçekleri mevcut istikrar sayesinde daha iyi görüyor. 
1951 de  Kore’ye asker gönderen  Türkiye, CHP’nin  ihtilal politiği yüzünden bugün Kore’den 100 basamak geride.  Kore  savaş  sonrası  ABD desteği ile de olsa gelişti ve bugün  gelişen dünyada 10.cu sırada yerini aldı.  Ama CHP politiği hiçbir zaman ,Kore’nin dünya ekonomisindeki geldiği zirve noktayı  bugüne kadar  ne kendi okudu nede bu ülke için çalışan meşru iktidarlara bu fırsatı verdi. Üstelik bu sürecin her defasında  kanlı ve postmodern darbelerle önünü kesmeye çalıştı ya da kesmek isteyenlerle beraber oldu. 
Hazine imkanları ile  beslenen bir parti olmanın avantajı ve devlet kurumlarını yandaş  çiftliği haline getirmek  gibi kullanma  keyfiyeti ile Türkiye aynı zamanda CHP  sayesinde  tekelci ve  ideolojik bir talan anlayışının da at koşturma arenası oldu.
Toplumsal kalkınma ve adaletli emek bölüşümü bu saye de  engellendi. Doğu, batı ve de Kıbrıs cephesiyle  Türkiye gelişen dünya karşısında bu sayede geri sıralara düştü.
CHP politiğinin  ülkemiz üzerinde oluşturduğu bu yorgunluk  28 Şubat gibi nice gerilim süreçlerin sebep ve sonuç karinesi oldu toplumsal refah düzeyi  her darbe döneminde biraz  ağırlaştı .  Özellikle  Türkiye 28 Şubat sonrası  tarihinin en büyük ekonomik kriz şokuna bu saye de maruz kaldı. .
Eğer 1960 ihtilali gibi karanlık darbelerle Türkiye’nin önü kesilmeseydi eğer Türkiye,iktidar ilişkilerinin doğru oluştuğu,kuvvetler ayrılığı ilkesinin tam anlamıyla uygulandığı çağdaş bir demokrasi ile yönetilmiş olsaydı,Avrupa birliği ve Kıbrıs ile  ilgili  konular acaba  şimdiki gibi mi ele alınırdı?  

 Menderes dönemi ile atağa geçen  Türkiye   bugünün Kore’sindeki teknolojik ve ekonomik  gelişmeden daha mı  aşağılarda  olurdu ?

Tabi ki hayır. 1953’te savaştan çıkmış Kore,dünya ekonomisinde 10.cu sırayı paylaşırken,Türkiye’nin  96 . sırada yer alması kimin eseridir? 
Bu  gidişat karşısında hala  10.yıl marşından kurulu düzen adına  kutsiyet çıkarmak  ve   Türkiye’yi değişim ve gelişim yönünde ayağa kaldırmak isteyen her  vatanseveri  boğmak,acaba  gericiliğe hizmetten  başka ne ye hizmettir?
Üniversiteleri dinamik birer  üst olarak kullanıp, ilim merkezlerini kendi ülkesinin iktidarlarına karşı bir yıkım tahrik yuvası haline getirmek hangi bilimselliğe hizmettir?  Bunu böyle yapanlar gerçekten  bu vatanı ve bu vatan için göğüslerini düşmana  siper edenleri seviyor mu acaba  ? Seviyorsa, bu milletin önüne Kore benzeri bir kalkınma  mucizesi niçin getirmediler ? Ya da  getirdiler de, bunu  kim  yada kimler yok etti ?    
Daha da önemlisi   bugüne kadar, bir taraftan dış düşman korkusu,diğer taraftan din eksenli korku  gerilimi üzerine inşa edilen   politikalarınızın  hangisi, Türkiye’nin hangi çözümsüzlüğünü çözdü?   
Peki Kore ne yaptı!. Bir taraftan ABD’nin  desteğini arkasına aldı en önemlisi de, devletin özel sektöre sunduğu  iç ve dış destekli çalışma ortamı ve bu ahenge  disipline olmuş bir toplum mantığı meydana getirdi ve Kore  bugünlere böyle  geldi ve hiç yoktan dünyanın 10.ncu ekonomik gücü haline geldi.
Bu süreç  soğuk savaş yanlısı Sovyet İmparatorluğu gibi bir devin de uyanışına neden oldu ve bu dev imparatorluk 1990’lar itibariyle yıkıldı. Bu peykten ayrılış sonrası, Balkan ve Asya ülkelerindeki devletler bir-bir yönetim  mantıklarını sorguladı ve  küresel dünyadaki yerini aldı. Çoğu da 10 yıl içinde AB üyesi ülkeler haline  geldi.  
Sonuç olarak, dünya da bugün yanlışlarını sorgulamayan iki ülke kaldı. Biri Fidel Castro’nun Kominist Kübası. Biri de hazır yiyici   rezerv bir  sınıfın  elinde bilimsel ve teknolojik gelişimi engellendiği için, gırtlağına kadar borç batağına saplanmış ve 1938 sonrası tek parti   şablonuna endeksli  Türkiye Cumhuriyeti. 

Atatürk sonrasının bu imtiyazlı sınıfı Kore’yi örnek almak şöyle dursun bu ülkenin dindarlık gerçeği olan   toplumunu karaya ,sermayesini de  yeşile  boyamayı yeğledi.

1950’ler de yakalanan yükseliş trendinin 1960 ihtilali ile durdurulmasında da bu durum kıstas alındı ve bir ülke işte böyle geri bırakıldı. 2004 süreci itibariyle CHP de ölçü ne yazık ki yine aynı. Ancak bu böyle bir hareketten  hala  medet umuluyor olması dinamik bir ülke için  gerçekten esef  verici.

Bu yıkım anlayışının  bunca yıldır süren  gerilim politikalarına  rağmen 35 yıl aradan sonra enflasyon tek haneli rakama düşmüş olması ise ümit verici. Ayrıca Faizlerin %20ler civarına gerilemesi, mevcut İktidar kucağına teslim edilen 300  milyar dolara baliğ bir borç batağından ülkenin yavaş yavaş  kurtulma sürecine girmesi;   %11’ler seviyesine ulaşan  işsizlik oranının % 9’lar seviyesine inmiş olması ise Türkiye’nin yeniden doğuş müjdesi.  

Fakat ne gam,  bu iktidar isterse, bu ülkeye altın çağını yaşatsın, değil mi ki bunlar dini motif taşıyan  insanlar. Dolayısıyla bunlar CHP için çağın gerisindeki insanlardır?   Türkiye’nin bir türlü içinden çıkamadığı  açmaz işte bu!.

TÜRKİYE’DE EGEMEN  SINIFIN  SORGULANMAZLIK  SORUNU  

ABD ile gelişen yeni diplomasiler ve yeni atılımlar, STATÜKOCU  politiğin ideolojik hesaplarına bir türlü uymuyor. Zaten Menderes de  bu uyumsuzluğun nedeni olarak idam edilmedi mi?.
Bu dehşet politik  bir yana bu zihniyetin Türkiye’nin  en yakın komşuları ile bile hiçbir zaman dostluk içinde olmadığı da  bir başka vaka.
Dolayısıyla bu  yeni dünya gerçekleri,onların o eski alışkanlıkları ile  ters orantıda seyrettiği içindir ki,  Ak Parti iktidarının atılımları içlerine bir türlü sinmemekte!  
Demirperde  temsilcisi  bir kuşağın kuşatması altında bocalayan   CHP de bunlardan biri. Bu politiğe   göre bir milletin uyanması ,kalkınması demek bu zihniyetin  istismar saltanatının yıkılması demek .

Görülmektedir ki, Türkiye de bunların  istismar aletleri ellerinden  alındıkça  ve global dünya şartlarına göre toplumun medeni bir  konuma sahip olma seviyesi  yükseldikçe  bu  zihniyetin kamuoyundan aldığı destekte   oldukça azalıyor,azaldıkça da  asker içinde  kendilerine yakın buldukları ihtilalci kesimlere sığınma gereği duyuluyor !

ÜNİVERSİTELERİMİZİN  KIBRIS SORUNUNA BAKIŞ AÇISI 

Peşinen söyleyelim ki, üniversitelerimizin Kıbrıs konusunu iktidardan ayrı düşünmesi,  Ak Parti  iktidarını yıpratmak ve yoksul toplum , zayıf devlet üzerindeki saltanatlarını ilanihaye devam ettirmek için. Tabiatıyla  böylesi çözümsüzlükler bu oligarşik yapıdaki  komplo teorisyenleri için bulunmaz fırsatlar!. Zaten  yıkım ideolojilerini de ayakta tutan bu tür çözümlüklerdir. 
İleri ülke üniversiteleri,kendilerini saatte 8 bin km. hız yapan “pilotsuz uçak teknolojisine” kilitlerken, bizim ülkemizde üniversitelerin  kendini komplo teorilerine kilitleme başarısı günümüzün  olağan şeylerden sayılmaktadır.
Toplumu,medeniyetler buluşmasına  ve Ekonomik yatırımlara sevk etmesi gereken üniversitelerin Türkiye’de,  Sovyet tipi soğuk savaş ideolojisine özgü  çatışma siyasetini sürekli devletin gündeminde tutması bu yüzdendir. 
Türkiye’de, kamu politiğinin,  her fırsatta faili de zamiri de malum “Menemen” şablonu üzerine oturtulması  ve devletin buna göre yönlendirilmesi  bizim ülkemize has bir üniversite klasiğidir.  
Türkiye’nin bürokrasini  çiftlik kabul eden kadrolaşma egemenliği sırf bu anlayışa özgü bir haktır. Devlet içinde kendilerini devlet yerine koyan kurumlar oligarşisi, yine  bizim  ülkemize has bir üniversite  ideolojisidir.
Menemen şablonu gibi gündemlerle denkleştirilen kirli ilişkiler de, din ve dindarlık olgusunun ülke için tehlike unsuru gösterilmesi yine bizim üniversitelerimize özgü bir gelenektir.

Bunun da nedeni,  toplum ile devlet arasına sokulmak istenen düşmanlıkları sürekli canlı tutmak ve bu sayede   istismara müsait bir taraf kitleyi sürekli elde tutmak içindir. Bunun da sonucu kendinden kabul etmedikleri taraf kitleleri  ezmek ve devletin güçlenmesini önlemektir.  Türkiye de 70-80 yıldır devam ettirilen  gerilim senaryolarının hepsi  bu amaca yöneliktir.

Bütün bunların irticai faaliyet bulması ise Laiklik  ve Atatürkçülük istismarcılığı arkasında, Köy enstitüsü ruhu ile yapılmaktadır. Üniversiteler dahil bütün devletin meşru kurumlarını adeta kızıl bir kadrolaşma alanı olarak gören bu anlayışın  özlediği Türkiye modeli hala  1940’ların şeflik diktası ile yönetilen Türkiye’dir.   

Bu yüzdendendir ki, Türkiye de bilim adamı  deyince ; dine,dindara,tarihe ve milli değerlere hakaret eden bunun da ötesinde bu değerleri  derin çıkar ilişkileri altında ezen bir korku toplumu olgusu akla gelmektedir.
Bu da toplum da,ilim gerçeğini umut ışığı olma idealinden  uzaklaştırmış ve   ülkemiz   bu  mantıksız güruhun  çarpık ayak darbeleri ile  iflah olmaz bir yıkımın altında hep  ezilmiştir. Bu ilkelliğin en bariz örneği ise hiç şüphesiz üniversitelerin öncülük ettiği 1960 ihtilalidir.
Ne yazık ki bu durum bugüne kadar ülkemizi gelişen sanayi toplumları karşısında hem  geri bırakmış hem de çözümlüklerin odağı haline getirmiştir.
Bu konuda  antidemokratik tavırları ve yolsuzluk örnekleriyle şöhret kazanan bir Üniversite rektörünün  kendi halkının inanç akidelerine yönelik  kin ve nefret duyguları beslediği bir yana , son günlerde  Kıbrıs üzerinden bir savaş daha yapar,Kıbrıs’ı da, Yunanistan’ı da tekrar  geri alırız bağlamında sarf ettiği  sorumsuz ifadeler bu tespite verilecek  en iyi  bir örnek olsa gerek.
YÖK komedisinin başına başkomutan gibi oturup arka bahçesinde kendini koruyan akıncı taburu niteliğindeki malum  parti ve arkasında levazım mangası niteliğinde ki malum  medyamız  ve   kendi devletinin iktidarlarına sürekli savaş seferberliği halinde olan bir üniversite mantığından da zaten bunlar beklenir.
Oğlunu vatan sevgisinin bir tezahürü olarak asker ocağına gönderip, o vatanı beklerken bir başka oğulum ve kızım ülkemde rahat etsin,rahat okusun diyen ve tamda bu  ideal uğruna PKK canileri tarafından  şehit edilen  oğlunun okuduğu üniversitenin kampüsüne alınmayan baş örtülü analara ve onların kızlarına  PKK’ gibi vatan hainlerini  sevindirircesine  muamele  yapmak,  bilmem ki bizden başka, ülkesini ve milletini seven hangi ülkede görülecek bir garabettir.
Üniversiteleri kendi ideolojilerine muhalif gördükleri vatanseverler insanlar için bir kuşatma alanı olarak gören,bununda ötesinde , irtica yada daha başka yaftalar altında cebir ,şiddet ve sindirme gibi maddi ve manevi işkencelere  maruz bırakan bir anlayış,bilinmez ki bizden başka hangi ülke üniversitelerinde baş tacı edilebilir?
Bunun da ötesinde ele geçirilen mevkilerde alenen işlenen  yolsuzluk cürümlerini devlete ve cumhuriyete salip çıkma istismarları altında  örtbas etme  ilkelliği yine bilinmez ki  bizden başka hangi ülke üniversiteleri içlerine sindirebilir?  Ancak ne var ki, yolsuzluğa sahip çıkmanın devlete sahip çıkmakla eş anlama geldiği bir üniversite garabetini  bizdeki YÖK sayesinde nihayet bütün dünya öğrenmiş oldu. 
Mevcut hale bakıldığında, sağlıklı  projeler üretmesi gereken  üniversiteler nerede ise  bu ülkede kendilerini adeta   iktidar yıkmaktan  başbakan asmaya kadar  bir ilkelliğe odaklamış durumdalar. 

Mevcut iktidarın   çıkaracağı  YOK yasası ve Kamu Reform yasaları  nedeniyle kışla usulü verilen mesajlara bakıldığında, üniversitelerdeki mantığın hala bu olduğu açıkça görülür.    

Toplumu saran ve devleti tehdit eden fiziksel ve psikolojik nedenleri tespit   üniversitelerin bilimsel görevi iken, bunun  aksine  toplumun din gibi manevi bir  moral kaynağı ile uğraşmayı  daha öncelikli bir görev kabul etme anlayışı ne yazık ki dünyada sadece bizim  üniversitelerimize özgü  bir ruh hastalığıdır.

Kendi milletinin maddi ve manevi değerlerine karşı cephe oluşturarak, toplumun manevi dünyasını  tehdit eden    başka medeni  dünyada bizim üniversitelerimizden  başka daha garip bir  örnek   var mı ? hiç sanmıyoruz.
Gerçekler  ortaya koymaktadır ki; İnsanların can ve mal güvenliği dahil, düşünce özgürlüğünü, din özgürlüğünü, öğrenim özgürlüğünü,kamusal alanları paylaşma özgürlüğünü  baskı altına almak bilimin ve  bilimsel insanların görevi değildir.Bu tür baskılar ,  hukuk ilkelerinden uzak çağdışı ve zaptiye anlayışlı ilkel insanların yapacağı işlerdir.  
Türkiye’yi son 5 yılda, sadece banka hortumları ile 80  milyar dolara yakın bir meblağ ile  zarara uğratan 28 Şubatçı bir  yıkım zihniyetine   rehberlik  yapacak kadar bilimselliği aylaklar altına düşüren ilkel bir   üniversite mantığını  bir ülke vatanseveri olarak ben  içime sindiremiyorum. 

15   milyar doları aşan bir rakamla Cumhuriyet tarihinin   en büyük sistemli banka soygununu gerçekleştiren ve bu ihaneti  Cumhuriyete sığınma edebiyatı  ile telafi etme çabasına girişen bir aile saltanatı karşısında suskunluk gösteren bilimsel sukutu da helesi  içime hiç sindiremiyorum.

