Bir tarafta; “ Annan planı için Sevr’e benzer bir imha plandır; Kıbrıs’ı veren Anadolu’yu da verir; Kıbrıs ulusal davadır; Kıbrıs Türk’tür Türk kalacaktır; İktidar Kıbrıs Kahramanı Denktaş’ı yalnızlığa itti; İktidarın tavrı, Kıbrıs’ta “Ver Kurtul” politikası; Ak Parti Kıbrıs’ı sattı; ABD ve AB’nin Kıbrıs üzerinde gelecek hayalleri var; Durup dururken ABD ve AB çözüm noktasında neden bu kadar istekli olsun; Çözüm de olsa AB yine Türkiye’ye üyelik takvimi vermeyecek.” gibi endişeleri dile getirenler.
Diğer tarafta ; “Denktaş ve Türkiye’deki uzantısı statüko kasten çözüm istemiyor; Kıbrıs statükonun elindeki tek ideolojik çıkar ve çatışma alanı; Kıbrıs’ta coğrafi, tarihi, stratejik ve güvenlik şemsiyesi gibi kavramlar statükonun bahanesi; Kıbrıs’ta çözüm mutlaka temin edilmeli, bu olmaz ise Türkiye’nin AB hayali suya düşer ve iktidar madara olur diyerek hem iktidara hem statükoya yol ve yöntem gösterenler.
Bütün bu varsayımlar arasında devam eden; 10 Şubat 2004’te New York’ta BM Merkezinde Annan başkanlığında başlayan ikili zirve ve 13 Şubat ‘ta aralanan çözüm kapısı. 19 Şubat itibariyle Kıbrıs görüşmeleri ve Denktaş ile kendilerini çözümsüzlüğe kilitleyen çevrelerin yine o bildik sakıncalı piyade senaryoları.
Ve sonuç; statükonun ATO çıkartması, Türk’e karşı yine o bildik Türk propagandası. Ve derken Denktaş’ın İsviçre’deki dörtlü zirveye katılmama resti.
Tabi ki, Denktaş’ın restleri bununla da sınırlı olmadı bugüne kadar. BM. Eski genel sekreterleri Kurd Waldhaim ve Peres’de Qualler dönemleri dahil Butros Gali’nin 1993 itibari ile Türk tarafını belki de memnun edecek en makul çözüm paketine dahi aynı bahanelerle karşı çıkmış olması da Denktaş’ın tarihe mal olmuş bir başka restleri.
Kıbrıs konusundaki çözümsüzlük stresi ülkemize işte böylesi bir politik gafletin armağanı. Şimdi ise bu işi çözmek isteyen bir iktidar var , o da Kıbrıs’ı satmakla suçlanıyor. Kaldı ki iktidarın yaptığı atak, Türkiye’yi her gün biraz daha zora sokan ihanete eş bu olumsuzlukları telafi edecek bir çözümü sağlamaktan ibaret. .
Ama Denktaş ve bağlı bulunduğu “muktedirler sınıfı bu iş retle sonuçlansın ve asla çözümlensin istemiyorlar “ Bunların HAYIR nedenlerine ait sorun, bu işin içinde hoşlanmadıkları Ak Partinin oluşu. Bunun için, AB takvimi ve Kıbrıs çözümünü olanca güçleriyle çözümsüzlüğe uğratmak istiyorlar. Eğer bunu başarabilirlerse bunun sonucunda halkın bu parti üzerindeki desteği azalacak, bunlar da sabitlendikleri kurulu düzeni garantiye almış olacaklar. Sorun bu!
Kim ne derse desin, hiç bir antlaşmanın herkesi memnun etmek gibi bir garantisi yoktur ve böyle bir durum uluslar arası arenada da hiçbir zamanda mümkün olmamıştır. Anlaşmaların sonucunda daha sonraki zaman içerisinde bazı sorunların olabileceği doğrudur. Çünkü hayat değişken bir gerçektir ve sürekli değişik sorunlar üretir. Tarih boyu, uluslar arası antlaşmaların hiçbiri de zaten bu yüzden sorunsuz devam etmiş değildir.
Sonuçta: Kıbrıs ta sağlanacak(görünen haliyle ve eğer AB bir kaypaklık yapmaz ise ) bir anlaşma KKTC’nin aradığı siyasi eşitliğin tescili anlamına gelecek nitelikte.
Eğer batı sözünde durursa, Kuzey Kıbrıs’ın da uluslar arası tanınmış bir parlamentosu olacak.30 yıldır Kuzey Kıbrıs üzerinde süren izolasyon kalkacak. En önemlisi, dünyanın tanımadığı korsan mantıklı devlet garabeti ortadan kalkacak. 1 Mayıs’ tan önce referanduma gidilerek, İki toplumlu Birleşik Kıbrıs’ın AB üyeliği de böylece gerçekleşmiş olacak.
Bu sayede Medeniyetler çatışmasının yerini bu adada medeniyetler buluşması alacak. Ancak, burada önemli bir endişe kaynağına dikkat etmekte fayda var! O da, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın 2004 sonunda AB takvimi bekleyen Türkiye için herhangi bir şantaja başvurmaması. Ancak ne olursa olsun hayat devam ediyor ve her şeye rağmen Kıbrıs görüşmelerinden çıkacak olumsuz sonuç ne Türkiye’nin sonu ne de Rumların başarısı olacak!
Aslında, 1960 antlaşmasına göre, iki kesimden biri tek taraflı uluslar arası bir birliğe katılamaz hükmü ortada iken Rum tarafı AB’ye üye olmamalı idi, ama Ecevit’in 1978 iktidarı sayesinde oldu. Bugünde Türkiye ve Kuzey Kıbrıs adeta köşeye sıkıştırıldı. Şimdi sıra, Kuzey Kıbrıs ta ki, Türk askeri varlığından duyulan rahatsızlıkta. Bu rahatsızlığın başında ise en fazla AB politiğini çok bilinçli bir şekilde Rum yanlısı taleplere kilitleyen Almanya ve Fransa gelmekte.
Şu gerçeği itiraf edelim ki, ben bir dış politika uzmanı değilim. Ancak bu çalışmayı bu konuda yazılmış birçok eseri ve makaleyi süzerek hazırladım. Dolayısıyla kamuoyunun bilgisine sunulan yaşadığımız bugünkü Kıbrıs gerçeği böylesi bir çalışmanın ürünü: Bu arada yazımın devamında Türkiye’nin dışa dönük Kıbrıs politiği bağlamında içe dönük sosyal ve siyasal politiğine ait öz eleştirilere de yer verdim ki, tek parti oligarşisinin ihanete eş hataları görülmeden mevcut iktidara olu orta haksızlık edilmesin ve Türkiye’nin eli AB komiserleri nazarında zayıf düşmesin.
Görülen o ki, uluslar arası ilişkilerde bir antlaşmanın semeresi kısa zamanda değil, uzun süreçlere bağlı bir gerçek. .
Bu tür antlaşma sonuçlarının da, ülkelerin ekonomik ve siyasi gücü ile orantılı olarak değişkenlik arz ettiği örnekleriyle de zaten ortada. Ümit ederiz ki, bu iktidar döneminde yapılan antlaşma da böyle bir hayırlı sonuç ortaya çıkarır. Nitekim 19l8 “Brest-Litowsk antlaşması ile Batum’u kendi rızası ile Türkiye’ye terk eden Rusya bu duruma gösterilebilecek en yakın örnek. Daha sonra Rusya aradan iki yıl geçtikten ve kendini toparladıktan sonra 16 Mart 1920 tarihli antlaşmanın gereği olarak geri almıştır.
Daha sonra da Kızıl Rusya’nın bu emperyalist girişimini 16 Mart 1921 tarihli Moskova antlaşması ile Türkiye’ye bırakılan Kars ve Ardahan’ın kendilerine ait olduğunu bildiren 7 Haziran 1945 tarihli Rus notası izlemiştir. Bir anlamda Rusya’nın biz o gün zayıftık bugün ise güçlüyüz notası izlemiştir.
Türkiye’deki Milli Şef despotizminin içinde yuvalanan Rusya yanlısı kızıl bürokrasinden alınan cesaretle bununda ötesine gidilerek 21 Aralık 1945 tarihli bir nota ile de Artvin, Olto,Tortum,İspir,Bayburt,Gümüşhane,Trabzon ve Giresun’u da ‘içine alan bölgelerin Gürcistan’a ait olduğu talebi dile getirilmiştir.
Güçlü zamanlarda imzalanan bir anlaşmanın, güçsüz duruma düşünce farklı,zayıf durumda yapılan bir antlaşmanın da güçlü konuma geçince taraflar lehine ya da aleyhine ne ölçüde değişkenlik gösterdiği gereği tarihsel bir vaka olarak burada da karşımıza çıkıyor . Ama bu hayal gerçek olmadı. Bel ki de Türkiye NATO üyesi olmasa idi olabilirdi de !.
Her şeye rağmen Sayın Recep Tayip Erdoğan’ın Davos’ta başlattığı ve Washington ziyareti ile geliştirdiği “bir adım önde olma” diplomasisinin 31 Mart’ 04’te hedefine ulaşması bu açıdan uzak bir ihtimal değildir. Adnan Menderes ile gelişen 1960 tarihli sürece bakınca, bu sürecin bu başarıya daha önemli katkılar sağlayacağı unutulmamalıdır.
Umuyoruz ki Türkiye açısından iyi niyetle ele alınan bu antlaşma, bir takım endişelerin aksine Kıbrıs için daha iyi bir dönüm noktası olur. Üzücü olan şu ki, bu sorun, daha makul çözüm noktaları varken; medya-mafya-sermaye-siyaset arasında karanlık ağlar ören seçkin aristokrasinin oluşturduğu egemen bürokrasi sayesinde hala aynı noktada kalsın isteniyor. Ak Parti iktidarının durup dururken 80 yıl öncesinin hilafet özlemi ile özdeşleştirilmesi hep bunun için.
Öyle anlaşılıyor ki, bu çevrenin 600 yıllık medeniyet mirasına sövme hedefinden sonraki sıralamasında artık AB var.
Statükocu çevrenin açık tavrı şu; değişim ve çözüme yönelik gelişmeler, Atatürk’ün ,”yurtta sulh-cihanda sulh” prensibi dahi olsa biz böyle bir değişime müsaade etmeyiz. Dahası AK PARTİ iktidarına bu fırsatı hiç vermeyiz. Bir bakıma Ülkede sağlanan istikrarı bozacak kaotik ortamlar oluşturur, bu işin başarısını Ak Parti iktidarına bırakmayız(!)
Kim ne derse desin Kıbrıs’ın çözümsüzlük sorunu, Türkiye açısından Ortada kokuşmuş bir cenaze, ya da komada yatan hasta benzeri bir problem. Ancak Denktaş ve uzantısı statüko her alandaki iç problemlerde olduğu gibi bu problem de çözülsün istememekte.
Çünkü biliyorlar ki, problemli olan toplumlar daima kıskaç altında olur ve gelişmezler. Bu da Denktaş gibi düşünen egemenlerin kıskacı altında sürü haline gelmiş toplum demek,bu ise manupulatik bir alanı her ahvalde elde tutmak demek.
Sürüleşmek bir toplumda daima suç ve suçlu üretmek demek. Bu ise bu sınıf içinden bir kısım ara alan elamanlarını suçlu hale, ortada kalanları da mağdur hale getirip, her iki olguyu da elde tutulması gereken birer koz olarak kullanmak demek. Bu da kurulu bir sömürü düzeni için her an yeni görevler çıkarma anlamına gelir. Bu kural genelde aşiret sistemi ile yönetilen ülkelerde görülen genel bir hastalık. Ama görülüyor ki, Kıbrıs’ta dahil bizim de ülke gerçeğimiz bir çok noktada bundan farklı değil ?
Ne yazık ki, bütün bu acı gerçekler dünyada gelişmesi engellenmiş bütün toplumların kaderi. Bir avuç mutlu sınıfın devleti ve devlet gücünü kullanarak kendi toplumuna reva gördüğü bu talihsiz örnekler keşke ülkemizin kaderi olmasa. Sonra, bu sınıf dini ve milli hissi canlı olan kendi insanının bu hislerini neden bu kadar ayaklar altına alır-ve bu masum toplumu devlet nazarında suç ve suçlu gibi görmek ister?
Doğrusu, Misyonerler bile, bu ülkenin bin küsur yıldır birlik ve bütünlük mayasını oluşturmuş kutsal din gerçeğini bu kadar ayaklar altına almadı ve bu ülkenin milli ve manevi hissiyatını ayak altında bu kadar örselemedi.
Ne yazık ki bu işi ülkemiz de bizim statüko başardı ve bu ülkede kardeş, kardeşinin düşmanı haline geldi. Ruhi dengesi bozulan kuşak, bölgeler arasına sokulan suni ayrılığın ve sergilenen ekonomik adaletsizliğin kurbanı oldu.
Bugün Türkiye’de her evin altında bir Kilise açma faaliyeti varsa ve çılgınlık sınırını aşan bir takım sosyete neslinin satanist telkinlerle aralarına aldığı masun insanları boğazlaması gibi dehşet verici nedenler çığı gibi çoğalmışsa; özgürlük ve ekonomik gelişim yönünden kendi devletine küsen büyük kalabalıklar eğer AB kimliğini kazanabilme hasretini bir kurtuluş savaşı olarak görmeye başlamış ise elbette ki, bu sorumsuz gidişatın sorumluları her alanda ülkemizin bahtını karartan mutlu azınlıktan başkası değildir.
Şu gerçeği itiraf etmem gerekir ki, bir başbakanın İHL. Menşeli olmasının suçlu olmak için yeterli bir sebep kabul edildiği bir ortamda, bu ülkenin bir bireyi olarak, ben şahsen AB ülkelerinin olumlu taleplerinden hiçbirini, ne dinim ne ülkem ne de insanım için bir tehdit olarak görmüyorum. Bu gerçeği açıkça itiraf ediyorum.
Gerekçem de şu: Marksist karakterli ideolojine yamanıp bir taraftan insan ruhunu psikolojik işkence altında köleleştiren , diğer taraftan da insanının fiziki yapısına fikrinden dolayı tecavüz içeren ataist düşünceli bir varlık olmaktansa; insanların batıl da olsa bir din gerçeğine sahip olmasını bir aşama kabul ediyorum.
Bu yüzden de ne AB üyeliğinin dinime zarar vereceğini düşünüyor nede ülkemde açılan Kiliselerin varlığından bir endişe duyuyorum. Çünkü benim dinim Hıristiyanları da ve Yahudileri de (şirk ehli olmamak kaydıyla)ehli kitap kabul ediyor, bazı dindaşlarımın aksine bu durumu yadırgamadığımı burada açıklıkla belirtmek isterim.
Niçin böyle düşünüyorum. Çünkü ortada, ne yoksulu ne dinliyi,nede dinsizi mutlu eden ne olduğu belirsiz bir yapı var benim ülkemde.Bu yapı kendini devlet yerine koymuş. Kendine özgü ataist yapıyı laik, demokratik ve sosyal hukuk devlet düzeni diye ortaya koymakta.
Türkiye’nin AB karşısında, Kıbrıs gibi kendi öz davasında haksız duruma düşmesi dahil bazı davalarda AHİM gibi kurum nezdinde ülkeyi tazminat mahkumu konumuna düşürmesi ne yazık ki bu yapının eseri. Eli zayıf,kasası boş,diplomasisi çökmüş Türkiye bu zihniyetin eseri. Kıbrıs dahil,ülkemizde yaşanan bütün bu acı gerçeklerin tamamı bu zihniyetin ürünü. Kaldı ki maddi ve manevi kaynaklar açısından dünyanın en büyük potansiyeline sahip Türkiye gibi bir ülkenin hakkı bu değil.
Bu acı gerçeklerin her türlüsü, ülkemizi sömüren ve semiren bu acımasız mutlu elit’in eseri olmasına karşın utanmadan konuşan ne yazık ki yine onlar.
TÜRKİYE’ DEKİ STATÜKONUN ÖNCELİKLER GEVELEMESİ!
Denktaş’ın her fırsatta “önceliklerimiz” dediği şey, Türkiye’nin yavru vatan dediği ve fakat dünyada hiç kimsenin tanımadığı sözde bir devleti muhafaza etmektir.”yükselen bayrağı indirmemek ve İki kesimliliğin güçlenmesi “diye Denktaş’ın ağzında sürekli tekrarladığı şey budur. Fakat işin aslı bu değildir. Asıl amaç sadece mevcut mihveri korumaktır.(.) Bir de Kıbrıs Türklerinin kısa ve uzun vadede kimliklerini kaybetmelerine imkân veren karanlık deliklerin kapatılması iddiası var ki, bu da doğru değildir.
Denktaş ve uzantıları sanıyorlar ki, Bayrağı yükseltmek onu yüksek bir yere asmaktır veya bir dağ eteğine bir figür olarak işlemektir. Yahutta önce vatan deyip, sonra şehitlerle kazınılan hazırların üzerine yan gelip yatmaktır.
Bunların hiçbirisi ne bayrağı yükseltmektir ve nede vatanı korumaktır! Bayrağı yükseltmek ve vatanı kurtarmak, o şehitlerin geride bıraktığı vatan evlatlarına iş, aş ve bütün dünyayı kıskandıracak daha iyi bir gelecek temin etmektir. Kurtuluş destanının avantajını, rakip devirmeye değil sanayileşmeye tahvil etmektir.
Peki, 30 yıldır Kıbrıs Türkünün kimliğinde ve kişiliğini geliştirici faaliyette bu gelişmenin hangisi var. Dolayısıyla kimlik ve ülke gelişiminde faaliyeti olmayanların böyle bir Bayrak iddiası da olamaz. Bunun içinde Ak parti iktidarının, bu neslin geleceğine yönelik çözüm arayışlarına karşı çıkanlar tavırlarında samimi değildir.
Kıbrıs ta Çözümsüzlük yanlısı aktörlerin Annan Planına karşı oluş niyetleri tabi ki bu kadarla da sınırlı değil.
Denktaş diyor ki, bu gidişle Rumlar bizi daha beter boğazlayacak, onlar bize tarihte şöyle yaptı-böyle yaptı. Denktaş bu telaşında yerden göğe kadar haklı. Peki bu telaşa karşılık, ülken için bugüne kadar sen ne yaptın? yemeden –içmenden saltanatından kısarak sen hangi yatırımları ve atılımların temelini attın?
Geçmişin yaralarını kaşıyarak Yahudi felsefesine özgü bir gariplikle toplumları birbirine düşürmek kolay bir yol. Ancak Rumların, Kilise mantığının boğma kültürüne karşı peki sen Kıbrıs’ta inandığın dinin sevgi ve barış anlamındaki hangi insancıl değerlerini inşa edebildin?
Daha da vahimi, her vesile ile ana vatan deyip bu vatanın gönderdiği imkanla ayakta duran ve özellikle 1974 sonrası 50 bine yakın göç alan Kuzey Kıbrıs’ta, Ana vatan göçmelerinin hangi iş ve sosyal meselelerinin çözümünde ONLAR TÜRKİYELİ demenin ötesinde hangi somut adımları attın? Tabi ki Denktaş’ın bu insani sorulara ve sorunlara verecek hiçbir insani cevabı yok!
Şimdi bu sorular karanlıkta iken eski yaraları kaşıyıp, yeni nesillerin kafasına yeni düşmanlıklar ve yeni geçimsizlikler aşılamak gibi bir acizlik psikolojisi taşınması, Denktaş açısından gerçekten bir talihsizlik. Denktaş da bilir ki bizim inancımızda talihsizliğe ve karamsarlığa yer yoktur.
Üstünlük ve haklı olmak, zaman neyi gerekli kılıyorsa ona göre hem madde hem de mana planında çalışmaktır. Yoksa eylemsiz bir üstünlük ve miras yedi bir anlayışla yan gelip yatarak herhangi bir haksızlığa karşı hak elde etmek eşyanın tabiatına aykırı bir iştir.
Eğer Aslan iken, siz Kuzu olmaya talip olmuşsanız, hiçbir korkudan emin olma şansınız yoktur. Hani bizim iman tarihimizde bir örnek vardır.
Denktaş ve bağlı bulunduğu statüko şu gerçekleri de bilmek zorundadır. İstekleri sınırsız olan insanlar için her iki dünyada da huzursuzluk kaynağıdır. Tarihin gerisine bakanlar, ileriyi göremezler. Uzlaşma kültürü olmayanlar hiçbir varlıkla dostluk kuramazlar.
Siyasetle uğraşan herkes bilir ki, uluslar arası ilişkilerde sürekli düşmanlık ve sürekli dostluklar yoktur! Karşılıklı çıkarlar vardır. Hayatı, geçmiş kaygısı ve gelecek korkusu üzerine kuranlar, mevcut zamanı da heder ederler.
Dost olmak istiyorsanız önce kendinizi sevin. Barış içinde yaşamanın ön şartı silah değil sevgidir. Hukuk merkezli barış, güvenlik merkezli savaştan üstündür.
Öylesine güvenli ve sevimli insan olun ki, sizi öldürmeye gelen (Hz. Ömer misali) sizde dirilmişsin. Başkasını düşünen insanlar geleceğin barışını, kendini düşünenler geçmişin başarısızlıklarını konuşurlar. Her 50 yılda her şahıs ve her hadise tarihin malı olur. Tarih hırs ve kine bakarak değil , başarının hakkını vererek konuşur.!
Denktaş bu aşamadan sonra artık düşmanlıklara değil; kendini kader birliği içinde olacağı Rumların kinini acaba ben sevgi kültürümün yetiştirdiği Yunus ve Mevlana dostluğu ile nasıl yenebilirim düşüncesine kilitlemelidir.
Biz inanıyoruz ki,,bu insanlık dostlarının ulvi mesajları herkesi kuşatacak düzeydedir .Bugün dünya Hıristiyanları içinde sayısız insanı da bu sıcak mesaj etkilemiş durumdadır.
Böyle bir deneme sevincine Rumlar niçin ortak olmasın. Böyle bir deneme belki de hem geçmişin kötülüklerini ve kötü yönlerini unutturacak hem de tarihe yeni bir barış sayfası açacaktır.
Ama görülüyor ki, Denktaş ve Türkiye deki mevcut statüko, böyle bir dünyada var olmak istemiyorlar. Bu nedenle de böyle bir dünyanın yeni üyesi olan bir Ada’ da hala savaş korkusundan kendilerini kurtaramıyorlar. Sözde günü de lehlerine çevireceklerini zannediyorlar.
Denktaş ve statüko kendi mihverini koruyabilecek isteklerle, adeta bütün dünya beni korsan devlet saysa da bu devleti tek başıma ben yaşatırım deme anlamında garip çıkışlar sergiliyorlar.
Bu mantıkla hareket edenler artık dünyada saflaşmaların ulusal sınırlara göre oluşmadığını ve soğuk savaş cephelerinin yerini üstün ekonomilerin aldığını ne yazık ki hala görmüyorlar, göremiyorlar yâda görmek istemiyorlar. Kaldı ki, Denktaş bu aşamadan sonra şu gerekçeyi öne sürse, bütün dünyaya daha samimi bir mesaj vermiş olacaktır;
‘Biz, eğer Rum tarafı ile kader birliği içinde olacak isek, Kıbrıs’ın bir barış adası almasını, orada yaşayan ister Türk isterse Rum tüm insanların serbestçe dolaşmasını, dünya standartlarında bir zenginliğe ve özgürlüğe kavuşmasını istiyoruz dese belki de, bu tavır çok şeyin yeniden konuşulmasını sağlayacak.
Ancak, Denktaş bunun yerine dünya kamuoyu karşısına, sürekli milli davayı zayıflatmamak için dışa karşı birlik olmak gibi bugün için tarihte kalmış bir huruç hareketiyle ortaya çıkıyor ve bu yüzdende ciddiye alınmıyor!
Bu durumda Denktaş nerede ise dış dediği şeyin imkânlarından, medeni inkişaflarından faydalandığını unutuyor ve bu dış dediği şeyleri hala bir kan bağı buluşmazlığı ile düşman görmeye çalışıyor, bu da karşı tarafı ister istemez daha fazla kutuplaşma hissine sevk ediyor.
Kaldı ki, Kıbrıs Türkü ile sürdürülen mücadele sadece milli bir dava değil , bu aşamadan sonra bir insanlık davasıdır ve Kıbrıs’ta yaşayan tüm insanların daha mutlu yaşaması ve daha güvenli bir gelecek edinmesi davasıdır diyebilse, belki de dünyada kendine daha büyük taraf toplayacak ve Türkiye’yi de rahatlatmış olacaktır. Ama demiyor ve diyemiyor! Çünkü Denktaş açısından kurulu düzenin devam etmesi, çözüme değil sürekli zıtlaşmaya bağlıdır.
Eğer Denktaş bu temennilere biraz yakın birisi olsa , dörtlü zirveden bir sonuç çıkmasa dahi,Annan boşlukları doldururken Denktaş’ın böylesi bir açılımını belki de daha mantıklı değerlendirecektir. İnsanların kendi kültürlerine,kendi kimliklerine bağlı olarak yaşama isteğine daha evrensel açıdan bakacaktır.