Toplumun  %40 yoksullaşmasında en büyük faktör olan mevcut  Kamu Yönetim anlayışına   neşter vurmaya çalışan Ak Partinin , bu olumlu icraatına karşı  bilimsel katkı yapmak  yerine,   yıkım odakları   ile Türkiye’nin istikrarına  diş bileyen  talihsizlik karşısında ise nutkum tutuluyor.    

Gelişmiş  Avrupa demokrasisi ve evrensel hukuk kriterleri karşısında Türkiye’yi insan hakları noktasındaki sorunlar dahil her alanda  sınıfta bırakan  gerici bir üniversite olgusu ile ülkemiz küresel dünya karşısında hangi sorununu nasıl çözecek? 
Batılı manada hoş görü anlamına gelen laikliği daha da  geliştirme   yerine, bu gerçeği hukuk devletleriyle  yönetilen ülkelerin  hiçbirinde  benzeri olmayan milatarist bir çizgiye hapsetme garabetini bilimsellik kabul eden bir üniversite anlayışı ile 500 gelişmiş dünya üniversite arasında geldiğimiz nokta işte ortada.     

Sonuç olarak: Atatürk ve laiklik maskesi altında Türkiye’yi  Tiran modeli bir yönetim tarzına hapsetme telaşı içine girenlerle  aynı kefede  olmak    üniversite gibi bilim  kurumlarına gerçekten yakışmıyor .

Kirli ilişkilerle kaybedilen itibarları, kirli hesaplar uğruna tasarlanan   Menemen tuzakları ile örtme talaşı helesi üniversitelere hiç yakışmıyor. Ama  bundan sonra bu ezberlerlerle bu ülkeyi oyalamak her halde eskisi kadar çok  kolay olmayacak.

Halka korku salarak   toplum ile devletin arasını bozmanın   bilimsel izahının olamayacağını ,öyle umuyoruz ki AB süreci ile bizim üniversitelerimiz de öğrenecek. 

Bu açıdan, Türkiye’yi içte huzursuz, küresel  dünya karşısında ise  itibarsız bir ülke konumundan kurtarmak her sağduyulu insan için bir vatanseverlik borucu. AB süreci ile sağduyulu  barışçıl çevreleri   tehdit eden  ilkel düşünceli  üniversite mantığı yerin dibine batacak. Böylece de,  ülkemiz yıllardır sözde çağdaşlık masalı hem halkı hem de devleti  kurumları  çökerten elit  yobazlar  karşısında daha  rahat bir nefes alacak.  

Dileğimiz  o ki AB süreci ile  bu yapıdaki üniversitelerimiz dinden ve dindardan günah çıkarma ideolojisine sığınma yerine  şimdiden kendini sorgulasın   ve tez zamandı asli görevine dönerek,  batılı anlamda bilimsel bir üniversite reformu için mevcut iktidarın kendisine uzattığı barış elini tutsun. 
Bilinmeli ki, üniversiteler kirli çıkarlara odaklı ideolojik gerilimlere alet olacak pas paye kurumlar değildir.  Üniversiteler, medeniyet projelerine odaklı kurumlardır.

Türkiye’yi  gerilimli günlerin  kıskacından kurtarmak, böylesi bir soylu girişime  bağlıdır.  Ben şahsen  bu  kötü örneklerin yerini Türkiye de iyi örneklerle dolduracak yetenekli bilim adamlarımızın çoğunlukta olduğuna inanıyorum.
Bilinmeli ki,üniversiteler ne ideolojik eylem merkezidir ,ne kötülükleri savunma makamıdır ve ne de iktidarlara meydan okuyan korku kurumlarıdır.
Hiç kuşkusuz Üniversitelerin akademik görevi doğruyu da, yanlışı da bilimsel kriterlerle    ortaya koymaktır .  Üniversitelerin görevi asla İktidar devirmek ve cani metotlarla  adam  astırmak değildir
Dahası “imtiyazlı sınıflar adına demokrasi gardiyanlığına soyunmak  hiç  değildir  Tek kelime ile üniversitelerin en asli  görevi demokrasinin yolunu bilim,adalet,hukuk ve teknoloji projeleri ile açmaktır.
Not: İnsanlığın fıtri ve fiziki ihtiyaçlarının  bir gereği olan evrensel değerlere saygılı bilim adamlarımızı ve üniversitelerimizi bu tür bir öz eleştiriye tabi tutmaktan  tenzih ediyorum. 
Burada ki  eleştiri amacım, üniversiteler değil, üniversiteleri ; kafalarında oluşturdukları yasakçı hayat tarzlarına ve yıkıcı komplo teorilerine mesnet yapan   tuzu kuru bir azınlığın  kötü  örneklerini dile getirmek içindir
Yine Eleştiri amacım, laikliği,Beyaz saraydan daha özgürlükçü bir anlayışa göre  değil de; İran’a göre sınırlayan ülkemizdeki kötü örneklere  vurgu yapmak içindir. 
Yine Eleştiri amacım,çağdaş ve muasır medeniyet anlayışını Nasa merkezli projeler üretme yerine,kanlı darbe senaryoları ile  sınırlandıran bir insanlık ayıbına vurgu yapmak içindir.
Yine  Eleştiri amacım,,demokratik hukuk devleti kavramını ; kalkınan batılı devletlerin evrensel hukuk kriterlerine göre değil, bu kavramı kendi  çıkarlarına göre dizayın eden   totaliter bir anlayışa dikkat çekmek içindir
Yine Eleştiri amacım  kurumları hedef almak  değil, toplumun, devletiyle barışık yaşama taleplerini rejim tartışmaları ve laik düzen karşıtlıkları olarak  bastıran devlet üzerinde ki adaletsiz bir bürokrasi yapısının Avrupa İnsan Haklarına bile konu olan hukuksuzluklarına işaret etmek içindir.  
MENEMEN HATTI ÜZERİNDEN YÖRÜTÜLEN  İRTİCA  BOLONU ve  KIBRIS  GERKÇEĞİ    
Denilebilir ki Menemen olayının Kıbrıs bağlamı ile  ne alakası var. Alaka şu. Kıbrıs dış politika da,Menemen ise iç politikada Türkiye deki  sınıf İKTİDARINDAN YANA OLAN statükocu için  iki önemli malzeme. Kaldı ki tarihimizi meşgul eden  bu her iki vahamet de bu sınıfın kendi oyunudur.
Menemen benzeri hadiseleri iç politika malzemesi yaparak mevcut  iktidarı köşeye sıkıştırma gayretinde olan egemen sınıfın oltasına şimdi de Kıbrıs sorunu takıldı. Çözüm üret, üretmem, çöz, çözmem. Peki ne yapılmalı cevap yok.  Bu mantık garabetine Denktaş ta dahil.  
Peki ama neden sürekli Menemen,neden sürekli çözümsüzlük? Bilindiği üzere İzmir’in Yunan işgalinden kurtarılmasında Ege’nin bu şirin İlçesi,   Anadolu halk ruhunun simgesi bir bölgedir. Kısacası,  vatansever ve Müslüman Efeler diyarıdır Menemen. Bu nedenle de “Rum İşgalciler Menemen”’de çok büyük kayıplar vermiştir.

Dolayısıyla milli ve dini mukavemet açısından İslam anlayışına muhalif olan batıcı zihniyet  nazarında  Menemen artık sembol bir isimdir. Dolayısıyla  Menemen de öyle bir olay  tezgahlanmalı ki, bu isim   geçmiş ve gelecek arasında bir  muhalefet duygusu oluştursun ve bu olayın canlılığını bu milletin milli ruhunu  bastırmak adına süreklilik arz eden  bir örnek teşkil etsin.   

Nitekim Menemen olayı; ülkemizdeki tuzu kuru egemen sınıfın, İslam düşmanlığını körükleme adına gerek   tezgahlanan senaryo tarzı itibariyle gerekse bugüne taşınan misyonu itibariyle tam da bu çerçeveye oturmakta. Bunun içindir ki    bu egemen sınıf ,bu olayın gerçek yüzü ortaya çıksın istemiyor.

Tıpkı,  1 Mayıs 2004 e  kadar Kıbrıs’ta da  çözüm sağlanmasını istemediği gibi.  Eğer  2004 sonunda da AB ‘den müzakere takvimi alınamaz ise amaçları bellidir. İktidar Milli bir davada toplumu ikiye ayırdı deyip, konuyu her zaman olduğu gibi yine sokağa taşımak ve iktidarı bir an önce yıkmak yada parçalamak.  

Bu egemen sınıfa  ne Kıbrıs’ta çözüm olsun nede Türkiye  AB üyesi olsun.   Yeter ki.,Menemen ve Menderes  ile devam eden çarpık gelenek bugünde bozulmasın.  Denktaş dahil kendi toplumunun tarihi değer ve medeniyet yargıları ile ters düşen  ülkemizdeki  devletçi elitin  derdi budur. 

Bu elit zümre genel olarak ataist ve sol tandanslıdır. Bu elit’in tanımı,  20 yaşına kadar devlet düşmanı, Rus votkacısı “halkçı  kominist”. 20 yaşından sonra  devletten geçinen Amerikan viskicisi “ hortumcu kapitalist “tir.    

Son 25 yılda devlet hazinesinin tam takır hale gelmesi ve Türkiye’nin 300 milyar dolara yakın bir borç batağına saplanmış olması bu  zihniyetin provokasyon teorilerine göre oluşmuştur.  Bu elit için Türkiye çökmesi ; içeride ve dışarıda  borç esaretine mahkum olması , baskıcı ve de  tahrik edici İdeolojilerine zemin oluşturma nedenidir.

*Hadi bunları anladık anlamasına da; peki bu elit sınıf baskısından, çocuklarını başörtüleri nedeniyle daha özgürlükçü diye AB ve ABD gibi ülkelerde okutan dini bütün çevrelerin,Kıbrıs’ta sağlanmak istenen çözümde ABD,AB ve de   AK PARTİYE karşı bu kesimin  yanında yer alması neyin nesidir doğrusu bu çelişkiyi  anlayamadık. Bu da ister istemez  insanın aklını karıştırmakta.

(Not: Bu sitemim, hiç kuşkusuz  SP,MHP,BBP  gibi aynı  çizgide yer alan ittifak gurupları için).
İktidarın, Kıbrıs politiği dahil her müspet adımında  “yapsın da görelim” gibi Menemen ve  28 Şubat içerikli Toplum mühendisliğinin mucitleri yanında yer almak doğrusu bu çizgideki insanlara yakışmıyor. 
Bir taraftan bu egemen sınıfı   “Devletin laik Cumhuriyet şeklini”  Marksist   ideoloji ile izole eden  hortumcu düzen şakşakçısı diyeceksin, diğer taraftan bu kesimle  aynı yıkıcı  safta bulunacaksın, doğrusu bu bir samimiyetsizliktir. 

Dün Menemen bugün de Kıbrıs   sol elit için  en can alıcı altın bir sermayedir.    Kubilay  (Mustafa’) ise işin  siyaset pazarıdır. Öylesine bir Pazar ki, her ikisi de gündem çarpıtılması ile canlılığını koruyor. Ancak bu canlılık çıkarlarına  hizmet etmiyor,sadece   Türkiye’nin iç ve dış politika ayağını tanzim eden  sol tandanslı Sebataist ekibin ülke üzerindeki egemenliğini pekiştiriyor.     

 Marksist sol elit için Menemen tahrikçiliği  ve Kıbrıs sorunu  bunun için çok önemli. Biz bu elit zümre, dün bir imparatorluğu yıkan  İttihat Terakki Cuntası olarak karşımızda idi. Öyle ki,   1908 ihtilali ile II.Abdülhamit’ in  tahtan indirilmesi  bu zümrenin eseridir. Netice olarak  bu dehşet ekibine,  II. Abdülhamit 33 sene dayanabilmişti. Sonunda koca  bir imparatorluk bu zümre tarafından   yıkıldı  ve  her fani gibi tarihteki yerini almak zorunda kaldı. .

Tesadüfe bakınız ki, 1909 da  İTTİHADİ MUHAMMEDİ CEMİYETİ ( yani Muhammed’e inanlar birliği ) Kİ , bu cemiyet Kıbrıs  asıllı Derviş Vahdettin’in bir teşebbüsüdür. Cemiyetin amacı ise   Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak isteyen iç ve  dış tesirlere karşı Müslüman toplumun birliğini temin etmek. 

Ne yazık ki,1908 de Türkiye’deki bu  elitlerin uzantısı olan İttihat Terakki Cuntasının    saray darbesi buna fırsat vermedi . 1909 ‘un 31  Mart’ında başlayıp 1913 ‘e kadar süren dönemde  ülke tam bir katliam  havası yaşadı.  Bu  katliamların hiçbiri de ne acıdır ki,  bugüne kadar okunan  tarih sayfalarının hiçbirine  geçirilmedi.

Bu cemiyet  isminin  etrafında toplanan her  kim varsa  hepsi   imha edildi. Amaç belli idi. 600 yıllık bir  imparatorluğu dış güçlerle birleşip parçalamak. Ancak daha imparatorluk yıkılmadan, İmparatorluk mirası  Tarih ve medeniyet eserleri bir gecede talan ve  yağma edildi.  Vakıf eserleri    bu katliamdan en büyük payı alan kurumlar olarak tarihlere geçti. .
Özellikle özel mülkiyetler savaş hukukundan masum olduğu için Kerkük ve Musul gibi önemli petrol havzasını,kendi kurduğu özel  Vakıf korumasına alan II. Abdülhamit’in bu mülkleri de  devlet mülkü haline getirildi ki kolayca yenilsin-yutulsun diye. Sonra  Lozan antlaşması ile de bu mülkler bir avuç para karşılığı  İngilizlere devredildi.
Bir ucu Balkanlara diğeri Afrika’ya ve bir ucu Asya’ya uzanan büyük bir coğrafya 1923’e gelindiğinde  bir mendil parçası haline  indirildi.  Ayrıca  7 milyondan fazla Müslüman’ın hayatına mal olan yıkım ise bir başka acı olarak tarihteki yerini aldı.   
7 milyondan fazla Müslüman evladının ölmesi bu İmparatorluk düşmanlarını tatmin etmemiş olacak ki  içe dönük katliamlara hız verildi ve uyduruk  senaryolar üretilerek yeni bir nesil yaratmak adına Osmanlıdan kalan etki ve yetki sahibi  nesil de çevresiyle birlikte acımasızca  yok edildi ve dahi  insanlık onurları zedelenerek sürgün edildi.  
1925’te vuku bulan ,Şeyh Sait olayı dahil  1930’un  Aralık ayında Ege (Menemen) de  vuku bulan katliam senaryoları ve sonucunda  asılan  bir çok  ulema ve bu ülkenin  başına örülen kanlı  çoraplar bu  acıların  tarihte kalmış vahşi örnekleri olarak hala karşımızda.
Bunları hatırlarken, gerçekten insanın tüyleri diken -diken oluyor !  Peki,  bir millet nasıl olur da,  kendi tarihini ve kendi insanını gözünü kırpmadan böylesine   insanlık dışı bir kıyıma nasıl tabi tutabilir ?

Benzerliğe bakınız ki, birinde  mevki kapma uğruna  bir “imparatorluk”  parçalanıyor. Sonra bu yetmiyor, Cumhuriyet döneminde ise devreye ideolojik hırs giriyor bu kez de parçalanma  “toplum ve devlet”  arasında boy gösteriyor. Pek amaç ne?  Amaç,   Anadolu halkının bir daha  devletle bütünleşmek üzere bütün yollarını kesmek.  

Netice olarak;  Menemen  provokasyonun  bir  savaş kozu şekline tahvil ediliyor  olmasında iki neden vardır. Bunlardan biri,   bu kozun   sevilmeyen  iktidarların tasfiyesi için  sonu gelmeyen bir referans olmasıdır
Bu yüzdendir ki, İHL.mezunu olan bir insanın  ülkesine ve milletine  seve-seve hizmet vermesi bu kesimlerce siyaseten bir türlü hazmedilmemektedir.                                                    

Menemen üzerine giydirilen, kirli ve de kanlı tezgah,  sol elitin marksist projelerine uygun bir seçenek olmasındaki ikinci neden ise  din ve dindarlık olgusudur. Dolayısıyla Menemen olayının   şeriat yani din üzerine kurgulanıyor olması da bu yüzdendir. Amaç ise ,  dinin ve dindarın tehdit unsuru ve tehlike gösterilmesi ile  Türkiye’de kızıl rejim mantığına  özgü yeni bir  iç  ve dış politiğini millet üzerinde egemen kılmaktır.   