Ancak Denktaş’ın seçenek niyeti çözüme katkı yerine, hep soğuk savaş stratejileri üzerine kurulu olunca, ister istemez batı toplumu da, bu yaklaşıma acaba diye bakmaktan kendini alamamaktadır.
Aslında Denktaşın bu tavrı, sadece Kıbrıs’ı da etkilemiyor. AB ve ABD ekseninde Türkiye’nin siyasi ve ekonomik ilişkilerdeki güç kazanma şansını da zora sokuyor. İşin kötü tarafı, Denktaş’ın bu çıkışları en fazla da karşı tarafın “helenist ve enosis” hırsını kamçılıyor.
Bu sonuç ortada iken Denktaş dahil hiçbir kimse artık Kıbrıs meselesine KKTC’deki kurulu düzen mantığı ile bakamaz. Türkiye’nin geleceğini düşünen hiç kimse de bu çarpık bakışı makul göremez.,gösteremez.
İşin daha da tuhaf yönü, Denktaş İsviçre zirvesine katılmamakla New York’ta ele geçirilen inisiyatifi bile- bile Rum tarafına teslim etmiştir. Çözüm çıkmasa da katılsaydı, çözümsüzlük tarafı yine Rum tarafı olacaktı.
Denktaş,eğer gerçekten milletini ve Anavatanını seviyorsa tüm bu sorumsuzlukların doğru cevabını vermek durumundadır. Ne yazık ki, Denktaş bu tavrı ile hem Kıbrıs Türküne ve hem de Türkiye’ye kötülük ediyor.
Eğer 10 Mart 2003’te Lahey’de Denktaş ve Türkiye’deki uzantısı olan Sebataist eksenli dış politika anlayışı bir uzlaşma temin etmiş olsalardı,AB normlarına ters düşen hususları garanti altına alma çabasında Türkiye’nin eli o gün, bugünden daha güçlü olacaktı. Ancak bugün bu talepleri AB dikkate alır mı şu an için belli değil?
Denktaş hala ipe un serme karamsarlığında olsa da, Türkiye Denktaş’a uyup artık bu işi bir başka bahara bırakmamalıdır.
Aksi halde yeni bir oyalama,hem Kıbrıs’ın hem Türkiye’nin elindeki mevcut gücünü de yitirmesine hizmet edecektir.
Bu takdir de,Denktaş ister katılsın ister çekilsin Türkiye,dörtlü zirvede varılacak anlaşmada, “enosis tehlikesi, iki kesimlilik ve garantörlük” gibi garantilerine dair derogasyonlara düşen hukuki sorumluluk konusunu olabilecek en üst nokta olarak görmeli.
Bunu başarılamaz ise bir söyleşide eski büyük elçi Yalım Eralp’in bir tespitinde yer alan şu görüşü yani BM yasasının Güvenlik Konseyine verdiği barış ve güvenlik çerçevesinde belirtilen zorlayıcı tedbirlere göre çözecek açılımlar yolu denenmelidir . Dolayısıyla da Annan’a gelmeden metnin kapalı noktaları bu şekilde netleştirilmiş olmalıdır.
Ak Parti iktidarı,statükonun şu yanlışına da katılmamalı. Garantilerin temininde “birincil hukuk” bugün AB müktesebatına girse de yarın AİHM’e bir müracaat halinde “Cebelitarık” örneğinde olduğu gibi bu kararın aksine karar verir Bu görüşe iki nedenle itiraz edilmeli. Bu kabil bir emsal belki birkaç bin kişilik bir yerde geçerli olabilir!.Kıbrıs için böyle bir örnek söz konusu olamaz.
Çünkü Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan arasında bir sorun değil artık gelişmiş dünya politiğini ilgilendiren ve çözüm noktasında bugün üzerinde büyük çapalar gösterilen uzun soluklu bir sorundur. Bu bir.
İkincisi de bugün adadaki iki halk Referandum kararıyla üzerinde mutabık kalınan bir antlaşma sonucunda ortaya çıkacak yeni bir hukuk süreci kazanmıştır.
Böyle bir noktaya gelmiş bir sonucu AİHM’in Cebelitarık örneğine ne teamülen ve nede hukuken indirgemesi söz konusu olamaz.
Sonuç olarak Kıbrıs problemi çözülmek zorunda. Böyle bir konu gelecek nesillere daha kokuşmuş bir cenaze olarak asla bırakılamaz.
Bu nedenle 1 Mayıs ve AB hedefi bu iş için iyi bir fırsat . Türkiye ki sağ duyulu her entelektüelde bunu böyle düşünmekte.
Bu fırsat eğer bugünde değerlendirilmeseydi sorunun çözümünde taraf olma hakkımız dahi elden çıkmış olabilirdi diyenler ise ülkemizde büyük bir ekseriyeti oluşturmakta; kendilerini vatansever,başkalarını da vatansavar görenler ise bir salonu dolduramayacak kadar azınlıkta ve gelişen dünyanın oldukça da çok gerilerinde.
Annan başkanlığında yapılacak son zirve, sorunun çözümü için belki de tarihi süreç içinde en ümit verici bir gelişme. Dileğimiz o ki,açılmaz denen kilit açılır ve bu çözümsüzlük anlamında ortada kalmış Cenaze sorunu sağduyulu bir antlaşma ile ortadan kaldırılmış olur.
Müzakereler sonuç verir ve bu kilit umarız ki iki kapıyı birden açar . Böylece Kuzey Kıbrıs ile birlikte, Türkiye’nin 40 yıllık AB yolu, 1 Mayısta çözüm, 2004 sonunda müzakere takvimi alma keyfiyeti hedefine ulaşır.
30 YILLIK GÖRÜŞMELERE DAMGASINI VURAN ANNAN PLANI
150 sayfalık Annan Planının satır araları incelendiğinde, Kıbrıs sorununun ilgili tüm tarafları tatmin edecek hükümler içermesi açısından bugüne kadar ele alınanlardan çok farklı olduğu dikkat çekmektedir. Plan da Türklere egemenlik hakkı ve ayrı bir devlet kimliği verilmiş,buna ilave olarak Türk tezlerine uygun biçimde yeni bir Kıbrıs Devletinin kurulması önerilmiştir.
“Yeni devlet, hukuken birbirine eşit iki parçadan oluşacaktır. Planda Rum tarafına ise toprak, iskan ve geri dönüş hakkı tanınmıştır. “
Tüm bu unsurları dikkate alarak ve objektif bir bakış açısıyla incelendiğinde Denktaş’ın çıkardığı gürültülerin aksine, Annan Planının, Türk görüşleri ile önemli ölçüde örtüştüğü görülmektedir.
TÜRK TEZİ:*-Görüşmeler sonucunda nihai yapısı (federal veya konfederal) şekillenecek devlet,yeni bir devlet olmalı. *-Mevcut Rum devleti olmamalı.- Kurulacak ortaklıkta hem Türk halkı hem de Rum halkı eşit siyasi haklara sahip olmalı.
Bunun asgari koşulu KKTC’nin tanınması ve Türk toplumunun egemenlik haklarının kabul edilmesidir. Siyasi eşitliğin kabul edilmesi şartıyla taraflar arasındaki sorunları görüşmeler yoluyla çözüme kavuşturmak mümkündür-Bu çerçevede toprak,güvenlik ve siyasi sınır meselelerine görüşmeler yoluyla çözüm bulunmalıdır.
Kıbrıs ta Türklerden ve Rumlardan oluşacak devletin örgütlenmesinde Çekoslovakya modeli esas alınmalıdır. -Kuzey de Türk toplumunu temsil eden bir Türk Devleti, Güneyde de Rumları temsil eden bir Rum Devleti olmalıdır. Ortaklığın sağlıklı yürümesi için Konseyde iki devletin temsilcileri eşit sayıda yer almalıdır.-İki devletin aralarındaki işbirliğinin alacağı ikili görüşmeler sonucunda belirlenmelidir.-Devlet yetkileri,temelde Kıbrıs Türk devleti ve Kıbrıs Rum devletinin kontrolü altında olmalıdır.
Kurulacak ortak devletin yetkileri sınırlı tutulmalıdır. Her iki toplumun fertleri kendi devletlerinde yaşamalıdır .-İki kesimlilik esastır. -Bir toplumun halklarının öteki devlet içinde yaşamasına izin verilmemelidir. -Kurulacak ortak devletin başkanlığı iki devlet arasında dönüşümlü olmalıdır .
Türkiye’nin etkin ve filli garantisi sağlayan 1960 tarihili Garanti Antlaşmaları yeni devlet örgütlenmesinde de geçerli olmalıdır- Bu konuda taviz verilemez.
Toprak sorunu;güvenlik,yeterlilik ve mülkiyet dikkate alınarak görüşmeler yoluyla çözümlenmeli;bu çerçevede su kaynakları dikkate alınmalıdır.Türk tarafına Rumların iskanı ancak Türk hükümetinin uygun görmesi kaydıyla ve belli bir limit dahilinde olabilir. Türk tarafına yerleşecek Rumların belli bir sayıyı aşmaması gerekir. Türk tarafının tezi bunlar.
RUM TEZİ: Yeni bir devlet kurmaya gerek yoktur. Kıbrıs Cumhuriyeti adı devam etmelidir. Kıbrıs ta yaşayan herkes vatandaştır ve eşit haklara sahiptir. (Bu cümleden Rumların Türk tarafının egemenlik hakkını tanımadıkları anlamı çıkmaktadır)- İki devlet fikri yanlıştır.
Kıbrıs ta iki halkın temsilcileri tarafından yapılacak görüşmeler sonucunda kurulacak federasyon için anayasada değişlikler yapılması yeterlidir.
Federal Hükümetin yetkileri mümkün olduğunca geniş olmalı ve federal hükümet güçlü kılınmalıdır.-Kıbrıs Cumhuriyetinin vatandaşlarının dolaşım özgürlüğü tam olmalı,bu özgürlük sınırlandırılmamalıdır.-
Dönüşümlü başkanlık yanlıştır.
Başkan,Kıbrıs ta yaşayan tüm vatandaşların oy kullanabildiği seçimlerle belirlenmelidir.-Uluslar arası toplumun garantisi esastır.
Adada güvenlik,AGİK,NATO AB ve BM gibi uluslar arası örgütlerin şemsiyesi ve koruması altında sağlanmalıdır. - Adada Türk askerinin varlığı kabul edilemez. -
Türk tarafı masaya oturmadan önce ne kadar Toprak tavizi vereceğini açıklamalıdır. -Bu asgari ön şarttır. Türklere tahsis edilecek toprak %25 düzeyinde olabilir.Maraş ve Güzelyurt mutlaka Rumlara verilmelidir. Dolaşım yerleşim ve mülkiyet vazgeçilmez özgürlüklerdir. Bu konuda sayı belirlemek ve sınırlamak yanlıştır. Rumların tezi de bunlar.
PLANA TARAF OLAN ve OLMAYANLARIN GEREKÇELERİ
Bu plan noktasında, çözümsüzlük tarafı olan statüko ile çözüm tarafında yer alan AB yanlısı olmak üzere Türkiye de iki cephe:
1-Statüko : Türkiye’nin Kıbrıs diye bir sorunu yoktur. Bu sorun 1974 harekatıyla çözümlenmiştir. Bunu yeniden halletmeye çalışmak,kazanılmış bir davayı kaybetmektir. Çözüm adı altında Kıbrıs Türklerini bugünkü seviyeden daha geriye götürecek tüm arayışlar maceradır. Bu durum Kıbrıs Türk toplumu ve Türkiye aleyhine sonuç verme tehlikesi taşır.
2- AB Yanlısı cephe: Statükonun bu kural hatası ne yazık ki, bugüne kadar hep aleyhe işlemiştir. Örneğin, Kıbrıs sorununun. genel anlamda Türk dış politikası bağlamında Türkiye merkezli bir sorun olarak ele alınması, konuyu uluslar arası planda sürekli Türkiye merkezli ulusal bir çıkar talebi havasına sokmuştur.
Bu da Türkiye’nin hayrına olmamıştır. Eğer konu ada merkezli bir sorun olarak ya da Yunanistan ile ilişkiler bağlamında bir sorun olarak ele alınsa idi,bugünkü uluslar arası planda Türkiye’nin konumu tabii olarak daha farklı olacaktı.
Bu bakımdan Batı ile bütünleşme sürecinde olan Türkiye, dış politikasını bu konunun nasıl ve ne oranda etkileyeceğini, olumlu ve olumsuz sonuçları ile birlikte irdelenmek durumundadır. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz nazik geçiş sürecinde sorunun nasıl ele alınması gerektiği bu açıdan büyük önem arz etmektedir. 1 MAYIS 2004 SONRASI ULUSLARARASI ARENADA KIBRISIN KONUMU VE STATÜKONUN , MUSUL’A BENZER YENİ BİR HATAYI TEKRARLATMA GAFLETİ
Uluslar arası uzman görüşlerine göre; Kıbrıs konusunda gerçeklerden kaçmak çözüm değildir. Zaten uluslararası toplumun da öyle davranmadığı ortadadır. Kıbrıs sorununa, sadece Türk ulusal çıkarlarının korunması bağlamında bakılmamalı ve sorun son gelişmeler ışığında ele alınarak ve makul bir çözümle artık sonuca kavuşturulmalıdır. Bu artık Türkiye için bir tercih değil bir zorunluluktur.