Bundan dolayıdır ki  23 Aralık 1930 tarihli Menemen vakasında “cami” nin seçilmesi   bir tesadüf değildir . Ayrıca bu menfur cinayet aktörünün , kendisine  mehdi ve  tarikatçı süsü veren  derviş Mehmet isimli bir serkeş üzerinden tasarlanması da. bir tesadüf değildir.   

Aslında derviş adıyla maruf Manisalı Mehmet  esrarkeş ve meczup kimlikli birisidir, ancak mizansen gereği bu gerçek bugüne kadar hep gizlenmiştir, hatta Menemen yıl dönümlerinde yayınlanan askeri belgeler bile bir biriyle bu konuda çelişki  içindedir. Ama işin başında derviş olması yeterli bir nedendir. Burada gizlenen bir başka  gerçekte şudur. Bu da,  Derviş Mehmet’in yine bir başka  danışıklı bir dövüşün aktörü olan  ve binlerce dindarın katline sebebiyet veren Çerkez Ethem’in elemanlarından  birisi  olmasıdır.   
Failin Nakşibendi tarikatına  mensup olarak gösterilmesi ise işin bir başka kızıl kılıfıdır. Zaten her kızıl  senaryoya da böylesi bir din bağlantısı kurulması da bir gelenek değil midir?     28 Şubat sürecinde   Nakşi şeyhi  olarak ortaya sürülen Müslim Gündüz olayı da bu tezgahın bir parçası olarak karşımıza çıkarılmadı mı ?  
Yeri gelmişken burada önemli gördüğüm bir anekdotu daha  aktarmak istiyorum.   17.yüzyıl itibariyle Osmanlıyı parçalamayı kafaya koşmuş olan Siyonist meşrepli misyonerler arasında Tarikat makamlarında halifeliğe kadar yükselen ajanların varlık  gerçeği tarih bilen herkesin malumudur. Peki bu ajanlar neden başka bir yolu değil de, tarikat altında gizlenmeyi tercih etmiştir? Bunun cevabı şudur. Devlet ve toplum arasında bir moral kaynağı olan bu ocaklar ifsat edilmeden,toplumun ve devleti ifsat etmek mümkün değildir. Bu açıdan;  nasıl olsa, temel yıkıldı mı, çatının çökmesi de mukadder olur düşüncesiyle Osmanlı da ilk önce, bu ocaklar ifsat edilmiştir.
Anlaşılan  o ki, bugünde  aynı misyonerler, Türkiye de  kendi devletini ve kendi halkını içten çökertme gayretinde olan  kızıl düşünceli , kara cübbeli  müritleriyle aynı ifsat hareketlerini sürdürmektedir.
Bu Sol elit’in    şeyh ve tarikat kavramına  alerji duyması, hiç kuşkusuz bu ocakların,  toplum üzerinde manevi bir etki taşımasından dolayıdır.  Bu sebepledir ki, toplumda nazarında   moral dinamiği olarak öne çıkan gerçek tarikat önderleri sol denen kaşarlı elitlerce tarih boyu hep düşman kabul edilmiştir.  Ünlü  Kafkas kartalı   Şeyh Şamil’  kuşkusuz ki bu düşmanlık simgelerinin  en somut örneği kabul edilmiştir. 
Bakın Şamil için  Karl Marx, ne diyor.  “Şeyh Şamil için “Hürriyetin nasıl elde edilmesi lazım geldiğini Kafkasya Dağlarından ibretle öğreniniz.  Hür yaşamak isteyenlerin nelere muktedir olduğunu görünüz. Özgürlük peşinde koşan her  millet bu insandan  ders alsın”
Kendilerine hürriyeti, başkalarına ise  esareti  hak olarak  gören sözüm ona bizdeki sözde eşitlikçi  sol elit sanırım bu realiteden en az Karl Marks kadar ders alır ve hürriyet iksirinin  onur taşıyan her insan için ne kadar kutsal olduğunu bu tespitten sonra daha iyi anlama erdemine kavuşur!   

YENİ UYGAR NESLİN MENEMEN ÜZERİNDEKİ KIZIL MASKEYİ İNDİRME ZARURETİ         

Tarih önünde yeni nesil artık şu gerçeği bilmek zorunda. Şeyh Sait olayı dahil ,Menemen ve bunun sonrasında bugüne kadar Türkiye’nin yaşadığı her kanlı olay  sistematik bir planın devamıdır.
Bu planın cumhuriyet devletine muarızlık ve Atatürk’e düşmanlık  olarak gösterilmesi işin asla  samimi yönü değildir.  Her aklı başında olan insan da  bilir ki din gerçeği   cumhuriyet gibi halka dayalı hukuk devleti kavramının  değil  kominizm gibi zorba rejimlerin zıddıdır .
Cumhuriyet kavramı  Arabi  bir terminoloji olduğu için İslam’la zıtlık teşkil etmesi söz konusu  olamaz.  Bu bakımdan ne İslam-ı cumhuriyetle vurmak, nede cumhuriyeti İslam’ la vurmak ne aklın -ne ilmin ve nede mantığın kabul edebileceği bir şeydir.  
Burada Kızıl ideoloji taraftarlarının, Cumhuriyet üzerinden yürüttüğü  din düşmanlığı ile amaç, meşru devlet erkini  ve toplum genelini   iç  hesaplaşmaların içine çekmek ve bu sayede  devletin gelişme mukavemetini kırmak içindir.Diğer yönüyle de,  toplumu ahlaki,tarihi,dini ve kültürel  bilinçten uzaklaştırmak,manevi  temel dinamikleri  yozlaştırmak . Bununu sonucu ise ,kendilerini  devletin taraflısı, diğerleri de devletin  muhalifi göstermek.   
Dolayısıyla da   devleti güçsüz,toplumu yoksul bir çizgide tutup,yoksulluk edebiyatı üzerinden kurulu kızıl düzen mantığını devlet içindeki egemen kadro sınıfı ile  ilanihaye devam ettirmek.   

Ne yazık ki Türkiye de gelişen olayların hepsinin  arka planında  dün bu düşünce  vardı, bugün de aynı  siyasi amaç  vardır.  Haklarını teslim etmek gerekir ki,bu yoldaş takım  kolay gelmedi bugünlere.  Kendilerine muhalif gördüğü her şeyi yakarak,yıkarak ve de yok ederek geldi.                                    

ABD VE KIBRIS POLİTİĞİNE VURULAN İLK NEŞTER

Kıbrıs politiğini İngiltere ve Yunanistan arasında bir sorun olarak gören İnönü’ün tarihi  gafleti  DP’nin ABD ile geliştirdiği iyi ilişkilerle ne yazık ki ancak 1960’lar da  tamir edilebilme sürecine girmiştir. . 
Öyle ki. 1960 Londra antlaşması  bu sürecin eseridir ve Türkiye’  Kıbrıs ta garantörlük ve iki kesimlilik garantisini İnönü’nün Lozan gafleti ile geçen 40 yıllık aradan sonra ilk defa  bu antlaşma ile  elde etmiştir.
Peki , ABD niçin Türkiye’ye böyle bir katkılar sağlamıştır? Zaten bugünkü soru da bu:
Tarihen sabit ki,  II. Cihan savaşı sonrası Büyük Britanya’dan sonra dünyanın yeni patronluğuna soyunan ABD için Soğuk Savaş yanlısı SSCB doğu da en güçlü rakiptir.  Rusya’ya  sınır olması nedeniyle  Türkiye’ gibi  büyük bir Osmanlı mirasına sahip bir müttefikte  ABD için  uzun soluklu ve de  çok önemli bir  ihtiyaçtır.
Bu arada Yunanistan’ın  da hem Ortadoks din bağı hem de balkanlar dahil,Sovyet tesirinde bulunması ABD’yi  Türkiye ile ister istemez yakınlaşmak zorunda bırakan bir başka tercih olmuştur.
Türkiye’deki Marksist solun   ABD’   ve NATO’ya  düşmanlık histerisi işte bu yüzdendir. Türkiye de bu sayede  meşru bir  sermaye gelişimi  ortaya çıkmıştır.  Büyük ittifaklar içinde demokratik  bir devlet tezi  doğmuştur. Dini kimliğin  bütüncül ruhuna  karşı vurulan kırılan esaret zinciri kırılmıştır. Bu da tabi ki kızıl yoldaşları üzmüştür.!
Kıbrıs konusunda ABD aktifliğinin bir başka cephesi de hiç kuşkusuz, bir tarafı batıdan Ege,güneyden Balkanlar ve  Doğu Akdeniz politiği ile bağlantılı olan böyle bir adanın  SSCB’nin  egemen olduğu bir paktın  kontrolünde girmesinin yaratacağı endişedir.  Bu da  bir NATO sorunu olacağı  içindir ki ABD 1960 antlaşmasında  Türkiye lehine aktif rol oynamıştır. 
Aynı sol elit o gün  Menderes’e ;  Kıbrıs’ı satıyor   diyordu ve  bu günde aynı şeyi AK PARTİ için tekrarlıyor  ve karşı nümayişler düzenliyor! Aman Allah’ın ne garip bir tecelli

Hatta bunlardan biri   1959 da Ankara’dan Tren ile Kayseri’ye miting için hareket eden İnönü’nun  hükümetçe yolda durdurulması ile ilgili olan meşhur vakıadır.      

ABD’yi beğenelim yada beğenmeyelim bu konularda olduğu gibi Türkiye’nin böylesi bir tek parti  garabetinden kurtulmasında da  önemli katkıları olduğu göz ardı edilmemesi  gereken bir gerçek. 
Ancak Türkiye için ne yazık ki,  bu hayal çok  uzun sürdüremeyecek ve kızıl yoldaşlar  1940’larda hayal ettiği kanlı ihtilal 1960 da amacına ulaşacaktır.  Hem de bir ülkeye şerefle başbakanlık yapmış mümtaz bir şahsiyetin yüzünde sigara söndürecek kadar aşağılaşan bir kin ile. Bu ihtilal  aynı zamanda Köy enstitülerine 1950 tarihinde vurulan bir darbenin de  rövanşı olacaktır. 
Bu ihtilal ki sonuçları itibariyle,   bir “Kore” kadar  olamamak bir yana,”savunma bağlantıları noktasında” Türkiye gibi 780 bin km. büyük bir coğrafyaya  sahip olan  bir devleti , kuzey ve güney uçları arası   en fazla  426 km.lik bir alan   olan İsrail gibi  bir devletin emrine mahkum edecektir.  Türk milleti çalışkandır ve Türk milleti zekidir diye bar-bar bağıran Atatürk Türkiye’si adına ne acı bir utanç tablosu değil m i?  (İsrail için kullandığım ifade,bir tepki unsuru  değil,bu milletin kısa sürede bu başarılı noktaya nasıl geldiğini vurgulamak içindir)
Şimdi,1925 de  Atatürk tarafından kurulan THK kurumu,1949 yılına gelindiğinde Paris Havacılık Fuarında model yarışmasına katılacak kadar ileri bir düzeye gelmiş iken ve bu fuarda belli bir de sipariş de almasına karşın ,bugünkü  “Atatürkçü sömürü dernekleri” gibi bu kurumun da  , böyle bir  üretim faaliyetinden uzaklaştırılıp ihtilal  kökenli emekli askerlerin Atatürk adına vakit öldürme kurumu haline  geldiğini anlamak sanırım bu  utanmazlık örneği  daha iyi anlaşılacaktır. 
Türkiye’nin İlerici-Gerici-İrticacı,Sağcı-Solcu,Alevi-Sünni-Türk-Kürt-Laik-Antilaki,Şeriatçı-Tarikatçı -Cumhuriyetçi-Hilafetçi vs. nitelikli  gerilimli politikaları ile sarsılma amacını anlatmaya  bu örnekten daha çarpıcı bir gerçek ne olabilir bunu bu vatanın gerçek koruyucularına bırakıyorum.
Olaylara ister o gün,isterse bugün gözü ile bakın, göreceksiniz ki, devletçi “kızıl sol elit  “ve “siyon” ikilisinin  dini tarafa bakışı hiç değişmedi.!  
Bu milletin 20.yüzyılı işte böyle  heder edildi.  21.yüzyıla taşınmak istenen kavgaların boyutu da yine  aynı. 
Sevindirici olan o ki, kızıl ideoloji Rusya da çöktüğüne göre, bu riyakar takımın cumhuriyet ve Atatürk üzerinden sürdürdüğü  yalan tezgahı da   çökecek ve  Türkiye layık olduğu medeni ve muasır milletler camiasında ki hak ettiği noktaya gelecek.  
Son  bir söz özet: Evrensel hukuk ilkelerine inanmış sağcı-ya da solcu-dinli-yada dinsiz; ülkesini seven herkese ve herkesime çağrım şudur.   Gelin artık bu rejim tartışmaları - rejim karşıtları altında yürütülen bu lanetli senaryoları  birilikte bozalım. 
Son bir  dileğim de  şu ki,her kim Menemen ve Kıbrıs üzerinde ki şehitler üzerinden ikbal peşinde koşuyor ve  öleniyle ölmüşü ile bu masum insanlar üzerinden  özel çıkarları  için gerilim politikaları üretiyor ve ülkeyi Atatürk istismarı ve din düşmanlığı altında talan  ve ideoloji cehennemine çeviriyorsa hem bu dünya da hem öbür alemde rahat yüzü görmesin.

ABD’NİN YABANCI DİLLE (OSMANLICA) YAPTIĞI İLK ANTLAŞMA

Statükocu zihniyetin Türkiye ve Kıbrıs için uygun gördüğü dünya görüşünü dilim döndüğünce yukarıda izaha çalıştım. Şimdi yeri gelmişken birde statükonun sürekli sövdüğü Osmanlı tarihine bakalım.
Yıl l795,  Atlas Okyanus sahillerinde 1 gemisi sulara gömülen ve 11 gemisine de el konulup Cezayir limanına çekilen ABD perişandır.  Osmanlı ile müzakereye oturur ve   tarihte yaptığı ilk yabancı dilde (osmanlıca) antlaşma ile Osmanlıya 642 bin dolar ve 12 bin de osmanlı altını vererek bu uğradığı şoku  izale etmiş olur.  Dünün Amerika’sı böyle idi. Peki  bugün dünyaya egemen olacak bir başarıya nasıl ulaştı.

Pek tabi ki,  devlet ve toplum işbirliği ile ve de  Allah’ın   tabi  düsturlarına tabi olması ile.  Evrensel gerçeklere kendilerini  Müslüman zannedenlerden daha sıkı sarıldıkları için bu başarıya erişti. Peki bizim statüko ne yaptı? Önce büyük bir İmparatorluğu yıktı. Şimdi ise aynı talan  mantığı ile Cumhuriyet devletini çökertmeye çalışıyor. Nedenleri işte ortada.   

 STATÜKOCU  SOL ELİTİN SON  İTTİFAK KALESİ KIBRIS

Statükonun son kalesi Kuzey Kıbrıs . Türkiye’de irtifa kaybeden statüko şimdi can havliyle elini Kıbrıs’a atmış durumda. Buradaki lüks  hayat tarzı, tabi ki   bulunmaz bir model.  Kıbrıs çiftliğin de   çözüm istememesi de  zaten bu sebepten kaynaklanıyor.
Kıbrıs meselesi, içeriğiyle olmasa da,simgeledikleri,devlet-siyaset ilişkisinin ana çatısını oluşturma yapısı itibariyle  statükocu politiğin  ‘Türk’e karşı Türk propagandası’ tipine uyan bir durum.   Yoksa bu zihniyet  için çözüme taraf olmamak Annan Planının çok kötü olmasından kaynaklanmıyor.
1942 de  önüne konulan 12 Adalar teklifinden vazgeçme dahil 1946 tarihinde hava sahası itibariyle Arnavutluğa kadar  uzanan  Fır hattı  ve  bugün büyük bir sorun olarak Türkiye’nin önünü tıkayan Ege kıta sahanlığı  ki   nerede ise bu alan   Malta açıklarından  Karadeniz Cephesinde ki  Sivastopol’a  kadar uzanan bir deniz sahasını Türkiye’nin kontrolünde tutma anlamı taşıyor. Ancak böyle  bir imkan tek partili dönemde  kabul görmemiş. Şüphesiz ki bu ilgisizlik Kıbrıs’ı da etkilemiş. Statükonun  Kıbrıs konusundaki bu tavrı ne yazık ki bugünde aynı. Buna şaşmamak gerek.