Geniş ölçekli bir Akdeniz politikasının sacayağı olarak görülmesi gereken Kıbrıs’ın Türkiye açısından deniz stratejisinin Kıbrıs krizine göre ayarlanır hale gelmesine ve Türk dış politikasının edilgen ve tepkisel karakterinden kaynaklanan bir olgu olarak görülmesine küresel dünyanın onay vermeyeceği gerçeği artık görülmek zorundadır.
Bilinmelidir ki, Kıbrıs soğuk savaş dönemi süresince Türkiye’ye en yakın bir deniz havzası olarak önemli bir konuma sahip olmuştur.
Soğuk savaş sonrası dönemde ise değişen bölgesel ve küresel konjonktür, Kıbrıs konusunun Türkiye açısından taşıdığı öneme yeni değerler katmıştır. Buna göre, Balkanlar ve Orta Doğu bölgelerinin etkileşim ve geçiş alanları üzerinde bulunan Kıbrıs artık bölgesel bir dünya sorunu kimliğine sahiptir.
Bu nedenle, coğrafi açıdan batıdan Ege adalarıyla, güneyden AB’ye tam üye olan “Kıbrıs Cumhuriyeti” ile çevrelenmiş bir Türkiye için , dünyaya Akdeniz’den açılma kanalı olan Kıbrıs konusu, bu haliyle 1 Mayıs 2004 den sonra sadece Rumların egemen olacağı tek taraflı bir sonuçla karşı karşıya bırakılamaz.
Dolayısıyla Türkiye alacağı müzakere takviminden sonraki uyum sürecinde AB ile yapacağı taahhütler sırasında bu konulara enine boyuna çok daha dikkatli olmak zorundadır. Aksi halde Rumlar yarın AB üyesi olma avantajı ile Akdeniz de petrol arama restleri dahil tek taraflı girişimlere giriştiğinde Türkiye çok geç kalınmış olabilir.
REFERANDUMA HAYIR KAMPANYASINA KARŞI, İKTİDARIN TAVIR ALMA MECBURİYETİ
Başbakan Erdoğan, plan için gerekli etkinliği gösterirken Denktaş ve Statükonun REFERANDUM İÇİN hayır kampanyasına da karşı gerekli tedbirli olmalıdır.
Belli ki, mevcut statüko ile birlikte bu istismarın içinde Türkiye de sözde bazı ulusalcı çevreler de aynı torbada yer alacaktır. Bundan dolayı gerek iktidarın ve gerekse Türkiye’deki AB yanlısı aydın cenahın halkın neden EVET demesi gerektiğini,Kıbrıs halkına ve Türk kamuoyuna iyi izah etmesi gerekir.
İktidar Partisi, Kıbrıs konusunda attığı adımların altını geçmişin tecrübelerini de dikkate alarak mutlak anlamda doldurmalıdır.
Malum olduğu üzere, 1839 Tanzimat fermanı altında değişim ve dönüşüm derken, Batının ikiyüzlü politik tavrı,bir İmparatorluğu parçalamıştır. Bu nedenle, gerek ABD ve gerekse AB nezdinde politik ataklar yaparken bu kabil benzer tekerrürlere karşı da dikkati elden bırakmamak gerekir.
Özellikle uzlaşma sonrası hazırlanacak Anayasa metninin Rumların inisiyatifine bırakılmamasına dikkat edilmesi ve uluslar arası camianın bu noktaya dikkatinin çekilmesi de bir ayrıntı olarak gözden uzak tutulmamalıdır.
ABD gibi süper bir gücün emperyalist tavrı beğenilmese de ,bu gücün Kıbrıs konusundaki rüzgarından faydalanma noktasında azami gayretler daha da artırılmalıdır. Türkiye artık, tepkisel-reaksiyoner politikaları terk edip, aksiyoner politikalar için iç ve dış politiğini yeniden gözden geçirmelidir.
Küçük ölçekli sorunları, büyük ölçekli sorunlardan ayırt etmesini bilmeli-yerel nitelikli yerel politika kilitlenmelerinden Türkiye artık kendini kurtarmalıdır.
Daha öz bir ifade ile Kıbrıs konusundaki aşırı duyarlılığımız aleyhimize sonuç veren bir dış politika malzemesi yapılmadan bir an önce sonuca ulaştırılmalıdır. Aksi halde basit bir gevşeklik, küresel vizyona sahip olmayan statükonun sevinç bayramına dönüşebilir.
Türkiye de çözüm istemeyenler ile çözüm isteyenler arasındaki farklı bakış açılarına bu farklı izah tarzının çok önemli katkılar sağlayacağı bir gerçek. Umarım ki öyle de olur!.
Sonuç olarak çözüme karşı olanlar, sözde Türkiye’nin çıkarlarını koruma amaçlı gözükseler bile,gerçekte Türkiye’nin çıkarlarına zarar verdiklerinin bilincinde değildirler.
Zira statüko şu gerçeği bilmeli ki, 1974 Barış Harekatının ardından Kıbrıs’ta hukuksal bir temel oluşturulamamıştır. Bugüne kadar süre gelen fiili durumu ilanihaye devam ettirmek de artık mümkün değildir.
Çözüme taraf olanların görüşü ise ; çözüm olmaması halinde Kıbrıs Rum kesiminin Mayıs 2004’te tüm Kıbrıs adına AB’ye üye olarak kabul edileceği açıktır ve bu süreye de şu an itibariyle 35 gün kalmıştır.
Bu gerçekleştiğinde,Adanın kuzeyinde yaşayan ve KIBRIS vatandaşı statüsünde bulunan Türklerin fiilen parçası olmadıkları ama hukuken bir takım haklara sahip oldukları AB üyeliğinin cazibesi karşısında Adada tutulması mümkün olmayacaktır.
Kıbrıs vatandaşı Türklere AB genelinde çalışma ve yerleşme hakkının tanınmasıyla da ada boşalmış olacaktır.
Bir başka ifade ile Kıbrıs Türk toplumu için adil,eşitlikçi,Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkünün çıkarlarını en ileri düzeyde koruyan bir çerçeve içerisinde çözüme kavuşturulması.
Kıbrıs’ta Türk ve Rum toplumları için ,egemen,eşit,ayrı devletlere sahip unsurlar olarak ve hür iradeleriyle “Ortak bir çatı” kurulması, tesis edilen bu yapının korunması için Türkiye ve uluslar arası toplumun garantörlüğünün esas alınması. Türkiye de ki İktidarın tüm çabası işte böylesi bir çözüm için . Niyet hayır, sonuçta hayır olur inşallah.
CHP’NİN KIBRIS VE 12 ADALAR POLİTİKASI
1923’te çözümlenmesi gereken Kıbrıs ihtilafı, aksine İngiltere’nin 1914 tarihinde ilan ettiği ilhakı onaylamaktan ibaret oldu. (Lozan antlaşması Md.19) Ayrıca bu antlaşmanın 15-16 maddeleri ile 12 Adalardan da feragat edildi. Tıpkı Kerkük ve Musul’ üzerindeki hak feragatinde olduğu gibi. İşte birilerinin onur doyduğu Lozan manzarasından size birkaç acı örnek. En acısı da hiç kuşkusuz Türkiye’nin doğu sınırının cemiyeti akvamın üç üyesinin dışında Milletler nezdinde henüz imzalanmamış olması. Eğer Lozan onuru bu ise yerin dibine batsın böyle onur!
1571 yılında fethedilen Kıbrıs 18.yüzyılın sonlarına kadar Türklerin elinde kalmıştır. 1878 yılında Osmanlı imparatorluğu bir leasing antlaşması imzalayarak adayı İngiltere’ye kiraya vermiş,ancak egemenlik hakkının Osmanlı da kaldığını da imza altına almıştır. Bu durum bilinen bir tarih gerçeğidir.
Dolayısıyla bu bağlamda hukuki bir sorun olarak Kıbrıs aslında,1907 tarihinde adayı ziyarette bulunan ve bu esnada ‘bu ada Türklere aittir’ gerçeğini dile getiren dönemin İngiliz Başbakanı Churçhil’in de ifade ettiği üzere Türkiye İngiltere arasında görüşülmesi ve konuşulması gereken bir konudur.
Ancak İttihat terakki cuntasının bir İmparatorluğu parçalama uğruna Türkiye’yi I. Cihan harbinin sebepleri içine çekmesi yüzünden bir çok yerde olduğu Kıbrıs adası da kontrolden çıkmıştır.
1930’larda Kıbrıs Türkleri Türkiye’ye geçmeye teşvik edilirken,1940’lar da ki CHP politiği “bizim Kıbrıs diye bir sorunumuz yoktur”diyebilmiştir.
CHP politiğinin meseleyi Yunanistan ile İngiltere arasında bir sorun olarak ilan etmesi yüzünden de Kıbrıs yaklaşık bir asırdır bu çözümsüzlüğün acısı ile meşgul olmuştur.
Lozan antlaşmasın da Kıbrıs ile ilgili İnönü’nün tek kelime söylemediği zabıtlarla ortadadır. Nedeni de Kıbrıs’ın Misakı Milli sınırları dışında kalmasıdır.
Lozan antlaşması Madde 19. “Türkiye 5 Teşrinisani 1914 senesinde “Britanya Hükümeti” tarafından ilan edilen Kıbrıs’ın ilhakını kabul etmeyi beyan eder “ gerçeği bu gaflete en açık bir örnektir.
Kuşkusuz CHP politiğinin yanlışları sadece bu hata ile de sınırlı değil. II. Dünya Savaşı sonrası, 1942 de önüne gelen 12 Adalar fırsatını bizzat geri tepen de yine CHP lideri İnönü’dür ! Ne yazık ki 12 adalar bu gafil zihniyetin eseri olarak Yunanistan’ın kolay kazanılan mülkü haline geldi!
Bu arada bir başka hata da, Ege kıta sahanlığı ve Fır hattı ile ilgili çok olumlu NATO talebine 1950 yılına kadar cevap verilmeme gafletidir ki bugün Türkiye bu ağır gafletin faturalarını ödemektedir.
Yunanistan ise bu avantajları hep fazlasıyla değerlendirmiştir! 1950’lere gelindiğinde, Kıbrıs’taki Rumlar ile kendi deyimleriyle Kıbrıs’ta “Enosis”planını gerçekleştirmek için adada ayaklanma hareketlerine büyük bir hız vermiştir.
Dönemin başbakanı Adnan Mendres’in gayretleri ve ABD ile izlediği iyi ilişkiler sonucunda 1960 tarihinde imzalanan uluslar arası Londra Antlaşması Türkiye’ yi, Kıbrıs’ta garantör ülke konumuna getirmiştir. . Kıbrıs’ın 12 Adaların aksine bir Yunan adası olması böylece önlenmiştir.
Bu sürecin Türkiye lehine gelişmesinde, II. Dünya savaşı sonrası İngiltere’nin kendi kabuğuna çekilme kararının da önemli etkileri olduğunu tabiî ki unutmamak gerek.
Menderes’in soğuk savaş yanlısı Rusya karşısında ABD ile işbirliği içinde olması bu süreçte hiç kuşkusuz CHP’nin beslendiği marksist ideolojiye büyük sekte vurmuş olacak ki,Menderes dış politika itibariyle ülkeyi ABD’ye satmakla suçlanmış ve iç politika itibariyle de laiklik ve Cumhuriyetin tehlike mengenesine sıkıştırılmıştır.
Böylece CHP 27 Mayıs’a giden tahriklerin öncüsü olmuş ve acımasız bir darbe ile de amacına ulaşmıştır. .Böylece de hem Menderes hem ülke hem de Kıbrıs bu karanlık darbe ile kendini bu acımasız politiğin idam sehpasında bulmuştur!
Genç Türkiye Cumhuriyetinde, sivil siyasetin ses tellerinin kesilme geleneği hiç kuşkusuz bu kanlı tarihin mirası olarak zihinlere kazınmıştır.
Benzerliğe bakınız ki, Menderes’i 1960 darbesi ile Türkiye’de katleden soğuk savaş ideolojisi ABD ‘de de Başkan Kenedy’i ortadan kaldırmıştır .
Her iki ülkede de aktörler değişince - fırsattan istifade Yunanistan -Kıbrıs Rum ittifakı, Kıbrıs’ta ilhak tahriklerini artırmış ve bir taraftan ABD diğer taraftan da Sovyet desteğine sığınarak büyük katliamlara girişmiştir.