Peki tek partili böyle bir teklifi niçin ret etmiştir?  Nedeni ,  NATO’nun   Rus karşıtı bir blok kabul edilmesi.  Dolayısıyla da, bu teklif 1950’ye kadar  CHP  tarafından NATO cenahına cevaplandırılmamıştır. 
Bu zihniyetin  içine vurdum duymazlık öylesine işlemiş ki,bugün  sokaklara asılan NATO’ ya  hayır afişlerinde bile bu aymazlığı  görmek mümkün. Ne yazık ki aradan geçen bunca zamana rağmen bu cephede hala hiçbir şey değişmiş değil.  
Annan planı ile atağa geçen AK PARTİ  politiğinin amacı ise kuşkusuz ;  Türklerle Kıbrıs’ın nimetlerini paylaşmayı içlerine sindiremeyen ve bu Türkleri aralarında zoraki bir azınlık olarak gören “Rum Helen” zihniyetine karşı  oransal olarak  yeni bir paylaşımı ve hak sahibi olmayı sağlamaktır. Kıbrıs Rumlarının da Annan planını bu açıdan çok fazla desteklememesi de  bu yüzdendir. . Çelişkiye bakın ki, bu durumu Türkiye’deki mevcut  statükocu politik de içine sindirememekte. 

PLAN ÇERÇEVESİNDE  BEKLENTİLERİN SEYRİ  

Daha öncede ifade ettik. Bir kez daha hatırlatalım ki, Statükocu ve de  Şövenist politiğin iddialarının aksine, Ak Parti İktidar’ının , Kıbrıs  atağı asla “ver-kurtul “olmadığı gibi, Rumlarla -Türkleri de adada birbirleriyle bacı kardeş yapmak değildir. Gösterilen çaba sadece mevcut soruna, üyesi olduğu uluslararası camianın da destekleriyle siyasi bir çözüm bulmaktan ibarettir.
Aslında  Annan planı, Kıbrıs ta  her iki taraftaki devleti birleştiren yeni bir devlet demektir. Bu ise bu yeni devlette Türklerin kurucu ortak olmaları demek. Türkçenin resmi  dil haline gelmesi demek. Türklerle, bu yeni devleti eşit olarak paylaşmak demek. Türklerin eşit söz hakkı demek. Uluslar arası alanda gelecek itibariyle Türkiye’nin de rahatlatması  demek. (tabi ki her iki tarafta  referandumla istenilen sonuç elde edilir ve AB cenahı sözünde durursa) 
Rumların uzun süredir  Kıbrıs’ta  çözümü engelleyen taraf olması şimdiden bu sinyalleri vermekte. Bunun için dikkatli olmakta yarar var.
Bu nedenle , Denktaş’tan önce, bu  planın  bugün akim kılması en fazla Rumların beklentisidir. Çünkü Rumlara göre Kıbrıs’ta Türkler işgalcidir. Dolaylısıyla  1 Mayıs 2004 itibariyle biz nasıl olsa AB müktesebatına  tabi bir devlet olacağız. Dolayısıyla böyle bir antlaşmaya evet demek işgali meşrulaştırmak demek olur. İyisi mi biz  bu antlaşmaya hayır dersek AB kozu ile beraber 1960 antlaşması ile elde edilen Türklerin garantörlük haklarını da yok sayar ve Kıbrıs’ın tamamına malik oluruz. Rumlar’ın  referandum hesabı  budur.
Türkiye ise yıllardır asker, iç politika ve muhalefetten kaynaklanan endişeler yüzünden bu  konuda maalesef cesur ve kararlı bir atılım yapamamanın şimdi böylesi risklerini yaşıyor.
Tabi ki, bu riskler Türkiye için yeni şeylerde değildir.  1913 de İttihat Terakki ihaneti ile  sonra da  1923 Lozan Antlaşmasının 19.maddesi ile hiçbir tavır sergilenmeden  Yunanistan’a bırakılan   Girit de böyle bir riski kurbanıdır. 
Lozan da ,Kıbrıs için İnönü tarafından söylenen tek söz ise  müzakereler de Kıbrıs Mi-sak-ı milli sınırı dışında kalan  bir konudur denilmiş olmasıdır. Yine bu antlaşmada İngilizlere feda edilen Kerkük ve Musal ‘a ait politik gaflet ise Türkiye adına kayıpların en büyüğü olmuştur.
Geliyoruz  1978 ‘e. Bay  Ecevit ve Kenan Evren tarafından ;   Yunanistan ile birlikte AET(AB)’e  giriş teklifi de böylesi bir gaflet ile ret ediliyor.
(yazı içinde özellikle bu konuya ait bir  belge var) Hiç kuşkusuz bu ret ülkenin muasır medeniyet hayalini bir kez daha tarihin derinliklerine gömüyor ve Rumlar  olumsuz tavırlarına rağmen bugün bu sayede uluslar arası arenada hep haklı olan taraf konumuna yükseliyor. Türkiye de  oyun bozan taraf olarak yerini alıyor. Bu konuda  AK PARTİ iktidarının  olumlu ve cesur bir diplomasi iradesi göstermiş olması ise Kıbrıs’tan vazgeçme politikası olarak değerlendiriliyor. Bu konuda söylenecek söz ise tek kelime ile tuhaf çelişkidir.  
Bir örnek. “Ellerindeki  imtiyazların  bir kısmından fedakarlık etmeyenler,sonunda o imtiyazların  tamamını da kaybederler” Bu sözün Lenin’e ait olduğu söylenir.
Kıbrıs’ta ki çözüm noktası işte  buna benzer bir mesele. Bu çözüm  Türklerin de,Rumların da,Türkiye’nin de Yunanistan’ında ortak çıkarı için tek çıkar yol . Dolayısıyla çözüm, risklerine rağmen  tüm taraflar için büyük bir  kazanç olacak.  Dileriz ki, tüm taraflar bu tarihi fırsatı,iyi niyet ve kalıcı hukuk ilkeleri çerçevesinde fazla zaman kaybetmeden gelecekleri adına olumlu değerlendirirler.

KIBRIS ÇÖZÜMÜNDE BENZER MODELLER

Kıbrıs’ta kolay bir çözüm olur mu? Gönül arzu eder ki taraflar,bunu kendi aralarında bir an önce çözüme kavuştursunlar. Fakat gerçek şu ki,çoğu zaman ihtilaflı ülkeler kendi inisiyatifleri ile bunu sağlayamıyorlar.
O zaman da “dışarıdan birileri”nin devreye girmesi ve yönlendirmesi kaçınılmaz hale geliyor. Eğer Kıbrıs New York zirvesi ile çözümlenemez ise o takdirde :
1940’larda Hindistan ile Pakistan arasındaki  sınır ve toprak talebinin çözümünde izlenen yol denen acaba bir çıkış olabilir mi?  Ya da, 1978 de ABD Başkanı Jimmy Carter başkanlığında  Mısır Devlet başkanı Enver Sedat ile İsrail Başbakanı Menahem Begin’in Camp David antlaşması ile bir araya gelip savaşa  son verme kararı  bu  duruma bir deneme olarak  emsal teşkil eder mi?
Yine bir başka yakın örnek  Dayton Antlaşması ki bu durum  ABD’li Diplomat Richard Holbbrooke’un arabulucu ile çatışmaları antlaşmaya  tercih eden Bosna ve Sırp barışını sağlayan bir karardır,  öyle bir yöntem Kıbrıs’ta tutar mı?   
Kıbrıs adına bu girişimlerden herhangi biri üzerinde;   Başbakan Tayip Erdoğan’ın da etkin bir şahsiyet olarak üzerinde ittifak ettiği  ABD Dışişleri Bakanı Collen Powell gerçekten bir etkinlik üstlenirse neden olmasın!. Ancak burada bir endişeyi unutmamak gerek. O da,  böyle bir atağın  iki ulusu bir daha bir birine düşman edecek ihtilaflara sebebiyet verecek boyut içermemesi. 
Sonuç olarak ; kabul edelim yada etmeyelim bugün ABD dünyanın tek  süper gücü. Eğer bu güç olmadan ben bu işi çözerim diyen varsa gücünü ve formülünü ortaya koymalıdır. Yoksa, hiçbir kimsenin, sinek vızıltısını andıran ABD düşmanlıkları ile ulusların, uluslar arası boyuttaki pozitif ilişkilerini bozmaya  hakkı yoktur, olamaz da: 

KIBRISTA ÇÖZÜM EN FAZLA  KİMİN LEHİNE

Aslında  uluslar arası arenada kangren haline gelmiş Kıbrıs  sorunun   çözümü, birinci derece de  Türkiye’nin,daha sonra da ABD’nin lehine. Görülmektedir ki, ABD 11 Eylül sonrası Ortadoğu’dan, Kafkasya’ya, Doğu Akdeniz den Balkarlara kadar geniş bir bölgede nüfuzunu pekiştirmeye çalışmakta. .  ABD’nin bu strateji çerçevesinde Kıbrıs meselesine  çözüm bakışı  belki de bu açıdan  önemli (....)  
Her şeye rağmen  nüfuz bölgesinde bir güvensizlik ve istikrarsızlık unsuru olan bir ihtilafın olmaması,Türkiye için olduğu kadar  ABD yi de ilgilendiren bir güvenlik sorunu olarak  önemli.
Eğer bu sorun bu gün çözülmez ise yarın Kıbrıs , “Rum  Cumhuriyeti” egemenliği altında  Avrupa müktesebatına dahil olacak .Bu da  Kıbrıs ta, hem Türkiye ve hem de ABD açısından bir takım sorunları beraberinde getirecek.   Bir başka neden de ABD, Türkiye’nin AB ile bütünleşmesini savunurken,bunun Kıbrıs engeline takılması halinde,Ankara’nın dış politikasında bir rota değişikliği yapmasından duyduğu kaygıdır   (........)
İlginçtir ki,ABD’nin Kıbrıs politikası bugünkü haliyle hem  AB’nin ve hem de  BM’nin  tutumu doğrultusunda seyretmekte.(... Bu da Rumların baskısına karşı Türkiye lehine önemli bir gelişme. Umarız ki beklentiler boşa çıkmaz !.
Kuşkusuz,Türkiye’nin AB üyeliğine yaklaşması,11 Eylül sonrası dünya ortamı,”Büyük Ortadoğu” kavramının yeni bir stratejik perspektif olarak ortaya çıkması  ve ABD’nin Irak’ta  kalıcı olacağının gün gibi aşikar olması da Kıbrıs ta çözümün bir başka veçhesi
Türkiye’nin ; toplum itibariyle halkının  %99 Müslüman olmasına rağmen  AB ve ABD ile kültürel ve ekonomik müştereklikler yönünden mevcut ittifaka daha yakın  olması da çözümün bir başka sebebi.
11 Eylül sonrası Ortadoğulu zenginlerin ve şeyhlerin 300 milyar dolara yakın bir mevduatı ABD bankalarından çekip,Avrupa’ya aktarması.ABD’nin Kıbrıs konusunda Türkiye lehine olmasını sağlayan bir başka neden. ABD de biliyor ki bunun aksine yürütece bir politika kendisi için büyük bir ekonomik risk oluşturacaktır.
Dolayısıyla  Ortadoğu ve AB ekseninde  bu tür bir çözüme katkı jestiyle ABD’nin bölgenin en güçlü ülkesi Türkiye’ üzerinden Ortadoğu halklarına da   politik bir iyimserlik mesajı iletmiş olmaktadır. .

Bu arada geniş ölçekli bir İslam kültürüne  sahip  olmasına karşın, dünya diplomasisi ile dengeli bir yönetim perspektifi sergileyen Recep Tayip Erdoğan gibi yenilikçi  bir şahsiyetin Türkiye’de   başbakan oluşu da bir    fırsat kabul edildiğinde , ABD’nin İslam ile çatışmacı bir  sorununun olmadığını gösterme isteği adına, çözümden yana tavır alması  işin bir başka boyutudur. 

Tüm bu tespitlerin özetini şu şekilde okumak mümkün. O da ; Türkiye’nin rolünün ve stratejisinin dünya ekseninde (bazı kesimlerin ABD’nin güdümüne girdiği iddiasının aksine)  Recep  Tayip Erdoğan önderliğinde  giderek anlaşılır ve  önemli hale gelmiş olmasıdır.
Özetlersek, bu realiteler,ABD’nin çözüme  istekli olmasına neden yeterli  sebepler olmasın.!

BÜYÜK ORTADOĞU PLANI İLE TÜRKİYE ÜZERİNE ODAKLANAN  HESAPLAR

ABD’nin  “özgürlük ve refah” projesi altında hayalini kurduğu   “Büyük Ortadoğu politikasını” bu bölgede,dünyanın en dehşet  “ırkçı din” ideolojisine sahip İsrail’ gibi bir devletin  mevcut  istikrar ve esenlik umutlarını her gün biraz daha yok etmeye doğru yol aldığı süreç ortada iken  acaba bu özgürlük tablosu nasıl gerçekleştirecektir?

Doğrusunu söylemek gerekirse bu durum karşısın da  normal bir insanın buna inanası gelmiyor. Gelmiyor çünkü, şantaj politikaları ile ABD’yi de etkileyen politik denge  Yahudi azınlık elinde.
Bu açıdan da ABD’nin bu özgürlük ve refah projesi insanı dehşete sevk ediyor ve bu durum kesinlikle Ortadoğu halkları arasında inandırıcı bulunmuyor!. 
Öz vatanında  Ahmet Yasin gibi insanları ölümle hayat arasında sıkıştırıp,sonrada bu insanları terörist diye  vahşice öldürme planları ortada iken böyle bir  proje nasıl inandırıcı olabilir ki? . 
50 yıldan fazla bir zamandır bir eli daima  Ortadoğu da olan  ABD’nin başarılı olması (bugün Irak’ta yaşananlar göz önüne alındığında)pek mümkün gözükmüyor.
Ümit edilir ki ABD artık  bu azınlığın etkisinde kalmaz, bundan sonra uluslar arası politikalarını daha evrensel gerçeklere göre düzenler.(....)  Ne yazık ki böyle bir sağduyulu tavır İsrail güdümündeki ABD için çok uzaklarda.

KIBRISTA  ABD NEDEN AKTİF ROL ALMAK İSTİYOR?