Malum olduğu üzere bu katliamlar sırasında ABD’de Johnsun, Türkiye’de İnönü bu dönemde siyasi iradenin başında bulunan iki siyasi liderdir ve Johnsun siyaseti Rumlardan yanadır.
Menderes ne yazık ki imzaladığı bu politik girişimin sonucunu göremeden idam edildi. Bunun sonucu Kıbrıs kanlı katliamlara sahne oldu. Bu vahşetin başta gelen sorumlusu ise hiç kuşkusuz acımasız ihtilal oyunu ile bölgesinde otorite boşluğuna sebebiyet veren CHP’den başkası değildi.
Öyle ki Kıbrıs ta bu açmaz l4 yılda çok büyük acıların kaynağı olmuştur. Öyle ki, 1974 ‘e gelindiğinde Rumlar kanlı EOKA örgütü önderliğinde “enosis” planına ulaşacak darbeyi yaptı. .
Türkiye eğer 1974 de Kıbrıs’ta bir müdahale hakkı kullandı ise bu hukuksal boyut hiç kuşkusuz Merhum Menderes ile sağlanan garantörlük tezi kullanılarak yapıldı. Hatta o günkü CHP’nin genel başkanı ve Başbakan Ecevit’e rağmen yapıldı . Eğer dönemin Genel Kurmay Başkanı Sancar Paşa ve Ecevit’in İktidar ortağı Erbakan, Kıbrıs ta ki bu alışılagelmiş katliamlara CHP gibi duyarsız olsaydı , böyle bir müdahalenin yapılması mümkün değildi.
Eğer mümkün olsaydı 1964 de bu müdahaleyi dönemin Başbakanı İnönü yapardı. ( Ecevit’e rağmen sözünü o tarihin Meclis zabıtları ve gelecek tarihler açıklayacak.Çünkü Kıbrıs’a yapılan çıkarmada CHP’li bakanlardan sadece Alev Coşkun’un imzası olduğu söylenmekte )
Netice de,Kıbrıs,bugün tartıştığı müzakerelere, Merhum Menderes’in attığı adımlar ile geldi. Bugün ise AK PARTİ iktidarı ile Kıbrıs Türkü yeni bir tarihi misyona daha kavuşmanın sevincini inşallah yaşamak üzeredir. Talihsizliğe bakınız ki, Başbakan Erdoğan’da tıpkı Adnan Menderes gibi yine aynı CHP politiğinin bugün kıskacı ve hatta tehdidi altında. Ama nafile.
TÜRKİYE’Yİ AB KARŞISINDA BASKILARA MARUZ BIRAKAN CHP’NİN KIBRIS POLİTİĞİ
Görüldü ki,Yunanlılar Kıbrıs’a ait tezlerinden hiçbir zaman vazgeçmediler. Derken onların 1978 de rövanş şansı ortaya çıktı ve Yunanistan bugünkü AB’ye o günkü adıyla AET’e 1981 de üye oldu. Türkiye bu şansı CHP sayesinde kullanmadı.
Hiç kuşkusuz bu şansın kullanılmamasında 1980 darbesinin başkomutanı Sayın Kenan Evren’in de Yunanistan’ın NATO’ya geri dönüşü sırasında izlediği tutum nedeniyle dahli olduğunu da unutmamak gerek. Hatta Evren’in bu konuda CHP zihniyeti ile birlikte Yüce divanda yargılanması gerek.
İsterseniz CHP politiğinin bu tarihi gaflet ve dalaletinin ne olduğunu, bir kez de Milliyet yazarı Yalçın Doğan’ın 3 Ocak 2004 tarihli makalesinde görelim:
“ Yıl 1978, AB, o zamanki adıyla AET, yani Avrupa Ekonomik Topluluğu Brüksel’de bir toplantı yapıyor. Üç yıl sonra,1981 de Yunanistan AET’ye üye oluyor. Ya Türkiye?
Brüksel’de karar hemen veriliyor. “AET’den birinin derhal Ankara’ya giderek,Türkiye’nin tam üyelik başvurusunda bulunması için,öneri götürmesi. Böylelikle,Yunanistan ile Türkiye arasında siyasal denge kurulması”.
Dönemin Belçika Dışişleri Bakanı Tindemans Ankara’ya bu öneriyi götürmesi için,biçilmiş kaftan. Çünkü dönemin Başbakanı ve CHP lideri Bülent Ecevit ile dostlukları var. Tindemans Ankara’ya geliyor. Bu ziyaret gizli tutuluyor. Belçikalı bakan havaalanından doğru başbakanlık konutuna gidiyor. Ecevit’e öneriyi sunacak ve sonra da aynı akşam ülkesine geri dönecek.
Hayati bir toplantı!.. O sırada, İspanya ve Portekiz de AB için sıra bekliyor. Ama,öncelik Türkiye’de. Üstelik ekonomik olarak, o sırada Türkiye,İspanya ile hemen-hemen aynı,ama Portekiz’den ileride.
Tindemans,AET’nin tarihsel önerisini sunuyor Ecevit’e ! “Haydi,hemen başvurun!... Yunanistan giriyor,daha sonra ne olur bilinmez.
Ama, şimdi Türkiye ile üyelik görüşmelerini hemen başlatacağız. Son yirmi yıllardır,görüşme tarihi alabilmek için yırtındığınız bir gerçek. Yıl 1978 ve işte fırsat ayağımızda Başbakan Ecevit’in yine tarihsel yanıtı.
“Biz AET’ye girmeyi düşünmüyoruz...” Tindemans şaşkın. Ecevit sürdürüyor. “Çünkü,biz AET’ye girersek,sizin pazarınız oluruz.
Bizim ekonomimiz bu ortaklığı kaldıramaz.” ve Tindemans ülkesine eli boş dönüyor. Türkiye ise 40 yıldır AB yolunda çırpınıyor.”
Şimdi sormak gerekir. Bir ülkeye bundan daha büyük bir kötülük olabilir mi ? Dahası da eğer bu kötülük Mustafa Kemal’in muasır medeniyet hayalini istismar eden bir partinin eseri ise bunun adı daha da katmerli bir ihanet değil midir ?
Sonuçta,1981’de AB üyesi olan Yunanistan meydanın bu boşluğundan yararlandı. Kıbrıs’ı bugün veto şantajı ile AB’nin tabi üyesi haline getirdi . AB’ye de bu şantajı yutturdu. Şimdi Kıbrıs AB’ye girecek,ancak sırtında kambur var.
AB,kapısında bekleyen Türkiye’ye sırtındaki kamburu at, seni arama öyle alırım diyor. Türkiye’de ister istemez bu tarihi yaraya kendi haklı talepleri paralelinde makul olacak çözümü arıyor.
Netice olarak Menderes döneminin ABD ile başlattığı sıcak ilişki ile can ve mal güvenliği, iki kesimliliğe ilişkin garantörlük hakkının sağladığı avantajı,50 yıl aradan sonra tüm zorluklarına rağmen bakalım Sayın Recep Tayip Erdoğan nasıl başaracak. Allah yar ve yardımcısı olsun.
KIBRIS’TA ABD NİÇİN ÇÖZÜM İSTİYOR?
CHP politiğinin çözümsüzlük tavrı dışında, ABD durup dururken bu yakınlığı Türkiye’ye niçin göstersin diyen bir başka çıkışta bizim dostlarımızdan:
“Bir tarafta,AB siyasi birliğine ve gücüne ekonomik ve askeri gücünü de ilave ederek”ikinci Kutup”olarak dünya siyasetinde yerini almadan önce;elini çabuk tutup dünyanın bütününe kendi planladığı “Global”biçimi vermeye çalışan Bush,
Diğer tarafta,Batı ile Sovyet Bloku arasındaki “kutuplar Savaşı”n da,yaşama şansını Batı’ ya tutunma ve doğu sınırlarında ona karakolluk yapmakta bulan;
Bugün ise,önce aynada kendini tanımaya ve kim olduğunu çıkarmaya çalışan;kendinin ne olması ve inşa edilen dünyada yerinin neresi olması kararının arefesinde bulunan Erdoğan. Bu gerçekler çerçevesinde ABD’nin mevcut siyasi projesinde Türkiye’ye daha önceki tutumlardan farklı bir rol biçeceği kaçınılmazdır.
Şu veya bu şekilde (iç veya dış etkenlerle) AB’nin dışında bırakılacak bir Türkiye; Afrika-Asya,Kafkasya’da ki ABD siyasetinin AB’ ye yaslanan kafası yapılacaktır.
Aynı zamanda Türkiye,ABD’nin İslam modeli (!) çerçevesinde ki ülkelere örnek lokomotif yapılarak; ABD’nin hoşlanmadığı ABD karşıtı İslam ülkelerini içten nötrolize etme aracı olarak kullanılacaktır. Türkiye’nin bugüne kadar Siyasi,Ekonomik ve askeri Antlaşmalarla ABD ve İsrail ekseninde elleri ve kollarını bağlama gerçeği ile karşı karşıya bırakılması da bu ihtimalleri doğrulamaktadır”. Turgut Emin .30 Ocak 2004 tarihli Vakit.
Bu endişelere tabi ki katılmamak mümkün değil. Ancak bu uyarıcı tespitlerin Ak Partinin meçhulü olduğunu sanmak ta her halde saflık olur diye düşünüyorum. .
Başbakan Erdoğan’ın Irak savaşında ABD’nin yanında “işgalci”duruma düşmeyerek Avrupa ve Ortadoğu da önemli bir saygınlık kazanması(temkini korumakla beraber)böyle bir saflığa düşmediğini gösteriyor. İnşallah bu etkinlik bundan sonra da böyle devam eder.
ABD’nin bu tavrını yorumlarken şu çarpıcı gerçeği göz ardı etmemek lazım. . O’ da, şu anda ABD’nin Irak’ta Wietnam benzeri bir batağa saplandığı gerçeğidir. ABD gerek Irak’ta ve gerekse tüm dünya nezdinde sürekli irtifa kaybeden bir noktaya geldi.
Böyle bir jest propagandası ile belki de Bush hem yanına başka destekler almak istiyor hem de 2004’te yapılacak seçimde mihverini koruyacak bir avantajı elinde tutmayı da düşlüyor ?
ABD, herkesi kendimizden ürküttük, hiç değilse bu jest ile başka arayışlara girmemesi için Türkiye’yi elde tutmak istiyor da olabilir.!
Görülüyor ki,ABD şu sırada,özellikle Irak’ta istikrarı sağlamakta zorlanıyor;ancak esas baş ağrısı İslam Dünyası ile ilişkileri.... Ak Partinin iktidarda bulunduğu Türkiye,ABD ile ilişkilerini sürdürerek eğer bugün Bush’a “Biz ABD olarak İslam’a karşı değiliz”deme fırsatı sağlıyor ise,
Irak’taki sıkışmışlığın açılması için de “anahtar”konumunda Türkiye; Bush’a 1 Mart’ta “Hayır”diyebilmiş bir ülke olarak,onun yanında durmayı hala sürdürebiliyorsa,
11 Eylül sonrası ortamda İslam Dünyası’na karşı uygun bir dil bulmakta zorlanan ABD,daha demokratik bir Türkiye açılımı ile hareket eden Tayip Erdoğan üzerinden bu dili 28 Ocak’taki Washington görüşmesinde yakalama imkanı elde etmiş ise;
Bazı endişeleri muhafaza etmekle beraber (malum Ortadoğu planı da dahil) tüm bu gelişmeler her şeye rağmen iki ülke arasında daha müspet ilişkilerin daha da müspet hale geleceğinin işaretleri sayılabilir.
JEOPOLİTİK VE JEOSTRATEJİK ÜLKE POTANSİYELİNİN STATÜKOCU ÇIKARLAR UĞRUNA HEDER EDİLME ALIŞKANLIĞI
Türkiye’ jeopolitik ve Jeo stratejik konumda potansiyel bir ülke olarak aynı zamanda Avrupa ve Asya arasında da merkez bir ülkedir. Boğazlar stratejisi,genç ve dinamik nüfusu ve de diğer tabi zenginlikleri itibariyle
Ancak ülkemizin bu konumu; statükocu anlayışın”kurulu düzenini” koruma uğuruna, Cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir şekilde “dünyaya açıkça fark ettirilememiştir”.
İçte kendi halkıyla dışta da komşuları ile geçimsiz , soğuk savaş mihverine kilitli ve polis devleti mantıklı politik bir yapılanma her şeyin üstünde tutulmuştur.
Ne yazık ki bu anlayışın zararlarını gerek Kıbrıs ve gerekse Irak politiğinde bugün hem toplum ve hem de devlet olarak çok derinden yaşamaktayız.