ABD Kıbrıs konusunda neden aktif rol derdinde.? ABD acaba , Kafkaslar ,Orta Asya,Güney Asya ve Ortadoğu’da AB,Rusya ve Çin’in durdurulması  noktasında ,  Türkiye’yi   bir üst olarak kullanma peşinde mi? 
Enerji kaynaklarının denetlenmesi ve ulaşım koridorlarının güvence altına alınması. Hazar havzası,Basra körfezi,Doğu Akdeniz, Kızıldeniz ve Malaka Boğazı’nın “emin ellere”geçmesi . Dolayısıyla siyasi ve ekonomik reformların bu stratejik noktalanın çerçevesinde başlatılması adına Kıbrıs konusu bir bahane mi?  ,
Terörle Mücadele” ekseni ile İslam-i hareketlerin tasfiyesinin sürdürülmesi söylemleri acaba  ABD’yi rahatsız eden oluşumların dağıtılması için mi ? ,
Örneğin; ABD-İsrail karşıtlığını besleyebilecek eğitim müfredatlarının değiştirilmesi( Filipinler de medreselerde CİA uzmanları ders verirken Endonezya, S. Arabistan ve Mısır da eğitim müfredatının değiştirilmesi gibi)
Bölge ülkelerinin askeri gücünün zayıflatılması, kitle imha silahlarına sahip olmaya niyetlenen ülkelerin engellenmesi. (Pakistan,İran,Endonezya ve Türkiye’nin askeri gücünün sınırlandırılması gibi)
Marshall yardımlarının yeniden başlatılması, buna paralel olarak Amerikan nüfuzunun yaygınlaştırılması,
Bölgede Batı karşıtlığını besleyen anlaşmazlıkların çözümü. (Bu anlaşmazlıkların Afganistan, Irak ve Filistin de denendiği ve Karzai modeli” şeklinde ve ABD çıkarlarını önceleyen yönetimlerin işbaşına getirilerek dondurulması gibi)
Batı’nın askeri ve ekonomik kontrolünün önünü açacak yönetici kadroların oluşturulması, güçlendirilmesi,işbaşına getirilmesi gibi,
Ortadoğu’da Türkiye öncülüğünde Batı’nın hazmedebileceği türde bir İslam anlayışının geliştirilmesi ve bölgenin bu paralelde dönüştürülmesi gibi ,
Ekonomik gelişme” sloganı ile Müslüman ülkelerin askeri ve siyasi gücünün zayıflatılması.  Nüfus artışının yavaşlatılması gibi. 
Söz konusu iş bu projenin pilot ülkelerinin  İsrail,Türkiye ve Ürdün olarak uygun görülmesi ve bu eksenin “Türk-İsrail” ekseninde merkez olması “  gibi
Acaba ABD böyle  bu gibi  beklentiler  adına mı Kıbrıs ta aktif rol almak istiyor ?  ( İ.Karagül Yeni Şafak 12 Şubat 2004)
Bütün bu endişeler alt alta toplandığında ABD Ortadoğu insanına  özgürlük konusunda hiçte umut vermiyor. 
Ve diğer bir endişe:  ABD’nin Türkiye lehine Kıbrıs ta görülen arabuluculuğu  acaba, 1 Mayıs 2004’te AB üyesi olacak Rum kesiminin  bu birliğe daha sorunsuz girmesi için bir oyalama taktiği mi ?
Yoksa gerçekten Aralık 2004 ‘de Türkiye’nin AB’ den müzakere “takvimi” almasına yönelik mi? 
En önemlisi de  2004 Haziran ayında İstanbul’da yapılacak NATO zirvesinde hayal ettiği Büyük Ortadoğu hedeflerine daha kolay bir zemin oluşturmak için mi ?
Bütün bu varsayımların pozitif yada negatif sonucu zamanla anlaşılacak. Biz iyisi mi  250-300   milyar borç  batağına saplanmış ipotekli  Türkiye insanı   olarak  kuşkuları değil  yine de iyimserlikleri konuşalım ki moralimiz daha fazla bozulmasın !

Bu endişelerin hiç biri tabiatı ile   yersiz   değil. Dileğimiz   Başbakan Sayın Erdoğan’ın   Adnan Menderes döneminde ki saflığa düşmemesi.  

ARABI-ACEMİ-KÜRT’Ü DÜŞMAN SAYAN İDEOLOJİK BASİRETSİZLİK

Resmi ideoloji nazarında ülkemizde yıllar yılı, Kedinin siyahı Arap, Kürt’ün Türkçe bilmeyeni  kırmanço diye algılandı. Bu küçük düşürücü ideolojik tasnifler ise Ortadoğu halklarını bizden uzaklaştırdı .Dolayısıyla bu sonuç bu toplumları  Batı ve ABD’ye yaklaştırdı. Bu sayede İslam coğrafyasında elde edilen petrol gibi zengin  kaynakların  gelirleri  oluk - oluk bu ülkelerin bankalarına aktı. Ancak Türkiye’deki statükocu anlayışın aksine bugünkü iktidarın geçmişin bu hatalarına düşmediğini görmek gerçekten insana ülke geleceğimiz adına ümit veriyor. İnşallah bu örnek gidişat bundan böyle de  başarı ile devam eder.
Bu konuda Sayın Başbakanın  cesur, samimi ve  misyon sahibi olması  hem doğuda hem de batıda bugün  gerçekten takdir topluyor. İtiraf etmek gerekir ki, Türkiye  bu sayede artık dünya da  konuşulan bir ülke konumuna geldi. Dileğimiz  odur ki,  bu   seyrin  sürekli olması.
Abdullah Gül ‘ün Ortadoğu turları  ( eğer Süleymani’ye deki Çuval olayı ile etnik yaralarını tatmin eden marjinal malum  Kürt tahriki hesaba katılmaz ise ve ayrıca  İngiliz Casusu Lowrance yönlendirmesi ile  Araplar’ın da I.ci Cihan harbinde Türk milletine karşı  yürüttüğü  ihanet oyunu da bir tarafa atılacak olursa) Arap ve İslam dünyasında silinmek üzere olan  Türkiye imajına büyük yarar sağlıyor.
Bu açıdan,  Arap dünyası karşısında Türkiye’nin  tekrar tarihindeki  o saygın  konumuna  yükselten bu politik açılım daha da artarak devam etmeli.
Gül’ün  barış turlarının, BM Genel sekreteri Annan tarafından da  takdirle karşılanması kuşkusuz ki,    bu değişim politikasının bir başka sevindirici yönü .  Sayın Kemal Derviş’in   “ Halkı Müslüman bir ülke olmamız, artık AB üyeliğimiz için olumlu bir faktör haline geldi “tespiti de bu imajın bir başka versiyonu.

Bu nedenle ,halkı Müslüman,devleti laik,sistemi demokrasi ,  piyasa ekonomisi liberal olan Türkiye gibi  bir   modele Ortadoğu bölgesinde en fazla batı  dünyasının  ihtiyacı var.  (Her ne kadar demokrasi,insan hakları,din ve vicdan hürriyetini ihlal noktasında AB kriterleri açısından   bir çok eksiklikler olsa da) 

Ne yazık ki,  bir İmparatorluk varisi olan Türkiye ;  statükocu politiğin hem ülkesine karşı hem de komşularına olan sorunlu bakış açısı nedeniyle  bu   potansiyel gücünü dünya karşısında bir caydırıcı unsur olarak bugüne kadar kullanamamış ve daha doğrusu bilerek kullanmamıştır.

Bunun da nedeni Türkiye’nin  hiçbir zaman  sahip olduğu bu  avantajlarına yaraşır bir şekilde yönetilmemiş olmasıdır. Bugün  savunma ve strateji belirleme konularında bile  3-5 milyonluk bir nüfusa sahip İsrail’e   mahkum olma gülünçlüğü bu vahametin  en somut örneği.  

1974 BARIŞ HAREKATI  ve  KIBRIS’IN AB ÜYELİĞİ

Kıbrıs’ta  kalıcı bir  çözüm  sadece Türkiye için değil,  BM,ABD,AB ve  NATO  içinde  önemli bir sınav  . Kimin ne ölçüde samimi ve dürüst olduğu ise  1Mayıs 2004 sürecinden sonra ortaya çıkacak.

AB’nin ,istenen anlayış yerine geldikten sonra ,Türkiye’ye bu yetmez , siz onları ve şunları da verirseniz,biz size üyelik kapısını öyle  açarız gibi alışılagelmiş iki yüzlü oyalamalara  baş vurup vurmayacağı ise  bu süreçte netlik kazanacak.  
Bu gösterge aynı zamanda,Türkiye’de  Annan Planına   “sevr” benzeri antlaşma  deyip,40 yıldır  ret cephesi üzerinden siyasal ve stratejik geçim sağlayan statüko  ile bu  göstergeyi son   fırsat kabul edenler   arasında ki feraset farkını da  ortaya çıkaracak.  

KIBRIS’TA RUM DARBESİ VE TÜRKİYENİN 1974  MÜDAHALESİ

Kıbrıs’a askeri  müdahale niçin yapıldı? Tabi ki sadece Kıbrıs’taki Türkleri korumak ve kurtarmak için değildi. Stratejik olarak Kıbrıs’ın bir Yunan adası  haline gelmesi, Akdeniz de büyük sıkıntılar  meydana getirecekti. Müdahale  bunun için  kaçınılmaz oldu ve yapıldı.
Sonra Kuzey de bağımsız bir Türk  cumhuriyeti kuruldu. Ancak aradan 30 yıl geçti. Bu devleti Türkiye’den başka tanıyan olmadı.
Peki hiçbir devletin tanımadığı bir devlet ayakta durabilir mi? Ya da buna uluslar arası alanda devlet denebilir mi?
Bugün bu geleceği, hem Türkiye ve hem de Kıbrıslı Türklerin belirlemesi gerekiyor. Türkiye’nin tek başına ila nihaye bu sıkıntıyı iç politiği ile beslemesi ve  savunması  başlı başına kendisi için büyük bir risk nedenidir . 
Durum bu iken şimdi bir sıkıntı daha ortaya çıkıyor ki, o da  Kıbrıs Rum kesiminin 1 Mayıs 2004 tarihi itibariyle AB üyesi olmasıdır.
Çözüm olmaz ise  Türkiye,bundan sonra mevcut iç sıkıntısına   katmerli bir sıkıntı daha eklemiş olacak. Böyle bir durum ise Türkiye’nin uluslar arası planda kendini bile -bile bütün dünyanın karşısında daha fazla yıpratması demek.
İktidarın ,çözümde bir adım önde olan taraf  olma isteği, herhalde bu endişeden olmalı ki, meselenin çözümünde büyük  gayret sarf ediyor. 
Bu açıdan  10 Şubat’ ta  başlayan müzakere performansı  başarıyla sürdürülmeli,bu hız geçmişte olduğu gibi bir daha sekteye uğratılmamalı.  Aksi halde Güney Kıbrıs AB’ ye üye olduktan sonra  ileride oluşacak şartları ister istemez Türkiye kabul etmekle karşı karşıya kalmış olacaktır. Bu duruma ilhak da dahil. Ya da böyle bir durum karşısında  Türkiye,  AB sevdasından vaaz geçecektir! 
Bu açıdan, Denktaş ve  TSK’ da ki bazı bürokrat kesimi ile CHP politiğinin bu gerçeği görmeme tercihine karşın Ak Parti iktidarı 1 Mayıs öncesi Rum tezi karşısında gerek ABD ve gerekse AB nezdinde çok iyi bir faaliyet göstermesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. 
Aksi halde statükocu yaklaşımla aynı safta olma zafiyeti yarın Ülkemizi, hem Kıbrıs hem de Türkiye bağlamında uluslar arası planda  daha zor şartlara mahkum etmiş olacaktır.  
Netice olarak Kıbrıs Türkiye için AB yolunda bir şart olmasa da bölgesel bir kördüğüm olduğu için çözüme kavuşmak ve kavuşturulmak  zorundadır. İktidar  ‘Kıbrıs’ı satıyor - Kıbrıs’ı Rumlara veriyor’ diyen statükocular bu bağlam da Sayın Baskın Oran’ın şu tespitlerine kulak vermek zorunda:     

KIBRISTA BELİRSİZLİK POLİTİKALARI

Tarihçi Prof. Baskın Oran ‘ın   3 Şubat 2004 Radikalde yayınlanan yazısı aynen  şöyle:    
“Olmayan Kıbrıs verilemez. “Bugüne kadar görüldüğü kadarıyla ortada gerçekten de Türkiye’nin Kıbrıs diye net bir politikası olmamış. Oran devamla konuyu  şöyle sıralıyor.
Türkiye net özetliyorum,önce,”böyle bir mesele yoktur,ada İngiltere’nindir’ dedi (Ocak1950) ( CHP’nin eski  Hariciye Nazırı Necmettin Sadak)
Arkasından,”Ya taksim ,ya Ölüm”dedi (1955).Arkasından, Ya Kıbrıs Ya ölüm dedi (1955) .Arkasından “Kıbrıs Cumhuriyeti”dedi (Aralık 1960).Arkasından ,”Kıbrıslı Türklerin insan hakları ve can güvenliği için Kıbrıs Barış Harekatı dedi (1974) 
Daha sonra “Kıbrıs Türk Federe Devleti”dedi (Şubat 1975)Arkasından”Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”dedi (Kasım 1983)
Arkasından iki kesimli federasyon dedi (Temmuz 1989) Arkasından KKTC bizimle bütünleşecek ;gevşek konfederasyon dedi (1997).
Şimdi de “Kıbrıs olmadan Türkiye’nin güvenliğini sağlamayız”diyor mevcut statüko  (Ocak 2003)  Bir hatırlatma da bizden.
Biz 1974 Barış harekatında bilerek sonradan veririz diye  fazla toprak zapt ettik-Kenan Evren-(2001). Demek ki Türkiye’de Kıbrıs politikası diye kesin  bir şey yok. Her şey üstün körü.
Baskın Oran işte bir tarihi böyle özetliyor ve daha uzak tarihi ise şöyle sıralıyor. Osmanlı Kıbrıs’ı 1571 fethetti. 1878 de Rusya ile savaş halinde olan Osmanlı  İngiltere’nin dostluk desteğini fiilen almak hatasına düştü ve adayı İngiltere’ye kiraladı. ( Bir parantez açarak söyleyelim ki, Osmanlı bu savaşa da tez zamanda yıkılsın diye  İngiliz beslemeli Meşrutiyetçiler  tarafından sokuldu.)
Bu savaşın iç politikaya yönelik amacı  Osmanlı devletini zayıflatmaktı  II. Abdülhamit Han da   Rusya, doğudan sonra  Akdeniz üzerinden de bir başka cephe açmasın diye istemeye-istemeye  böyle bir kiralama yöntemine baş vurdu bu da böyle biline  )
İngiltere sonra burayı ilhak etti ve  bu fırsattan istifade topraklarına kattığını da 19l4 de resmen  ilan etti.
Ve Türkiye 1923 Lozan Antlaşmasının 28. maddesi ile İngiliz hükümetine,”5 Kasım 1914’te ilan edilen,Kıbrıs’ın İngiltere’ye katıldığını  tanıdığını bildirir” diye bu hükmü  tescil etti.  
1923-1950 ARASI CHP’NİN KIBRIS DİPLOMASİSİ  
1950’li yılların başında,Türkiye Cumhuriyetinin Dışişleri Bakanlığında, Kıbrıs Türkleri ile ilgili tek bir dosyanın olmadığı bir vakıadır. 
“Eğer Denizli Lisesi Tarih öğretmeni İsmet Korur Beyefendinin 1938 de yazdığı kitapta olmasaydı belki 1950’lerde de  Kıbrıs Türkü hiçte hatırlanmamış olacaktı.(K.Bumin Yeni Şafak) 
Bugün işte böylesine bir ortamda siyasetin ve siyasi iradenin biraz kendine gelmiş olması sebebiyledir ki Kıbrıs üzerindeki sır perdesi aralamış bulunuyor . Bu açıdan  Başbakan Sayın Recep Tayip Erdoğan iktidarı ne kadar takdir edilse azdır. 
Aksi halde bedendeki yara  için  gereken tedavi şartlarını kabul etmeyen insanlar  gibi, ülkeler de küçük bir yara nedeniyle  kendi geleceklerini   riske atmış olurlar. 

Şu bir gerçektir ki, bir müzakere de   uzlaşmak demek,iki tarafında istediklerinin harfiyen  gerçekleşmemesi demektir.(........)

Sonuç itibariyle, uluslar arası  düzeydeki anlaşmazlıklar için Türkiye’deki bazı istemezukcüler istemediklerini de eğer  içlerine bir sindirebilirse ,Kıbrıs dahil olumsuz görülen her şey çözüme kavuşmuş olacak.

KIBRIS’TA GÖRÜLMEYEN BAŞKA GERÇEKLER

Hürriyet yazarı  Tufan Türenç 17 Aralık 2003 tarihili yazısında  “Bizim millet olarak Kıbrıs ta bir idealimiz yok. Bu ideali gerçekleştirecek hedeflerimiz de yok. Ama Yunanlıların var. 30 yıla yılda tek bir iş adamı bile gidip adada yatırım yapmadı.
Kıbrıs’ı yönetenler ilk önce kendi çıkarlarını düşündüler. Hırsızlığı önlemediler. Adayı babalarının çiftliği gibi gördüler.
Hortumlanmadık banka bırakılmadı. İnsana ve insani değerlere hiçbir yatırım yapılmadı.
Bugün İngiltere ve Avusturalya’da yaşayan Kıbrıslı Türklerin sayısı adadakinden fazla ise sebebi budur.  En önemlisi,30 yılda KKTC yönetiminin başında Denktaş gibi bir milliyetçi lidere rağmen, yeni nesiller içinde Rum pasaportu alan  ve kendi kimliğini “Kıbrıslı “diye niteleyen güçlü bir eğilim meydana gelmiştir. Bu vahamet Kuzey Kıbrıs ta büyük bir “nüfus “tabanı erozyonu oluşturmuştur (...)
Kıbrıs ta kazanılan paralar İngiltere’ye akmak zorunda kalmıştır.  Hepimiz kabul etmeliyiz ki ,bir ulusal dava böyle götürülemez.(...)

KIBRIS  ÖTESİNİ GÖRMEYEN KÖR  GÖZLER

“Artık şu gerçek örtülebilecek durumda değil: Kıbrıs’ta Denktaş’ın  tutumu, Türkiye’deki resmi politikalarla iç içe girmiş” yoz siyaset,keyfi yönetim,Rum mülklerini dağıtmaya dayalı ganimet düzeni”yle özdeş hale gelmiştir.
Bu politikalar ve düzen dün olduğu gibi bugünde “milliyetçilik-milli dava-Rum tehdidi üçlüsü” nünün arkasına gizlenmektedir.
Denktaş’ın Kıbrıs politikası ya da Kıbrıs merkezli milliyetçilik, yıllardır” hukuksuzluk ve talan üzerine kurulu kirli yapı” ile bu kirli yapıya gerekçe kılınan “Çözümsüzlüğe kilitlenmiş ve Kıbrıs ötesi bir durumu tanımlayan söylem”lerden başka bir şey ifade etmez olmuştur.....
Doğal olarak sıkı bir baskı sistemi ve askeri düzen inşa edilmiş,muhalifler daima  baskı altında tutulmuştur. .
Ve tüm bunlar hem karanlık faaliyetler hem işleyiş açısından Kıbrıs’ı derin devletin arka bahçesi haline getirmiştir.( .... )
Çözümsüzlük politikası”nın arkasındaki en önemli unsur,ne ciddi siyasi görüşlerdir,ne de Kıbrıs’ın geleceğidir. Asli unsur üzeri ucuz kahramanlıklar ile örtülen  ranta dayalı kişisel siyasettir. Denktaş ile gelinen bu sonucu hiçbir kimse görmezlikten gelemez.”(7.2.04 Yeni Şafak Ali Bayramoğlu)
Burada şu   gerçeği de itiraf etmek gerekir ki, Sayın Denktaş kariyerinin ilk döneminde Kıbrıs Türk toplumunun maruz kaldığı Rum baskısına ve zulmüne karşı direnişin sembolü olmuş bir şahsiyettir.
Ancak bu kariyeri ne yazık ki, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin başına geçtikten sonraki yıllarda yara almıştır. Bunun da nedeni kendisidir.  
Örneğin,bugüne kadar hiçbir çözüme gönülden destek olmamış ve hiçte  istekli  görülmemiştir. Bu tutumu bugün de aynıdır.
Sonunda görüldü ki, bu statükocu devamlılık  Denktaş’ın da içinde yer aldığı Türkiye’deki karma grubun işine gelen bir görüntünün simgesi haline gelmiştir.
Sayın Denktaş’ın çözüme istekli görünmemesinin nedeni pek tabi ki sadece bunlarda değildir.   Bunlardan en sonuncusu,Kıbrıs Türk toplumunun bugüne kadar  kendisine gösterdiği saygı ile  statükonun kendisine sağladığı avantajın kaybolması korkusudur.
Türkiye’nin yeni tavrı ile bu konumun Denktaş açısından  artık Kıbrıs’ta devam ettirilmesinin imkansız hale gelmesi,istemeye istemeye Denktaş’ı New York’a gitmeye mecbur bırakmıştır.
Denktaş’a göre  Global bir güç Kıbrıs’ı ele geçirecek  ve  Kıbrıs Türkünü yok edecektir. Halka sunulan tek tez budur.
Statükoya göre de,Kıbrıs’ın Türkiye açısından  stratejik bir üs olma konumundan çıkacağı endişesi söz konusudur. Kaldı ki,bu antlaşma ile Kıbrıs’ta kaybedilecek bir şeyde yoktur.
Aksine bugün içinde olamadığı bir antlaşmanın 1 Mayıs sonrası  AB müktesebatına tabi  Kıbrıs Rum Cumhuriyetinde olup biteceklere  müdahale   şansı hiç olmayacaktır.
Durum bu iken Kuzey Kıbrıs kesiminin Türkiye’den önce  gelişmiş bir Avrupa toplumunun üyesi olmasına çalışmanın neresi Kıbrıs’ı satmaktır.
Dün tarih önünde Kerkük ve Musul’dan göz göre-göre vazgeçenlerin, bugün Kıbrıs üzerinde verilen mücadeleyi satış noktasına çekme çelişkileri   doğrusu anlaşılır şey değil !  
KIBRIS-KERKÜK-MUSUL- BATUM VE HANEDAN AİLESİNİ TÜRK TABİYETİNDEN ÇIKARMA  DİPLOMASİSİNE  DAİR HATALAR ZİNCİRİ
Bugün Kıbrıs konuşulurken, bir de, eski Macaristan başbakanlarından Kont Teleki’nin şu tespiti ile Türkiye’nin Ortadoğu da  neler kaybettiğine de bakmak gerek.
“ Musul ve Kerkük üzerindeki hak kaybının birinci plandaki hatası, Türk Hükümetinin ,Saltanata mensup zevatın Türk tabiyetinden iskatı keyfiyetidir. Bunun da nedeni hilafetin ilgasıdır.
Eğer Osmanlı Hanedan mensupları sadece Türkiye hudutları dışına çıkarılmış olsalardı ve bu aile vatandaşlıktan atılmasaydı, onların Musul Petrolleri konusunda yapacakları talepler, Türk devleti tarafından da desteklenebilir ve dolaylısıyla Musul Petrolleri üzerinden  Türk Devletinin ilelebet söz hakkı kaçınılmaz  olabilirdi!
Bu tedbirin neden düşünülmediğinin münakaşası elbette bize düşmez, onu tarihçiler tetkik edecekler ve bir hükme bağlayacaklardır.” (Raif Karadağ Petrol fırtınası,s 242 5.baskı)
Şimdi sıkı durun ve bu ihanete eş  sayılacak  gelişmeye bakın: Türkiye ,1927 yılında  meydana gelen Nasturi İsyanı nedeni ile 2.Ordu komutanı  General Cevad Çobanlı emrindeki 7.Kolordudan oluşan birlikleri,kolordu komutanı Kor General Cafer Tayyar Eğilmez’in emrine vererek bölgede de büyük bir harekata girişti.
Ve 7. Kolordu Musul’a indi.  Sonra  bu komutan her nasılsa görevden alındı ve birlik buradan geri çekildi. Hanedanlık ailesine ilişkin hatadan sonra, ikinci bir hata da bu esnada yapıldı. (Raif Karadağ Petrol fırtınası s.243-45)  
Şimdi bu kadar   hatalar zinciri  ortada iken hiçbir kimsenin kendisini Türkiye’yi yöneten  Ak Parti kadrosundan  daha vatansever olarak  öne sürmesi samimi bir davranış biçimi olur mu? Bunun takdiri yüce milletimize ait.  Dahası , bu iktidar için bu konuda   Sevr’in hortlaması yakıştırmasını yapmak tam alamı ile bir bilgi  cehalet.
Bir kez daha belirtmek gerekir ki,  Kıbrıs’ta  taviz verilecek olursa, yarın Doğuda Kürt devleti,Ermenilerin hak talebi ,Ege de kıta sahanlığı ve Avrupa’nın bitmek tükenmeyen taviz istekleri beraberinde gelecektir gibi endişelere takılıp kalınması ise tam bir karamsarlık. Kaldı ki, karamsarlıklar üzerinde bir devlet politikası inşa edilemez.
.Zira “güçlü olan ve yeni atılımlarla  gücünü ispat etmeye çalışan  bir ülke için böylesi  karamsarlıklara yer yoktur olamaz da.  Dolayısıyla  yarın ki bu  vehimler sadece  Denktaş gibilerin  günü kurtarma bahanesidir. 
Tarih olarak  sabittir ki, bir imparatorluk varisi olan bu  ülke şuurlu yöneticilerinin sayesinde böylesi karamsarlıkları hep başarı ile atlatmıştır! . 

Kıbrıs’ta bir bütünün yaşaması için, 3 bin kilometre topraktan verilecek % 8 gibi küçük bir imtiyazı çok görenler; sayelerinde   8 milyon km2 den   780 bin km.2 ye inen  mevcut   Türkiye coğrafyası hakkında bir vicdan muhasebesine davet etmek sanırım bizimde en büyük hakkımız olsa gerek.

Böyle bir gerçek ortada iken hiçbir kimsenin    bu coğrafyada yaşayan 70 milyon insanı bu endişelere mahkum edip, gelişmiş dünyadan tecrit etmeye hakkı yoktur. 

Bugün böylesi bir küçük imtiyazı büyüten özellikle CHP politiği,1923 ‘ tarihli Lozan antlaşmasındaki kendi lideri İnönü marifetiyle kaybedilen MUSUL ve KERKUK ‘ün vebalinden kendini nasıl kurtaracaktır!    
Şu da  bir gerçektir ki ,bugüne kadar  sağ duyulu toplumun ,yabancı düşmanlığına yönelik şehitlik refleksini   canlı tutmaya çalışanların,bu toplum için en ufak bir yatırım yapmaması  ve buna rağmen hala   emperyalist iştahlardan dem vurması ise gerçekten ibret vericidir.

Dahası , İMF parasına boyun eğen bir ülke  acziyeti ortada iken  ve  devam eden ambargo karşılığında  hiçbir  alternatif çıkış yolu da geliştirmemişken daha da vahimi Kıbrıs’ta kar  getiren her işin taksimatına dair dedikodular   Sayın Denktaş  hakkında ortada dolaşırken bu kesimden hiçbirinin bu  endişelerinde samimi olduklarını düşünmek  saflıktan başka bir şey olmasa gerek.   

Bu aşama da  söylenecek tek söz şudur. Statükocu zihniyet bilmeli ki,gerek güvenlik,gerek strateji,gerek coğrafya ve gerekse Tarih olarak Kıbrıs’ın Türkiye için ne kadar önem arz etmekte olduğu, eminim ki Ak Partililer  tarafından daha iyi bilinmekte.
Memnuniyetle belirtelim ki, Türkiye Cumhuriyetinin şu andaki demokratik temsilcileri , artık bu ülkeyi uluslar arası planda tecrit eden bu karamsar anlayışlara  bir daha bu fırsatı vermeyecek kadar şuurlu politikalar yürütüyorlar.

AK PARTİNİN KIBRIS POLİTİĞİNDE BİR YANLIŞI DÜZELTME ZARURETİ

Ak Parti iktidarının  mevcut cesaretini, Kıbrıs davasını “ver-kurtul” politiğine çekenler; bilmelidirler ki, Denktaş’ın mevcut mihverini koruma  anlayışına tabi olmakla uluslar arası arena da ,hem   Kıbrıs Türkünü ve hem de Türkiye’yi yalnızlığa mahkum etmiş oluyorlar. .
Bu konuda bir de Kıbrıs sorununun çözümü de gelecekte, ABD’nin İsrail politiğinin bir parçası olacak gibi görüş serd edenler var ki, bunlar da  ABD ve İsrail’in dünya toplumunun gerek siyasi hayatında ve gerekse ekonomik hayatının tümünde aşikar bir varlık olduğunu bile - bile  görmezlikten geliyorlar!  
Eğrisi ve de doğrusu ile şu gerçek bir kez daha görülmüştür ki, Denktaş ile kol kola olanların tüm derdi ;  NEW YORK görüşmelerinin sonrası eğer bir başarısızlıkla sonuçlanırsa, bu çevreler buradan  kendileri  için AK PARTİ  aleyhine  bir yıpratma payı çıkarmaktır.  Tek kelime ile bu  karşı çıkışların arka planı bundan ibaret.  Ancak bu zihniyete tavsiyemiz şudur.   Sayın Yalçın Doğan’ın yayını ile  ortaya çıkan bu otuz yıllık sürecin  ihanete eş vebalini hesaba katmıyor. 
Şimdi burada  Ak Partiye bir   görev düşüyor. O da, bu kötü  sürece ait BU ÖNEMLİ BELGEYİ , benzeri bilgilerle güçlendirmek ve  bu gerçeği kısa zamanda bir  Ulusa Sesleniş programında  Türk ve Kıbrıs Kamuoyu ile  paylaşmak.   
AK Partinin  bu gerçekleri  tarihe bir not olarak düşeceğinden eminim ve  CHP’nin düştüğü hatalara düşmeyeceğinden ise çok daha eminim. 
Sonuç olarak bir kez daha tekrar edelim ki, CHP her konu da olduğu gibi Kıbrıs konusunda da kendini Çankaya partisi olmaya zorladıkça, silahlı gücün arkasına saklanıp,nasıl olsa benim arkamda böyle bir gücüm var(!) deyip  halktan uzaklaştıkça,  bu ülke insanı Ak parti ile inşallah çok daha güzel günler görecek. 

ÇÖZÜM SÜRECİNDE AK PARTİ İKTİDARINA DÜŞEN TARİHİ GÖREV           

BM kararları uyarınca,yıllardır uygulanan ambargolarla başta Turizm,Tarım ve Narenciye gibi her alanda can damarları kesilmiş,iyice yoksullaşmış ve her türlü dolaylı müdahaleye açık hale getirilmiş Kıbrıs Türklerinin gelir düzeyini artırıcı uluslararası fonlar sağlanmadan yapılacak bir çözüme, AK PARTİ  İktidarının  evet demesi gerekir. Diyeceğini de  mümkün görmüyoruz ve böyle bir beklentinin de   saflık olacağını düşünüyoruz. 
Bu konuda Ak Parti iktidarına şöyle bir tavsiye sanırım iyi bir motivasyon olacaktır. Kıbrıs Türklerini sokakta kurtlarla eşit dolaşan kuzular pozisyonuna düşürmeyecek politikalar konusunda neler yapılabilir ve ne yapılmalıdır görüşünü Ak Parti  kamuoyu ile mutlaka paylaşmalıdır.
Eğer Ak Parti bunu yapmaz ise, New York’a uçuş öncesi Denktaş’ın Danışmanlardan Sayın  Mümtaz Soysal’ın açıkça Türkiye Cumhuriyetinin başbakanı Recep Tayip Erdoğan’a  savurduğu tehditler  sergilediği  sorumsuzluklar  ve sarf ettiği küçültücü ifadelere bir başkası tarafından daha  yenileri eklenecek  ve  daha sert muhalefet duyguları ile karşılaşmaktan bu iktidar kendini kurtaramayacaktır. 
Eğer Ak Parti takip ettiği haklı politiği kamuoyuna tam anlamı ile anlatamaz ise  Türkiye’nin hem AB hayalini ve hem de Kıbrıs inisiyatifini dumura uğratmada sabıkalı bir geçmişe sahip olan CHP  dahil  Denktaş ve yanındaki  iktidara yönelik saldırılarını daha da ağırlaştıracaktır.
Ak Parti iktidarı   bu kabil  yeniçeri   çıkışlarını mutlak anlamda kamuoyu nezdinde bu çerçevede cevaplamalı ki,bir daha bu  zihniyet  ikide bir  yüzsüzlük sergilemeye çür’et etmesin. 
Bir kez daha belirtelim ki, Denktaş’ın serbest mücadele yılları  hariç, iktidarı süresince görevini,Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye’nin menfaatlerini koruma noktasında başarıyla yürüttüğünü söylemek mümkün değildir.
İktidarı süresince Kuzey Kıbrıs kesimini, kendisini  destekleyen Türkiye’deki yeminli odaklar ile bir mirasyedi Çiftliğinden ibaret saymış ve  mümkün olduğu kadar bu haliyle bu çiftliği  muhafaza etmeye de  yoğun bir gayret göstermiştir.  Ancak bu durum  böyle gidemez ve artık gitmemelidir .