Sevindirici olan şu ki, bugün bu kısır döngü AK Parti iktidarı ile kırılma sürecine girmiştir. İçte kendi halkı ile dışarıda da komşuları ile barışık olmayan katı yapı altında ezilmiş ülke görüntüsünden daha dinamik bir ülke konumuna yükselme noktasında AK PARTİ iktidarının l,5 yıllık dış politikasında Türkiye de gerçekten çok önemli gelişmeler ve çok hareketli günler yaşamaktadır. Hem de olağan üstü zayiatlar verilmeden.
Türkiye bu sayede başının ucunda yaşadığı ve yaşamakta olduğu bir çok sıkıntıdan, şu ana kadar büyük bir başarı ile çıkmıştır.
Bunları görmek gerçekten insana gelecek adına ümit veriyor. Bu anlamda artıları ve eksileri ile AK Parti iktidarını kutlamak gerek.
İçe kapanmanın artık faydası yok. Küreselleşmenin nimetlerinden en fazla yararlanacak olanlar bundan böyle demokratik ve hür toplumlar, hukukun üstünlüğüne dayanan açık rejimler olacaktır .
İçine kapanan,bilgi toplumu kavramını iyi algılamayan ve bu yenilikleri gerçekleştirmek istemeyen ideolojik rejimler ise bundan sonra gelişmenin en büyük düşmanı olarak görülecektir. Nitekim de öyle görülmektedir.
Sonuçta ne Türkiye gibi statükocu ve nede Suudi Arabistan gibi vs. gibi monarşik mantıkla yönetilen ülke halklarının ne beklediği refah gerçekleşecek ne de bu ülkeler gelişmiş toplumların istediği barış ve istikrara kavuşmuş olacaktır.
Bu tespit ile Amerika’yı övmek yada Bush’u tasvip etmek gibi bir niyet içinde olduğum anlaşılmasın. Bu tespitim , ülkemdeki Statükonun Bush’tan daha zararlı olduğunu vurgulamak içindir. Zira Bush ülkesi için çalışırken, bizim statükonun kendinden başka kime çalıştığı belli değil.
Statüko ile kastım Türkiye de “Onuncu yıl Marşı” ile vaziyet idare eden ATATÜRK mirasyedilerinin, 80.yıl aradan sonra hala hilafetin kaldırılışına yönelik saflaşma ittifakları gibi gülünç şeylere duyduğum tepkiyi örneklemek içindir.
Bugün Modern dünya kara tren dönemini 1930’larda bırakmış ve Saatte 300-500 km. hıza ulaşan raylarla zamana ve mesafelere meydan okuyan projeleri ise 1950’ler de tamamlamış iken, bizde ki hazır yiyici statüko ise toplumu hala 1930’ların Kara tireni ile uyutmakta ve Atatürk’ü de kendilerine göre yüceltmiş olmakta. Ne komik oyun ve oyalanma değil mi?
Kaldı ki, bugün çalışan ve gelişen dünya uzayı bile parselledi. Bizde ki statüko , taşı taş üstüne koyma gayreti bir yana hala Atatürk’ün; cumhuriyetin ilk on yılında yaptığı hazırların üzerinde saltanat sürme yarışı ile meşgul.
Soygun ,talan ve ideolojik darbe düzeni ile boğazına kadar borç batağına saplanmış bir ülke ,ekonomisi çökertilmiş,dini,milli ve tüm tarihi hassasiyetleri sistematik bir şekilde tahrip edilmiş bir devlet, savunma stratejisi ve siyaset bağlantıları tamamen dışa bağımlı hale gelmiş bir ulus gerçeği ile Atatürk ve İstiklal savaşı gerçeğini bağdaştırmak statükocuları bilmem ama bana zül geliyor.
Böylesi bir gidişatla, hala Atatürk’e sığınılıyor olunması hem medeniyet hasreti çeken bir toplum adına utanç vericidir hem de muasır medeniyet projesi ile yenilik peşinde olan Atatürk adına büyük bir talihsizliktir.
Bu nedenledir ki, AK Parti iktidarı ufak tefek işlerle oyalanmaları bir tarafa bırakmalı. Türkiye’ yi bu karanlıktan kurtarmak için küresel dünya ile iyi münasebetlerini her ne pahasına olursa olsun daha aktif hale getirmelidir. Herhalde muasır medeniyet için atılacak en büyük adım ve yapılacak en büyük iyilikte bu olsa gerek.
Ümit ediyoruz ki ,Tayip Erdoğan önderliğindeki Türkiye,gelişmiş ülkelerle kurulan bu ilişkiler neticesinde bu endişeli günlere bir daha geri dönmeyecektir . Mevcut Statükoya rağmen Türkiye girdiği bu değişim yoluna her şeye rağmen devam edecektir.
Böylece de Statüko ve uzantılarının meşru siyaset iradesine karşı kurdukları kanlı ve hukuksuz darbe tuzaklarından Türkiye kendini kurtarmış olarak , evrensel hukuk kriterleri ile yönetilen demokratik ülkeler kervanındaki yerini almış olacaktır.
Bu gelişmeler kuşkusuz ki, ülkemizi bir taraftan ,CHP eksenli politiğin, kendi dışındaki dış dünyaya düşman gözü ile bakma ideolojisine sıkışan ülkemizi, bu ayıptan kurtaracaktır. Diğer taraftan da, Türkiye de demokratik teamül ile işbaşına gelmiş meşru iktidarlara sırf inanç faktörü nedeniyle düşmanlık besleme tertiplerinin önünü kesmiş olacaktır.
1960 İHTİLALİ - KIBRIS POLİTİĞİ VE KORE GERÇEĞİ
Menderes ile Tayip Erdoğan döneminde ABD ile yaşanan müspet ilişkiler dikkate alındığında en önemli ilişkinin iki noktada kesiştiği göze çarpmakta.
Bunlardan biri Kore savaşı ile ilgili hareket noktası. Diğeri de Kıbrıs politiğinde sağlanan teminatlar. Tecelliye bakın ki CHP politiğinin her iki dönemde de hem ABD ‘ye ve hem de Türkiye’deki meşru iktidara karşı gerilla tipi savaş çağrışımlı ajitasyonları bugünde yine aynı mihverde devam etmekte.
Dünyanın en kanlı ideolojik devleti olan SSCB imparatorluğu yıkılalı yaklaşık 15 sene oldu. Rusya ‘da artık Ortodoks halk istediği gibi inancını yaşamakta serbest. Ancak bu bizde ki CHP de değişen bir şey yok. Dine karşı bakış açısı hala Demirperde rejimine özgü.
Ancak, asker-sivil dengesinde ibrenin dünya da tamamen sivil inisiyatife geçtiği demokratik bir dünya da artık bu kafa yapılarına kimse itibar etmiyor. Artık ezber bozuldu Türk halkı da itibar etmiyor.
21.yüzyıl politiğinin esnek şartlarında CHP gibi modası geçmiş politik dirençlere artık yer yok. CHP yok yere % 10 ‘ların biraz üzerindeki oy avcılığı ile hem Atatürk’ün partisi olma iddiasını ve hem de Cumhuriyetçi ve da halkçı olma söylemini hak etmiyor hatta bu gerçekleri bu küçük %’lik durumu ile küçük düşürüyor. Bu yüzden olacak ki, CHP’yi ne Türkiye de ve nede dünya da teknolojik yarış içinde olan hiçbir kimse artık dikkate almıyor.
Türkiye’de Cumhuriyet elden gidiyor,şeriat geliyor’ gibi ezberler eskisi de artık eskisi kadar prim yapmıyor.
Bugüne kadar sözde ilericilik adına “TSK”ya sığınarak en kaba gericiliği ve en geri ilkellikleri politika haline getirmekte bir beis görmeyen bu anlayış AB kriterleri sayesinde istismar kalelerini de artık bir bir kaybediyor. Dolayısıyla , Türkiye, bu cendereden uzaklaştıkça da, hem içeride hem de dışarıda ciddi açılımlar sağlıyor.
Görülüyor ki, Kıbrıs ile ilgili çözümsüzlüğe vurulan neşter dahil Ak Parti iktidarının “demokrasi istikametinde değişim ve istikrar projeleri “ her gün biraz daha toplumun her kesiminde barışçıl bir kabul görüyor.
Türkiye’nin AB sürecine yaklaşması; Kıbrıs’ta beklenen makul çözümün gerçekleşmesi, bu statükocu zihniyetin alışılmış ezberlerini bir daha geri gelmemek üzere sona erdirecek gerçekten ciddi gelişmeler. Zira Türkiye’nin değişen dünyada karanlık senaryolarla kaybedecek zamanı yoktur. Türk milleti, artık bu gerçekleri mevcut istikrar sayesinde daha iyi görüyor.
1951 de Kore’ye asker gönderen Türkiye, CHP’nin ihtilal politiği yüzünden bugün Kore’den 100 basamak geride. Kore savaş sonrası ABD desteği ile de olsa gelişti ve bugün gelişen dünyada 10.cu sırada yerini aldı. Ama CHP politiği hiçbir zaman ,Kore’nin dünya ekonomisindeki geldiği zirve noktayı bugüne kadar ne kendi okudu nede bu ülke için çalışan meşru iktidarlara bu fırsatı verdi. Üstelik bu sürecin her defasında kanlı ve postmodern darbelerle önünü kesmeye çalıştı ya da kesmek isteyenlerle beraber oldu.
Hazine imkanları ile beslenen bir parti olmanın avantajı ve devlet kurumlarını yandaş çiftliği haline getirmek gibi kullanma keyfiyeti ile Türkiye aynı zamanda CHP sayesinde tekelci ve ideolojik bir talan anlayışının da at koşturma arenası oldu.
Toplumsal kalkınma ve adaletli emek bölüşümü bu saye de engellendi. Doğu, batı ve de Kıbrıs cephesiyle Türkiye gelişen dünya karşısında bu sayede geri sıralara düştü.
CHP politiğinin ülkemiz üzerinde oluşturduğu bu yorgunluk 28 Şubat gibi nice gerilim süreçlerin sebep ve sonuç karinesi oldu toplumsal refah düzeyi her darbe döneminde biraz ağırlaştı . Özellikle Türkiye 28 Şubat sonrası tarihinin en büyük ekonomik kriz şokuna bu saye de maruz kaldı. .
Eğer 1960 ihtilali gibi karanlık darbelerle Türkiye’nin önü kesilmeseydi eğer Türkiye,iktidar ilişkilerinin doğru oluştuğu,kuvvetler ayrılığı ilkesinin tam anlamıyla uygulandığı çağdaş bir demokrasi ile yönetilmiş olsaydı,Avrupa birliği ve Kıbrıs ile ilgili konular acaba şimdiki gibi mi ele alınırdı?
Menderes dönemi ile atağa geçen Türkiye bugünün Kore’sindeki teknolojik ve ekonomik gelişmeden daha mı aşağılarda olurdu ?
Tabi ki hayır. 1953’te savaştan çıkmış Kore,dünya ekonomisinde 10.cu sırayı paylaşırken,Türkiye’nin 96 . sırada yer alması kimin eseridir?
Bu gidişat karşısında hala 10.yıl marşından kurulu düzen adına kutsiyet çıkarmak ve Türkiye’yi değişim ve gelişim yönünde ayağa kaldırmak isteyen her vatanseveri boğmak,acaba gericiliğe hizmetten başka ne ye hizmettir?
Üniversiteleri dinamik birer üst olarak kullanıp, ilim merkezlerini kendi ülkesinin iktidarlarına karşı bir yıkım tahrik yuvası haline getirmek hangi bilimselliğe hizmettir? Bunu böyle yapanlar gerçekten bu vatanı ve bu vatan için göğüslerini düşmana siper edenleri seviyor mu acaba ? Seviyorsa, bu milletin önüne Kore benzeri bir kalkınma mucizesi niçin getirmediler ? Ya da getirdiler de, bunu kim yada kimler yok etti ?
Daha da önemlisi bugüne kadar, bir taraftan dış düşman korkusu,diğer taraftan din eksenli korku gerilimi üzerine inşa edilen politikalarınızın hangisi, Türkiye’nin hangi çözümsüzlüğünü çözdü?
Peki Kore ne yaptı!. Bir taraftan ABD’nin desteğini arkasına aldı en önemlisi de, devletin özel sektöre sunduğu iç ve dış destekli çalışma ortamı ve bu ahenge disipline olmuş bir toplum mantığı meydana getirdi ve Kore bugünlere böyle geldi ve hiç yoktan dünyanın 10.ncu ekonomik gücü haline geldi.