KIBRISTA  ÇÖZÜMÜN SONUÇLARI

Öyle yada böyle Kıbrıs’ta makul bir çözüm “Doğu Akdeniz” jeopolitiğini rahatlatacak ve Türkiye’nin inisiyatifini de  güçlendirecek bir gelişme olacaktır. Bugünkü Annan Planında  diplomatik deyimle bir  Win/Win pozisyonu mevcuttur. (....)
Mevcut ahvalde, kimsenin tanımadığı bir Kuzey Kıbrıs var karşımızda. Umutsuz bir gençlik. Yolsuzluğun her türlüsünün olduğu bir Yavru vatan.
Kişi başına düşen milli gelir açısından, Rum kesimindeki 18 bin dolara nispetle 3 bin dolar seviyesinde olan yoksul bir toplum.
Rumların güçlü kilise kültürü karşısında statüko uğruna  manevi dinamiklerden tecrit edilmiş bir gençlik .Tüm bunlar  ne yazık ki, Sayın Denktaş’ın  Kıbrıs’ında olan gerçekler.
Bugün Kıbrıs gençliğinin % 80’ i eğer Türk askerini Rumlar gibi adada işgalci görecek kadar  inkarcı bir talihsizlik sergileme bahtsızlığına düşmüşse, bunun tek suçlusu hiç kuşkusuz Denktaş ve onun Türkiye’deki uzantılarından başkası değildir. 

TARİHİNE SÖVEN  STATÜKOCU ANLAYIŞ KARŞISINDA KIBRIS VE RUM GERÇEĞİ

Kıbrıs’ın tümüne  bir başka veçheden baktığımızda şu  gerçek insanı kahrediyor.  Güney Kıbrıs’ta bir ideal var. Türk tarafında ve Türkiye de bir ideal yok. Güney Kıbrıs ta güçlü bir kilise var. Güçlü bir Rum-Yunan tarih bilinci var. Güçlü bir ekonomi var.
Peki kuzey Kıbrıs’ta  bunların eşit bir karşılığı var mı? Bunlar da yetmiyor Güneyli Rumlar kuzey bölgelerindeki metruk kiliseleri her fırsatta ayinle ihya ediyor? (........)
Ya Kuzey’de . 300 senelik Cami, sanki boş  yer yokmuş gibi Nikah dairesine çevriliyor. Mevcutların kapılarına da kilit vuruluyor. Dini okullar ise laiklik gereği yasak kapsamına alınıyor.
Bu yüzden dini  tedrisatın açılmasına kesinlikle müsaade edilmiyor ve en katı  laiklik dünya ortalamasın da sadece kuzey   Kıbrıs’ta göze çarpıyor.

Yunanistan’ın Gümülcine de azınlık Türklerine gösterdiği hoşgörüyü  ne yazık ki biz uğrunda can verdiğimiz Kuzey Kıbrıs ta   göremiyoruz. .  Açık olan camiler kendi kaderini yaşıyor. Kuzey Kıbrıs nerede ise bir tarih katliamına maruz bir afet bölgesini andırıyor. 

Peki hem  %99’u Müslüman diye adlandırılan bir ulus olma iddiası hem de  evrensel bir din  gerçeğinden bu kadar korkmak ve bundan  rahatsızlık duymak neyin nesidir.? Kimin içindir?  Yoksa bu endişelerde mi  Rum korkusundan kaynaklanıyor? 
Rumlar, kendi Ortodoks inançlarına bize göre batıl da olsa daha bağlı bir millet.    Ya Anavatanın yardımları ile ayakta duran bizim Kuzeyliler.

Güneyde bulunan Hz. Peygamber’in hala kızı bizim inanç tarihimizin bir parçasıdır deyip   ziyaret edelim diyen kaç kuzeyliye rastlanır ?   

En acı olanı, İslam halifesi Hz. Ömer döneminden bu tarafa şehit kanı ile kazanılmış topraklarda yetişen Kuzey Kıbrıs gençliği , çıkıp bugün  “Türk ordusu,Kıbrıs ta işgalcidir diyebiliyorsa bu kimin suçudur?

Peki, bu nesil ,bu cesareti hangi kültürden almaktadır ve bunun sorumluları kimlerdir? Tabi ki Kuzey Kıbrısa bugüne kadar hükmedenler!
Bu konuda Denktaş’a 1991 yılında 3 sayfa olarak yazdığım bir mektup  hala arşivimde,  ne yazık ki  bu  mektubuma  bugüne kadar bir  cevap alabilmiş değilim. 

STATÜKOCU ANLAYIŞIN TÜRKLÜK  ŞURRU

Türkiye’de  olduğu gibi Kıbrıs’ta da  statükonun devamı olan bir anlayışla “Türklük şuur ve gururunu ile hareket edenler ,İslam ahlak - faziletini ve Atatürk milliyetçiliğini” hiçbir kimseye bırakmayan anlı-şanlı  “bozkurtlarımız”  kuzey de yaşanan 30 yıllık  çelişkileri  acaba ne ile  izah edecekler?. Bu çelişkileri acaba vatanseverlik kalıbının  neresine oturtacaklar? Bunu anlamak mümkün değil.
Daha da   önemlisi ,bu vebalden tarih karşısında kendilerini nasıl kurtaracaklar? Sanırım  bu çelişkiler ortadayken bugün kalkıp hiç kimsenin kendini vatan sever, Ak Parti iktidarını da   vatansavar  ilan etmeye hakları olmasa gerek.

ABD-AB ve KIBRIS  EKSENİNDE TÜRKİYE’NİN TARİHSEL POZİSYONUNA  YENİ BİR KATKI TEKLİFİ

1-Bush-Erdoğan arasındaki  WASHİNGTON buluşması sadece Türkiye’nin AB üyeliği,bölgesel sorunlar ve Kıbrıs’ta çözüm meselesinden ibaret görülmemeli. Bu görüşmeyi kuşku yönleri ile değil iyi yönleri ile değerlendirmenin daha faydalı olacağını düşünenlerden birisiyim.
2- Dış politika da üç ana argüman çok önemlidir. “Vizyon sahibi olmak - Karşılıklı menfaat üretmek  ve Güçlü olanın desteğini temin” etmek.
Biliniyor ki,  Bush ve onun gibi düşünenlerin saplantısı haline gelen “Mutlak Son” inancı mahiyeti itibariyle Talmut kaynaklıdır. Bunların hareket ve siyaset tarzının ilham kaynağı da buradan gelmektedir. 
Bu yüzden Bush ve uzantıları olaylara  Siyonizm penceresinden bakmaktadırlar.  Müslümanlara kin ve düşmanlık beslemiş olmaları da bu yüzdendir.
Bush  Siyonist olmasa da onlar gibi düşünün  bir Hıristiyan’dır.  Bu nedenle onun dini inancı ve   fikri temelleri sevgi ve muhabbete dayanan Roma Hıristiyanlığına değil, Siyonist inancına özgü nefreti esas almaktadır.
Bush’un düsturu Mesih’in muhabbet düsturu  değildir.  Romanın eski deli İmparatoru Caligula’n gibi Bush da  “nefret ederlerse etsinler,yeter ki korksunlar” düşüncesindedir.
Dolaylısıyla Bush’un bu Evanjalist doktrini  Hıristiyan dünyasının İslam karşısında bir kere daha yırtılmasına yol açmıştır.
Bu açılım Irak işgalinde de   net olarak ortadadır. Bu nedenle Bush’un elindeki İncil Papa’nın amel ettiği İncil değil “Amaca giden her yol mubahtır” felsefesidir.(  N.Gönültaş, Tercüman,14.2.2004)   
3- Dolayısıyla, böylesine fanatik bir Bush karşısında; Türkiye’de ufak çaptaki mutlu bir azınlığın dışladığı “Din olgusu” terbiyesinden geçmiş bir Başbakan ile en olgun bir düzeyde yapılmış bir zirve bu bakımdan iyi okunmak durumundadır.   
Eğer bu sıcak buluşma   gerçek İslam-ı  azda ola anlama yada anlamaya çalışma girişimi olarak değerlendirilirse, bu liderin hem İslam’ı El kaide üzerinden algılaması önlenmiş olur, hem de böyle bir yaklaşım gerçek İslam gerçeği ile barışma yöntemlerinin de  önünü açmış olur.
Bu görüş biliyorum ki, yine içimizde ki  birileri tarafından saflık olarak değerlendirilecek! Anacak , bunun belki  önem payı var ama bana göre değer payı yok.
Biz bize düşen bir “veli”nin tespitine göre bize düşen soylu bir görevi yapmak zorundayız.  O da şudur. “Düşmanın şerrinden korunmak için, güç kazanma  adına  onunla iyi geçin “felsefesidir.
4- İslam gerçeğinin Ortadoğu’da  El kaide bağlamında kurgulanan kötü örnek olarak algılanması  11 Eylül 2001 sonrasının bir dünya siyaseti olduğu artık herkesin malumu.
Peki, bu algılamanın çok ötesinde  evrensel bir inanç manzumesi  olan İslam gerçeğine rağmen  ve de  kapısı herkese açık olan bir inanç  sistemine rağmen  ve dahi bünyesinde   Mevlana ve Yunus dilli gönül dostları yetiştirmiş bir medeniyet esprisine rağmen İslam’ın El Kaide gibi olgulara ihtiyacı var mı?    

Bura da şu  gerçeği bir kez daha tekrar edelim ki  ne   11 Eylül hadisesinin El Kaide ile ilgisi  var  nede El kaide olgusunun gerçek İslam davası ile ilgisi söz konusu. 

Bütün bunlar,  sadece İslam-i terim  üzerinden, İslam coğrafyasına yönelik daha önce planlanmış senaryolar için gerekçeler çıkarmak içindir.  
5- Bütün sözün özü şudur.  “Siz onların inancına tabi olmadıkça, asla onlar sizden razı olmazlar” ilahi hükmü aslında her şeyi daha iyi özetliyor.  Bu bağlamda Batı zan ediyor ki, İslam yayılmacı bir dindir ve zorla,cebirle ve silahla kendini kabul ettiren bir dindir.
El Kaide ise bu tespitin açık bir örneğidir. Vs. Ancak batı dahil bütün insanlık ailesi bilmeli ki İslam dinin amacı  kimseye zorla din pazarlamak değildir. Zaten İslam,  kelime olarak bir emniyet-adalet ve güven dini olduğu için buna da böyle bir cebirede ihtiyacı yoktur.  
6- Malum İnsanlık bugün bir bunalım yaşıyor. Buzullar eriyor. Bu korku ve endişeler ışığında insanlık sığınacağı tahrif edilmemiş bir moral kaynağı arıyor. Bu neden İslam gerçeği olmasın. Neden Mevlana dili konuşan millet bizler olmayalım!.
7-Mel Gibson’un Hz.İsa’nın son 12 saati filmi bazı eksikliklerine  rağmen tahrif edilmemiş bir dini tanıma adına gerçekten önemli bir yapıt.
Burada  ortaya çıkan hasılat bedeli de   gösteriyor ki,  artık  insanlık açısından din gerçeği, magazin türü günlük gerçeklerin önüne geçmiş bir mahiyet arz ediyor. .
Din gerçeğinden uzak olanın, insanlık gerçeğinden de uzak olduğu bu filimde gerçekten çok güzel işlenmiş.
ABD dahil artık bütün gelişmiş dünyanın, aç gözlülüğün,aşırılığın,kuralsızlık ve başıbozukluğun ekonomilerde ve sosyal hayatta yaptığı tahribatları artık görmeleri gerekiyor.
Adaletsiz ve hukuksuzluğun kan gölüne çevirdiği bir dünya da “en büyük zenginlik kanattır. “Kişi kendisi için sevdiğini başkaları içinde sevmedikçe” gerçek insan olamaz anlamındaki evrensel hukuk kurallarını artık birilerinin bu zalim despotlarına anlatması gerekiyor. Bu hatip neden Mevlana ve Yunusları  torunları olan  bizler olmayalım. .    
Malum 20.yüz yıl,  inkar ve ahlak tahribatından yorulan bir insanlık dramı ile geçti. İstiyoruz ki, 21.ci yüzyıl  bu saçmalıkları yaşamasın.
Bu açıdan    30 Milyon dolara mal olan Mel Gibson  filmi eğer kısa  sürede   300 milyon dolar gibi gişe rekorları kırdı  ise artık  dünyayı kan gölüne çeviren gözü dönmüş yönetimler bu gerçeği iyi okumalı.    
8- Bir kez daha tekrar edelim ki, bu konuda ilham alınacak tek  ilahi kaynak  içine beşer müdahalesi girmemiş olan İslam gereğidir.
İlmi ve coğrafi keşifler dahil  batı dünyasının objektif tarihçileri,düşünürleri  ve de siyasetçileri   zaten bu güzelliklerin farkındadır. İbni Sina bu gerçeğin en somut örneği değil mi?   
Bu vurguları belirtmemin nedeni, İslam zerine ve İslam adına daha doğrusu  insanlığın ortak değeri olan din gerçeği adına  şeytanca pompalanmak istenen kötü imajların haksızlığını ortaya koymak içindir.
Umuyoruz ki, bu gerçekler hem Hıristiyan hem de Yahudi dünyasın da  artık doğru anlaşılırı ve doğru anlaşıldığı günde, insanlık kendini bambaşka bir güzelliğin içinde bulur .
Filistin halkına hayvan gözüyle bakıp, onları vahşice katleden Irkçı İsrail devletinin,  bu masum  insanlara  davranış tarzı umuyorum ki, ancak bu şekilde değiştirilecektir. 
11-Bugünkü küresel dünya da, hiçbir caydırıcı gücü olmayan 1,5 milyar İslam aleminin durumu tam anlamıyla içler acısıdır..
Coğrafyası;zengin kaynaklarla dolu,dini  adalet,hukuk,hoşgörü,ilim,ahlak,çalışma,doğruluk ve dostluk vaat eden evrensel değerler içeriyor.
Ama ne yazık ki, dünya ile dostça geçinmeyi çok iyi bilmeyen despot yöneticiler yüzünden bu güzel  insanlık değerleri 20.yüzyılı zararla kapadığı gibi 21 yüzyıla da yine  kan revan içinde girdi.
Eğer biz  Mevlana’ ve Yunus’un  insanlığın  barışında birer sevgi elçisi haline getirebilirsek öyle sanıyorum ki, bizi öldürmeye gelen düşmanlar bizde dirilecek. Bu da 21.yüzyılın bütün dünyanın barış ve esenliği olacak.
Bu konuda Ak Parti iktidarına önemli bir görev düşmekte. . O da  Yunus ve Mevlana dili ile  Hak dostluğunu anlatabilecek ve   birkaç lisan bilgisine sahip  ilimde ,  irfan da otorite sahibi insanların yetişmesine dünya ölçeğinde  öncülük etmek ve bu konuda Türkiye dahil dünyanın değişik ülkelerinde  ihtisas  enstitüleri kurmak.
 Eğer bir de bu enstitüler, Abdüssamet gibi mükemmel Kur’an alimleri ile de desteklenirse,bu takdirde öyle ümit ediyorum ki İslam ve Müslümanlara olumlu bakış açısı adına batının tavrı çok daha farklı bir boyutta olacaktır. 
Kuşkusuz bu dileği hem  ülkemin hem mazlum milletimin geleceği  ve de 1,5 İslam aleminin huzur ve refahı için için dile getiriyorum.
Bush gibi despot bir dünya lideri karşısında samimi bir dil  kullanılınca öyle sanıyorum ki onun da hem Türkiye hakkında ki  İslam hakkındaki kanaati değişmiş olacaktır.  Dolayısıyla Kıbrıs gibi çözüm noktasında  ülke olarak çekilen güçlükleri daha makul anlayışla çözümleme şansı doğacaktır.  
Ey Yüce Rabbım ,senden  öncelikle milletim ve devletim adına sonsuz  dileğim şudur.
Servetlerini sözde  savunma adına insan öldürmek için kullanan zalim despotlara  insanlık sevgisi nasip eyle,  onlara  pişmanlık duygusu ver  ve onları hidayetine ulaştır. 
Dünyada ki tüm mazlumları  özgürlüklerine kavuştur.  Yaşadığımız insanlık dünyasını her türlü savaş ve tabi-i afet gibi güç yetmeyen tehlikelerden  emin eyle . Amin.