Bu süreç soğuk savaş yanlısı Sovyet İmparatorluğu gibi bir devin de uyanışına neden oldu ve bu dev imparatorluk 1990’lar itibariyle yıkıldı. Bu peykten ayrılış sonrası, Balkan ve Asya ülkelerindeki devletler bir-bir yönetim mantıklarını sorguladı ve küresel dünyadaki yerini aldı. Çoğu da 10 yıl içinde AB üyesi ülkeler haline geldi.
Sonuç olarak, dünya da bugün yanlışlarını sorgulamayan iki ülke kaldı. Biri Fidel Castro’nun Kominist Kübası. Biri de hazır yiyici rezerv bir sınıfın elinde bilimsel ve teknolojik gelişimi engellendiği için, gırtlağına kadar borç batağına saplanmış ve 1938 sonrası tek parti şablonuna endeksli Türkiye Cumhuriyeti.
Atatürk sonrasının bu imtiyazlı sınıfı Kore’yi örnek almak şöyle dursun bu ülkenin dindarlık gerçeği olan toplumunu karaya ,sermayesini de yeşile boyamayı yeğledi.
1950’ler de yakalanan yükseliş trendinin 1960 ihtilali ile durdurulmasında da bu durum kıstas alındı ve bir ülke işte böyle geri bırakıldı. 2004 süreci itibariyle CHP de ölçü ne yazık ki yine aynı. Ancak bu böyle bir hareketten hala medet umuluyor olması dinamik bir ülke için gerçekten esef verici.
Bu yıkım anlayışının bunca yıldır süren gerilim politikalarına rağmen 35 yıl aradan sonra enflasyon tek haneli rakama düşmüş olması ise ümit verici. Ayrıca Faizlerin %20ler civarına gerilemesi, mevcut İktidar kucağına teslim edilen 300 milyar dolara baliğ bir borç batağından ülkenin yavaş yavaş kurtulma sürecine girmesi; %11’ler seviyesine ulaşan işsizlik oranının % 9’lar seviyesine inmiş olması ise Türkiye’nin yeniden doğuş müjdesi.
Fakat ne gam, bu iktidar isterse, bu ülkeye altın çağını yaşatsın, değil mi ki bunlar dini motif taşıyan insanlar. Dolayısıyla bunlar CHP için çağın gerisindeki insanlardır? Türkiye’nin bir türlü içinden çıkamadığı açmaz işte bu!.
TÜRKİYE’DE EGEMEN SINIFIN SORGULANMAZLIK SORUNU
ABD ile gelişen yeni diplomasiler ve yeni atılımlar, STATÜKOCU politiğin ideolojik hesaplarına bir türlü uymuyor. Zaten Menderes de bu uyumsuzluğun nedeni olarak idam edilmedi mi?.
Bu dehşet politik bir yana bu zihniyetin Türkiye’nin en yakın komşuları ile bile hiçbir zaman dostluk içinde olmadığı da bir başka vaka.
Dolayısıyla bu yeni dünya gerçekleri,onların o eski alışkanlıkları ile ters orantıda seyrettiği içindir ki, Ak Parti iktidarının atılımları içlerine bir türlü sinmemekte!
Demirperde temsilcisi bir kuşağın kuşatması altında bocalayan CHP de bunlardan biri. Bu politiğe göre bir milletin uyanması ,kalkınması demek bu zihniyetin istismar saltanatının yıkılması demek .
Görülmektedir ki, Türkiye de bunların istismar aletleri ellerinden alındıkça ve global dünya şartlarına göre toplumun medeni bir konuma sahip olma seviyesi yükseldikçe bu zihniyetin kamuoyundan aldığı destekte oldukça azalıyor,azaldıkça da asker içinde kendilerine yakın buldukları ihtilalci kesimlere sığınma gereği duyuluyor !
ÜNİVERSİTELERİMİZİN KIBRIS SORUNUNA BAKIŞ AÇISI
Peşinen söyleyelim ki, üniversitelerimizin Kıbrıs konusunu iktidardan ayrı düşünmesi, Ak Parti iktidarını yıpratmak ve yoksul toplum , zayıf devlet üzerindeki saltanatlarını ilanihaye devam ettirmek için. Tabiatıyla böylesi çözümsüzlükler bu oligarşik yapıdaki komplo teorisyenleri için bulunmaz fırsatlar!. Zaten yıkım ideolojilerini de ayakta tutan bu tür çözümlüklerdir.
İleri ülke üniversiteleri,kendilerini saatte 8 bin km. hız yapan “pilotsuz uçak teknolojisine” kilitlerken, bizim ülkemizde üniversitelerin kendini komplo teorilerine kilitleme başarısı günümüzün olağan şeylerden sayılmaktadır.
Toplumu,medeniyetler buluşmasına ve Ekonomik yatırımlara sevk etmesi gereken üniversitelerin Türkiye’de, Sovyet tipi soğuk savaş ideolojisine özgü çatışma siyasetini sürekli devletin gündeminde tutması bu yüzdendir.
Türkiye’de, kamu politiğinin, her fırsatta faili de zamiri de malum “Menemen” şablonu üzerine oturtulması ve devletin buna göre yönlendirilmesi bizim ülkemize has bir üniversite klasiğidir.
Türkiye’nin bürokrasini çiftlik kabul eden kadrolaşma egemenliği sırf bu anlayışa özgü bir haktır. Devlet içinde kendilerini devlet yerine koyan kurumlar oligarşisi, yine bizim ülkemize has bir üniversite ideolojisidir.
Menemen şablonu gibi gündemlerle denkleştirilen kirli ilişkiler de, din ve dindarlık olgusunun ülke için tehlike unsuru gösterilmesi yine bizim üniversitelerimize özgü bir gelenektir.
Bunun da nedeni, toplum ile devlet arasına sokulmak istenen düşmanlıkları sürekli canlı tutmak ve bu sayede istismara müsait bir taraf kitleyi sürekli elde tutmak içindir. Bunun da sonucu kendinden kabul etmedikleri taraf kitleleri ezmek ve devletin güçlenmesini önlemektir. Türkiye de 70-80 yıldır devam ettirilen gerilim senaryolarının hepsi bu amaca yöneliktir.
Bütün bunların irticai faaliyet bulması ise Laiklik ve Atatürkçülük istismarcılığı arkasında, Köy enstitüsü ruhu ile yapılmaktadır. Üniversiteler dahil bütün devletin meşru kurumlarını adeta kızıl bir kadrolaşma alanı olarak gören bu anlayışın özlediği Türkiye modeli hala 1940’ların şeflik diktası ile yönetilen Türkiye’dir.
Bu yüzdendendir ki, Türkiye de bilim adamı deyince ; dine,dindara,tarihe ve milli değerlere hakaret eden bunun da ötesinde bu değerleri derin çıkar ilişkileri altında ezen bir korku toplumu olgusu akla gelmektedir.
Bu da toplum da,ilim gerçeğini umut ışığı olma idealinden uzaklaştırmış ve ülkemiz bu mantıksız güruhun çarpık ayak darbeleri ile iflah olmaz bir yıkımın altında hep ezilmiştir. Bu ilkelliğin en bariz örneği ise hiç şüphesiz üniversitelerin öncülük ettiği 1960 ihtilalidir.
Ne yazık ki bu durum bugüne kadar ülkemizi gelişen sanayi toplumları karşısında hem geri bırakmış hem de çözümlüklerin odağı haline getirmiştir.
Bu konuda antidemokratik tavırları ve yolsuzluk örnekleriyle şöhret kazanan bir Üniversite rektörünün kendi halkının inanç akidelerine yönelik kin ve nefret duyguları beslediği bir yana , son günlerde Kıbrıs üzerinden bir savaş daha yapar,Kıbrıs’ı da, Yunanistan’ı da tekrar geri alırız bağlamında sarf ettiği sorumsuz ifadeler bu tespite verilecek en iyi bir örnek olsa gerek.
YÖK komedisinin başına başkomutan gibi oturup arka bahçesinde kendini koruyan akıncı taburu niteliğindeki malum parti ve arkasında levazım mangası niteliğinde ki malum medyamız ve kendi devletinin iktidarlarına sürekli savaş seferberliği halinde olan bir üniversite mantığından da zaten bunlar beklenir.
Oğlunu vatan sevgisinin bir tezahürü olarak asker ocağına gönderip, o vatanı beklerken bir başka oğulum ve kızım ülkemde rahat etsin,rahat okusun diyen ve tamda bu ideal uğruna PKK canileri tarafından şehit edilen oğlunun okuduğu üniversitenin kampüsüne alınmayan baş örtülü analara ve onların kızlarına PKK’ gibi vatan hainlerini sevindirircesine muamele yapmak, bilmem ki bizden başka, ülkesini ve milletini seven hangi ülkede görülecek bir garabettir.
Üniversiteleri kendi ideolojilerine muhalif gördükleri vatanseverler insanlar için bir kuşatma alanı olarak gören,bununda ötesinde , irtica yada daha başka yaftalar altında cebir ,şiddet ve sindirme gibi maddi ve manevi işkencelere maruz bırakan bir anlayış,bilinmez ki bizden başka hangi ülke üniversitelerinde baş tacı edilebilir?
Bunun da ötesinde ele geçirilen mevkilerde alenen işlenen yolsuzluk cürümlerini devlete ve cumhuriyete salip çıkma istismarları altında örtbas etme ilkelliği yine bilinmez ki bizden başka hangi ülke üniversiteleri içlerine sindirebilir? Ancak ne var ki, yolsuzluğa sahip çıkmanın devlete sahip çıkmakla eş anlama geldiği bir üniversite garabetini bizdeki YÖK sayesinde nihayet bütün dünya öğrenmiş oldu.
Mevcut hale bakıldığında, sağlıklı projeler üretmesi gereken üniversiteler nerede ise bu ülkede kendilerini adeta iktidar yıkmaktan başbakan asmaya kadar bir ilkelliğe odaklamış durumdalar.
Mevcut iktidarın çıkaracağı YOK yasası ve Kamu Reform yasaları nedeniyle kışla usulü verilen mesajlara bakıldığında, üniversitelerdeki mantığın hala bu olduğu açıkça görülür.
Toplumu saran ve devleti tehdit eden fiziksel ve psikolojik nedenleri tespit üniversitelerin bilimsel görevi iken, bunun aksine toplumun din gibi manevi bir moral kaynağı ile uğraşmayı daha öncelikli bir görev kabul etme anlayışı ne yazık ki dünyada sadece bizim üniversitelerimize özgü bir ruh hastalığıdır.
Kendi milletinin maddi ve manevi değerlerine karşı cephe oluşturarak, toplumun manevi dünyasını tehdit eden başka medeni dünyada bizim üniversitelerimizden başka daha garip bir örnek var mı ? hiç sanmıyoruz.
Gerçekler ortaya koymaktadır ki; İnsanların can ve mal güvenliği dahil, düşünce özgürlüğünü, din özgürlüğünü, öğrenim özgürlüğünü,kamusal alanları paylaşma özgürlüğünü baskı altına almak bilimin ve bilimsel insanların görevi değildir.Bu tür baskılar , hukuk ilkelerinden uzak çağdışı ve zaptiye anlayışlı ilkel insanların yapacağı işlerdir.
Türkiye’yi son 5 yılda, sadece banka hortumları ile 80 milyar dolara yakın bir meblağ ile zarara uğratan 28 Şubatçı bir yıkım zihniyetine rehberlik yapacak kadar bilimselliği aylaklar altına düşüren ilkel bir üniversite mantığını bir ülke vatanseveri olarak ben içime sindiremiyorum.
15 milyar doları aşan bir rakamla Cumhuriyet tarihinin en büyük sistemli banka soygununu gerçekleştiren ve bu ihaneti Cumhuriyete sığınma edebiyatı ile telafi etme çabasına girişen bir aile saltanatı karşısında suskunluk gösteren bilimsel sukutu da helesi içime hiç sindiremiyorum.
Toplumun %40 yoksullaşmasında en büyük faktör olan mevcut Kamu Yönetim anlayışına neşter vurmaya çalışan Ak Partinin , bu olumlu icraatına karşı bilimsel katkı yapmak yerine, yıkım odakları ile Türkiye’nin istikrarına diş bileyen talihsizlik karşısında ise nutkum tutuluyor.
Gelişmiş Avrupa demokrasisi ve evrensel hukuk kriterleri karşısında Türkiye’yi insan hakları noktasındaki sorunlar dahil her alanda sınıfta bırakan gerici bir üniversite olgusu ile ülkemiz küresel dünya karşısında hangi sorununu nasıl çözecek?
Batılı manada hoş görü anlamına gelen laikliği daha da geliştirme yerine, bu gerçeği hukuk devletleriyle yönetilen ülkelerin hiçbirinde benzeri olmayan milatarist bir çizgiye hapsetme garabetini bilimsellik kabul eden bir üniversite anlayışı ile 500 gelişmiş dünya üniversite arasında geldiğimiz nokta işte ortada.