TARİH İÇİNDE KIBRIS’IN ACI SERÜVENİ

“RUM TARAFININ TÜRK TARAFINA BAKIŞ AÇISINI DAHA İYİ GÖRME ADINA,  22 NİSAN ÖNCESİ YAPALICAK SON RÖTUŞLAR SIRASINDA-BAŞTA ABD BAŞKANI VE AVRUPALI DEVLET ADAMLARININ DİKKATİNE  AKTARILIRISA RUM KATLİAMLARININ KRONOLOJİSİ İLE İLGİLİ  BİLGİLERDE TAZELENMİŞ OLUR”
MÖ.62 Roma egemenliği. MS. Roma imparatorluğunun ikiye ayrılışı ve yönetimin Bizanslılara geçişi.
649  İslam Emevi devleti tarafından  Adanın güneyinin fethi ve Hz. Peygamber (As)hala kızının burada şehadeti.
964. Bizanslıların tekrar egemenliğine girişi.
1191 İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richardın 3.Haçlı seferi ile adayı ele geçirişi. Sonra Templer Şovalyelerine satışı. Adadaki isyanı bastıramayan bu şövalyenin adayı tekrar İngiltereye geri verişi . İngilizlerin adayı Kudüs eski Kralı Guy de Lusignan’a satışı.
1192-1489 yılına kadar Lüzinyanlar’ın  Krıbrısa egemen oluşu.
1436 Memlükluların Kıbrısı vergiye bağlayışı ve bu gidişatın Osmanlı Egemenliğine kadar devam edişi.
1489-1571 yılına kadar Venediklilerin adaya egemen oluşu,
1571 de Adanın Osmanlı egemenliğine girişi,
1796 Rigas Ferrasos isimli bir  Rum tarafından ada üzerinde ilk Megali İdea haritasının hazırlanışı.
1869 da Süveyş Kanalının açılışı ve İngiltere’nin Kıbrıs la  tekrar yakından ilgilenmeye başlaması,
1 Temmuz 1878’te geçici ve toprak mülkiyeti Osmanlılarda kalmak kaydıyla adanın İngiltereye kiraya verilişi,
1881 Yüzyıl önce çoğunlukta olan Kıbrıs adasındaki Türk nüfusun üçte bire gerileyişi,
1892 Adada 9 Rum ve 3 Türkten oluşan Kavanin Meclisinin kuruluşu,
1894 Megalo İdea’yı amaç edinen Etniki Eteriya örgütünün Yunan subayları tarafından kuruluşu,
1931-1942 yılına kadar İngilizlerin adada siyasi etkinlikleri yasaklayışı,
21 Ekim 1931 Adadaki Rumların Enosis için ayaklanması,İngilizlerin  sert müdahalede bulunup bastırması,
1950 Bütün dünyada kolonilerin tasfiyesi eğilimi yaygınlaşınca AKEL ve Ortadoks Kilisesinin yoğun bir kampanyaya girişi  Referanduma gitmesi ve İngilizlerin bu Enosis referandumunu tanımaması,
18 Ekim 1950 Makarios’un Kıbrıs Rum Baş piskopos oluşu,
16 Ağustos 1954 Yunanistan’ın Kıbrıs ta “Self determination” (kendi kaderini kendi belirleme)hakkı verilmesi için BM ye başvurması ve BM’nin bu talebi  ret edişi,
1 Nisan 1955 Yunan subayı Grivas Komutasında ve Makarios’un desteğinde Enosisi gerçekleştirmeyi amaçlayan EOKA örgütünun kuruluşu,
29 Agustos 1955 Türkiye’nin ,Kıbrıs sorununa taraf olması ve ilk kez bu görüşünü Londra Konferansına sunuşu,böylece adada  resmen taraf haline gelişi,
1957 Rauf Denktaş,ın Kıbrıs Türk kurumları federasyonunun başkanı oluşu,
2 Eylül 1957 - 9 Eylül Cephesi örgütünün yöneticilerinin bulunduğu evde bir patlama meydana gelmesi ve örgütünün dağılışı,
15 Kasım 1957 Rauf Denktaş ve arkadaşlarınca pasif mukavemet örgütünün kuruluşu,1958 Türkiye’de bir ay içinde “Taksim” lehine 53 miting gerçekleştirilmesi,
19 Haziran 1958 İngiliz Başbakanı Harold Mac Millan,ın Kıbrıs’ın İngiliz Milletler Topluluğu içinde kalmasına,fakat Türkiye ve Yunanistan ile de bağlara sahip olmasına dayalı bir taslak sunuşu,
11 Şubat 1959 Türkiye ve Yunanistan’ın  bağımsız bir devlette Kıbrıs halkının durumunu belirleyen Zürih Antlaşmasını imzalayışı,
19 Şubat 1959 Zürih Antlaşmasının ,Londra Antlaşması adı altında Türkiye, Yunanistan,İngiltere ve adadaki iki halkın liderleri tarafından tekrar imzalanışı
Böylece Kıbrıs’ın ,iki halkın ortak egemenliğinde ve yönetiminde üç ülkenin de garantörlüğünde  bir ada haline gelişi .Ayrıca taraflarca bu  Garanti ve ittifak anlaşmalarının imzalanışı.
15 Ağustos 1960 Kıbrıs’ın bağımsızlığına ilişkin Zürih ve Londra antlaşmalarının  yürürlüğe girişi. Böylece Kıbrıs’ın bağımsız bir cumhuriyet oluşu.
Türk ve Yunun birliklerinin 23 Ağustos ta Lefkoşa yakınlarında resmi geçit yapışı ve Askeri birliklerin Cumhurbaşkanı  Makarios ile yardımcısı Fazıl Küçük tarafından denetlenişi.
16 Ağustos  1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasının yürürlüğe girişi ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilan edilişi. 1961-63’e kadar Rum liderlerinin ,Türkleri adadan çıkaracak Enosisi gerçekleştirmeyi öngören siyasi ve askeri aşamaları içeren geniş kapsamlı Akritaş Planını hazırlayışı. 
30 Kasım 1963 Makarios’un on üç maddelik bir  anayasa değişikliği öne sürüşü.
21 Aralık 1963 EOKA, tarafından   Akritaş Planının  silahlı eylem safhası altında  uygulamaya konuşu
22 Aralık 1963- 26 Aralık tarihine kadar Kanlı Noel adı verilen bu haftada Rumların,yüzlerce Türkü katledişi. Binlerce Türkü yaralayışı ve Küçük Kaymaklı köyündeki Türklerin evlerini kullanılamaz getirişi.
27 Aralık 1963 Bir İngiliz komutasında üç garantör ülkenin askerlerinin Barışı Korumu Kuvveti adı altında adada göreve başlayışı.
30 Aralık 1963 Rum saldırılarının durduğu yere,Lefkoşe da Türk ve Rum kesimlerini ayıran yeşil hattı çekişi.
4 Mart 1963 de  BM Güvenlik Konseyinin Kıbrıs Hükümetinden  şiddeti ve kan dökmemelerini  önleyecek kararlar almasını istemesi ve bu tarihten sonra Rum yönetiminin,Kıbrıs  Hükümeti olarak tanınmaya başlanışı .
14 Mart 1964 Kontrollü  Kıbrıs Hükümetine verilen BM Barış gücünün  adada göreve başlayışı.
4 Nisan 1964 Makarios’un Kıbrıs Cumhuriyetinin kuran antlaşmaları tek yönlü olarak feshettiğini açıklaması,
Mayıs  1964 Makarios’un ağır silahlar satın alarak ve zorunlu askerlik yasası çıkararak Rum personel sayısını artırması,bunun üzerine TBMM ‘nun Haziran ayında adaya çıkartma yapmak kararı alışı,ABD Başkanı Jonsun’un Türkiye Hükümetine ağır ifadeler kullanan bir mektup göndermesi,İnönü’nun çeşitli nedenlerle adaya çıkartma yapmaktan vazgeçmesi,
6 Ağustos - 11 Ağustos tarihine kadar Rumların Türklere karşı tekrar saldırıya geçmesi, Tillirga,Mansura ve Koççira bölgelerinden kaçan Türklerin,Erenköy’e sığınması,
8-11 Ağustos ta Türk uçaklarının Erenköy’deki Rum birliklerini bombalaması 11 Ağustos ta ateşkes ilan edilmesi.
21 Nisan 1967 Yunanistan da darbe olması ve askeri cunta yönetiminin eline geçmesi,
15 Kasım 1967 Rumların Boğaziçi ve Geçitkale köylerine saldırarak 26 Türkü öldürmesi ve 230 Türkü tutsak alması,bunun üzerine TBMM’nin 24 Kasım da adaya çıkartma yapma kararı alması,
23 Kasım 1967 Türk çıkartma birliklerinin Mersinden yola çıkması Fakat Yunanistan’ nın   adadaki 13.000 askerini geri çekmeyi ve 1959 antlaşmaları tanımayı kabul etmesiyle Demirel’in yola çıkan birlikleri geri çekmesi,
28 Ağustos Yunan Cuntasının görevlendirdiği Girivas ın adaya çıkarak EOKA-B yi kurması ve Makarios’a cephe alması. Bu örgütün Enosisin hemen  gerçekleşmesi için harekete geçmesi,
15 Temmuz 1974 Yunan subayları ve EOKA-B militanlarının Kıbrıs ta darbe yapması,AKEL ile EDEK parti mensuplarının  katledilmesi. Yaklaşık 2000 Rum’un öldürülmesi. Makarios’un İngiliz üsleri aracılığıyla Malta’ya kaçışı.
EOKA-B militanı Nikos Sampson’un Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına getirilişi,aynı gün Türk hükümetinin 20 Temmuz da adaya çıkarma yapma eğilimine girmesi,  Aynı gün Türk Hükümetinin , 20 Temmuz’u çıkartma günü olarak belirlenmesi,
17 Temmuz 1974 Bülent Ecevit’in ,  İngiltere’ye gitmesi. İngiltere Başbakanı Wilson’a ortak müdahale teklifinde bulunması ve İngiliz üslerinin TSK’nın yararlanabilmesi  isteğini sunması. Wilson bunları reddetmiştir.
18 Temmuz 1974 ABD Dışişleri Bakanı Kissinger’in yardımcısı Sisco’nun  Londra’ya  gelerek Bülent Ecevit’le görüşmesi. Müdahaleden vazgeçilmesi için Türkiye’nin  şartlarını öğrenmesi ve bunları Yunanlılarla görüşmek için Atina’ya hareket etmesi,
19 Temmuz 1974 Sabah hareket emrinin gelmesiyle Türk çıkartma birliklerinin Mersin’den gemilerle hareket etmesi. Bu arada Yunan Cuntasının , Türkiye’nin tüm önerilerini reddetmesi,
20 Temmuz 1974 Sabah 01.45’te Sisco’nun , T.C. Başbakanlığına gelmesi, 48 saat içinde bir ABD formülü getirilebileceğini söylemesi ve müdahaleden vazgeçilmesini istemesi ,Türkiye’nin bunu reddetmesi ve 05.05’te  kalkan ilk jet uçağıyla  harekatı başlaması,
22 Temmuz 1974 İkinci çıkartma birliği olan 39. Tümenin adaya  çıkması ve havadan inmiş olan birliklerle birleşmesi. 17.00’de ateşkes ilan edilmesi . Türk Birlikleri , Karpat - Girne-Lefkoşa  üçgeni içersinde Cenevre Görüşmelerinin başlamasını beklemeye başlaması.
23 Temmuz 1974 Yunanistan’da cunta karşıtı güçlerin darbe yapması  ve demokratik yönetime geri dönülmesi. İki gün sonra Karamanlisin  Başbakan olarak göreve başlaması ve ateşkes ilan etmesi
25 Temmuz 1974 30 Temmuz’a kadar Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin  adanın durumunu Cenevre’de görüşmesi. Sonuçta Cenevre Protokolü imzalaması,
26 Temmuz 1974 Karamanlis’in , ülkesini NATO’nun askeri kanadından çıkarması,
6 Ağustos 1974 Türk Birliklerinin , Rumların ateşkese uymamasını gerekçe göstererek Karpatı ele geçirmesi,
8 Ağustos 1974 Üç garantör ülke Dışişleri Bakanları’nın yanı sıra Kıbrıs  Türk Halkı Lideri Rauf Denktaş ve Kıbrıs Rum Halkı Lideri Glafkos Klerides’in katıldığı 2. Cenevre görüşmelerinin başlaması,

12 Ağustos 1974 Rumlar’ın Ayakebir  köyüne  saldırarak buradaki Türkleri katletmesi,

14 Ağustos 1974 Türkler’in , 2. Cenevre Görüşmeleri’nden çekilmesi ve ikinci  Barış Harekatı safhasının başlaması, Aynı gün Rumların Atlılar köyünde bulabildikleri Türkleri (57 kişi) kurşuna dizmesi, Ayrıca Muratağa  ve Sandallar köylerindeki tüm Türkleri (89kişi) hunharca katlederek çukurlara gömmesi ve Baf’ta da beş Türk’ü öldürmesi,

15 Ağustos 1974 Rumlar’ın  Taşkent, Tatlısu ve Terazi köylerinden 50 Türk’ü Kurşuna dizmesi,

16 Ağustos 1974 Türk Birliklerinin  Lefke- Lefkoşa-Magosa hattını çizmesi, 19.00’da ateşkesin yürürlüğe girmesi. Bu arada Rumların Baf, Larnaka, Limasol’un çeşitli köylerinde 100’e yakın Türk’ü öldürmesi..
1 Kasım 1974 BM Genel Kurulu’nun aldığı kararla iki toplumun eşitliğinin kabul edilmesi  ve “Kıbrıs Hükümeti”nden söz etmeyerek iki toplum liderlerinin , eşitlik esasıyla , Kıbrıs sorununa siyasi bir çözüm bulmaları için görüşmeye davet etmesi  5 Şubat 1975 Harekat nedeniyle Türkiye’ye ABD’nin ambargo koyması,
13 Şubat 1975  Kıbrıs Otonom Türk Yönetimi’nin , Kıbrıs Türk Federe Devletini ilan etmesi,
31 Temmuz 1975 2 Ağustos  1975’e kadar Viyana’da yapılan toplumlararası görüşmeler sonucu , Nüfus Mübadelesi Antlaşmasının imzalanması. Bununla birlikte isteyen Rum ve Türklerin  kuzeyden güneye , güneyden kuzeye geçişlerinin sağlanmış olması,
*1977 Makarios’un  ölmesi ve Kıbrıs Rum Toplumu Liderliğine Kiprianu’nun getirilmesi,
12 Şubat 1977 Denktaş ve Makarios’un , 4 ‘ bir ilke antlaşması imzalaması Buna göre iki  toplumlu ve iki bölgeli federal sistemin toplumlar tarafından kabul edilmesi ve federasyon esaslarının görüşülmeye başlayacağının bildirilmesi,
19 Mayıs 1979 Denktaş ve Kiprianu’nun 10 maddelik bir doruk antlaşması imzalaması ve toplumlararası görüşmelerde 1977 Denktaş- Makarios antlaşmasının esas alınmasının kabul edilmesi,
*15 Kasım 1983 Kıbrıs Türk Halkı’nın , ‘Self - determinasyon’ hakkını kullanarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan etmesi,
*17 Mayıs 2003 Başbakan Erdoğan’ın, Kıbrıs Rum Kesimi vatandaşlarının 22 Mayıs’tan itibaren Türkiye’ye vizesiz giriş yapabileceklerini açıklaması.

Not:10 Şubat 2004 Washington zirvesi*19 Şubat 2004 Kıbrıs görüşmeleri ,*3l Mart 2004 İsviçre’de tamamlanacak müzakere.*15 Nisan 2004 Birleşik Kıbrıs’ın Ekonomik sorunlarına ilişkin Müzakere,*1 Mayıs 2004 Kıbrıs ta yeni bir tarihin başlangıcı.

 

 

 

 
 

Başa dön

 
   

 

Copyright © 2006 - Tüm hakları saklıdır. www.ismailhasbal.com