Sonuç olarak: Atatürk ve laiklik maskesi altında Türkiye’yi Tiran modeli bir yönetim tarzına hapsetme telaşı içine girenlerle aynı kefede olmak üniversite gibi bilim kurumlarına gerçekten yakışmıyor .
Kirli ilişkilerle kaybedilen itibarları, kirli hesaplar uğruna tasarlanan Menemen tuzakları ile örtme talaşı helesi üniversitelere hiç yakışmıyor. Ama bundan sonra bu ezberlerlerle bu ülkeyi oyalamak her halde eskisi kadar çok kolay olmayacak.
Halka korku salarak toplum ile devletin arasını bozmanın bilimsel izahının olamayacağını ,öyle umuyoruz ki AB süreci ile bizim üniversitelerimiz de öğrenecek.
Bu açıdan, Türkiye’yi içte huzursuz, küresel dünya karşısında ise itibarsız bir ülke konumundan kurtarmak her sağduyulu insan için bir vatanseverlik borucu. AB süreci ile sağduyulu barışçıl çevreleri tehdit eden ilkel düşünceli üniversite mantığı yerin dibine batacak. Böylece de, ülkemiz yıllardır sözde çağdaşlık masalı hem halkı hem de devleti kurumları çökerten elit yobazlar karşısında daha rahat bir nefes alacak.
Dileğimiz o ki AB süreci ile bu yapıdaki üniversitelerimiz dinden ve dindardan günah çıkarma ideolojisine sığınma yerine şimdiden kendini sorgulasın ve tez zamandı asli görevine dönerek, batılı anlamda bilimsel bir üniversite reformu için mevcut iktidarın kendisine uzattığı barış elini tutsun.
Bilinmeli ki, üniversiteler kirli çıkarlara odaklı ideolojik gerilimlere alet olacak pas paye kurumlar değildir. Üniversiteler, medeniyet projelerine odaklı kurumlardır.
Türkiye’yi gerilimli günlerin kıskacından kurtarmak, böylesi bir soylu girişime bağlıdır. Ben şahsen bu kötü örneklerin yerini Türkiye de iyi örneklerle dolduracak yetenekli bilim adamlarımızın çoğunlukta olduğuna inanıyorum.
Bilinmeli ki,üniversiteler ne ideolojik eylem merkezidir ,ne kötülükleri savunma makamıdır ve ne de iktidarlara meydan okuyan korku kurumlarıdır.
Hiç kuşkusuz Üniversitelerin akademik görevi doğruyu da, yanlışı da bilimsel kriterlerle ortaya koymaktır . Üniversitelerin görevi asla İktidar devirmek ve cani metotlarla adam astırmak değildir
Dahası “imtiyazlı sınıflar adına “ demokrasi gardiyanlığına soyunmak hiç değildir Tek kelime ile üniversitelerin en asli görevi demokrasinin yolunu bilim,adalet,hukuk ve teknoloji projeleri ile açmaktır.
Not: İnsanlığın fıtri ve fiziki ihtiyaçlarının bir gereği olan evrensel değerlere saygılı bilim adamlarımızı ve üniversitelerimizi bu tür bir öz eleştiriye tabi tutmaktan tenzih ediyorum.
Burada ki eleştiri amacım, üniversiteler değil, üniversiteleri ; kafalarında oluşturdukları yasakçı hayat tarzlarına ve yıkıcı komplo teorilerine mesnet yapan tuzu kuru bir azınlığın kötü örneklerini dile getirmek içindir
Yine Eleştiri amacım, laikliği,Beyaz saraydan daha özgürlükçü bir anlayışa göre değil de; İran’a göre sınırlayan ülkemizdeki kötü örneklere vurgu yapmak içindir.
Yine Eleştiri amacım,çağdaş ve muasır medeniyet anlayışını Nasa merkezli projeler üretme yerine,kanlı darbe senaryoları ile sınırlandıran bir insanlık ayıbına vurgu yapmak içindir.
Yine Eleştiri amacım,,demokratik hukuk devleti kavramını ; kalkınan batılı devletlerin evrensel hukuk kriterlerine göre değil, bu kavramı kendi çıkarlarına göre dizayın eden totaliter bir anlayışa dikkat çekmek içindir
Yine Eleştiri amacım kurumları hedef almak değil, toplumun, devletiyle barışık yaşama taleplerini rejim tartışmaları ve laik düzen karşıtlıkları olarak bastıran devlet üzerinde ki adaletsiz bir bürokrasi yapısının Avrupa İnsan Haklarına bile konu olan hukuksuzluklarına işaret etmek içindir.
MENEMEN HATTI ÜZERİNDEN YÖRÜTÜLEN İRTİCA BOLONU ve KIBRIS GERKÇEĞİ
Denilebilir ki Menemen olayının Kıbrıs bağlamı ile ne alakası var. Alaka şu. Kıbrıs dış politika da,Menemen ise iç politikada Türkiye deki sınıf İKTİDARINDAN YANA OLAN statükocu için iki önemli malzeme. Kaldı ki tarihimizi meşgul eden bu her iki vahamet de bu sınıfın kendi oyunudur.
Menemen benzeri hadiseleri iç politika malzemesi yaparak mevcut iktidarı köşeye sıkıştırma gayretinde olan egemen sınıfın oltasına şimdi de Kıbrıs sorunu takıldı. Çözüm üret, üretmem, çöz, çözmem. Peki ne yapılmalı cevap yok. Bu mantık garabetine Denktaş ta dahil.
Peki ama neden sürekli Menemen,neden sürekli çözümsüzlük? Bilindiği üzere İzmir’in Yunan işgalinden kurtarılmasında Ege’nin bu şirin İlçesi, Anadolu halk ruhunun simgesi bir bölgedir. Kısacası, vatansever ve Müslüman Efeler diyarıdır Menemen. Bu nedenle de “Rum İşgalciler Menemen”’de çok büyük kayıplar vermiştir.
Dolayısıyla milli ve dini mukavemet açısından İslam anlayışına muhalif olan batıcı zihniyet nazarında Menemen artık sembol bir isimdir. Dolayısıyla Menemen de öyle bir olay tezgahlanmalı ki, bu isim geçmiş ve gelecek arasında bir muhalefet duygusu oluştursun ve bu olayın canlılığını bu milletin milli ruhunu bastırmak adına süreklilik arz eden bir örnek teşkil etsin.
Nitekim Menemen olayı; ülkemizdeki tuzu kuru egemen sınıfın, İslam düşmanlığını körükleme adına gerek tezgahlanan senaryo tarzı itibariyle gerekse bugüne taşınan misyonu itibariyle tam da bu çerçeveye oturmakta. Bunun içindir ki bu egemen sınıf ,bu olayın gerçek yüzü ortaya çıksın istemiyor.
Tıpkı, 1 Mayıs 2004 e kadar Kıbrıs’ta da çözüm sağlanmasını istemediği gibi. Eğer 2004 sonunda da AB ‘den müzakere takvimi alınamaz ise amaçları bellidir. İktidar Milli bir davada toplumu ikiye ayırdı deyip, konuyu her zaman olduğu gibi yine sokağa taşımak ve iktidarı bir an önce yıkmak yada parçalamak.
Bu egemen sınıfa ne Kıbrıs’ta çözüm olsun nede Türkiye AB üyesi olsun. Yeter ki.,Menemen ve Menderes ile devam eden çarpık gelenek bugünde bozulmasın. Denktaş dahil kendi toplumunun tarihi değer ve medeniyet yargıları ile ters düşen ülkemizdeki devletçi elitin derdi budur.
Bu elit zümre genel olarak ataist ve sol tandanslıdır. Bu elit’in tanımı, 20 yaşına kadar devlet düşmanı, Rus votkacısı “halkçı kominist”. 20 yaşından sonra devletten geçinen Amerikan viskicisi “ hortumcu kapitalist “tir.
Son 25 yılda devlet hazinesinin tam takır hale gelmesi ve Türkiye’nin 300 milyar dolara yakın bir borç batağına saplanmış olması bu zihniyetin provokasyon teorilerine göre oluşmuştur. Bu elit için Türkiye çökmesi ; içeride ve dışarıda borç esaretine mahkum olması , baskıcı ve de tahrik edici İdeolojilerine zemin oluşturma nedenidir.
*Hadi bunları anladık anlamasına da; peki bu elit sınıf baskısından, çocuklarını başörtüleri nedeniyle daha özgürlükçü diye AB ve ABD gibi ülkelerde okutan dini bütün çevrelerin,Kıbrıs’ta sağlanmak istenen çözümde ABD,AB ve de AK PARTİYE karşı bu kesimin yanında yer alması neyin nesidir doğrusu bu çelişkiyi anlayamadık. Bu da ister istemez insanın aklını karıştırmakta.
(Not: Bu sitemim, hiç kuşkusuz SP,MHP,BBP gibi aynı çizgide yer alan ittifak gurupları için).
İktidarın, Kıbrıs politiği dahil her müspet adımında “yapsın da görelim” gibi Menemen ve 28 Şubat içerikli Toplum mühendisliğinin mucitleri yanında yer almak doğrusu bu çizgideki insanlara yakışmıyor.
Bir taraftan bu egemen sınıfı “Devletin laik Cumhuriyet şeklini” Marksist ideoloji ile izole eden hortumcu düzen şakşakçısı diyeceksin, diğer taraftan bu kesimle aynı yıkıcı safta bulunacaksın, doğrusu bu bir samimiyetsizliktir.
Dün Menemen bugün de Kıbrıs sol elit için en can alıcı altın bir sermayedir. Kubilay (Mustafa’) ise işin siyaset pazarıdır. Öylesine bir Pazar ki, her ikisi de gündem çarpıtılması ile canlılığını koruyor. Ancak bu canlılık çıkarlarına hizmet etmiyor,sadece Türkiye’nin iç ve dış politika ayağını tanzim eden sol tandanslı Sebataist ekibin ülke üzerindeki egemenliğini pekiştiriyor.
Marksist sol elit için Menemen tahrikçiliği ve Kıbrıs sorunu bunun için çok önemli. Biz bu elit zümre, dün bir imparatorluğu yıkan İttihat Terakki Cuntası olarak karşımızda idi. Öyle ki, 1908 ihtilali ile II.Abdülhamit’ in tahtan indirilmesi bu zümrenin eseridir. Netice olarak bu dehşet ekibine, II. Abdülhamit 33 sene dayanabilmişti. Sonunda koca bir imparatorluk bu zümre tarafından yıkıldı ve her fani gibi tarihteki yerini almak zorunda kaldı. .
Tesadüfe bakınız ki, 1909 da İTTİHADİ MUHAMMEDİ CEMİYETİ ( yani Muhammed’e inanlar birliği ) Kİ , bu cemiyet Kıbrıs asıllı Derviş Vahdettin’in bir teşebbüsüdür. Cemiyetin amacı ise Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak isteyen iç ve dış tesirlere karşı Müslüman toplumun birliğini temin etmek.
Ne yazık ki,1908 de Türkiye’deki bu elitlerin uzantısı olan İttihat Terakki Cuntasının saray darbesi buna fırsat vermedi . 1909 ‘un 31 Mart’ında başlayıp 1913 ‘e kadar süren dönemde ülke tam bir katliam havası yaşadı. Bu katliamların hiçbiri de ne acıdır ki, bugüne kadar okunan tarih sayfalarının hiçbirine geçirilmedi.
Bu cemiyet isminin etrafında toplanan her kim varsa hepsi imha edildi. Amaç belli idi. 600 yıllık bir imparatorluğu dış güçlerle birleşip parçalamak. Ancak daha imparatorluk yıkılmadan, İmparatorluk mirası Tarih ve medeniyet eserleri bir gecede talan ve yağma edildi. Vakıf eserleri bu katliamdan en büyük payı alan kurumlar olarak tarihlere geçti. .
Özellikle özel mülkiyetler savaş hukukundan masum olduğu için Kerkük ve Musul gibi önemli petrol havzasını,kendi kurduğu özel Vakıf korumasına alan II. Abdülhamit’in bu mülkleri de devlet mülkü haline getirildi ki kolayca yenilsin-yutulsun diye. Sonra Lozan antlaşması ile de bu mülkler bir avuç para karşılığı İngilizlere devredildi.
Bir ucu Balkanlara diğeri Afrika’ya ve bir ucu Asya’ya uzanan büyük bir coğrafya 1923’e gelindiğinde bir mendil parçası haline indirildi. Ayrıca 7 milyondan fazla Müslüman’ın hayatına mal olan yıkım ise bir başka acı olarak tarihteki yerini aldı.
7 milyondan fazla Müslüman evladının ölmesi bu İmparatorluk düşmanlarını tatmin etmemiş olacak ki içe dönük katliamlara hız verildi ve uyduruk senaryolar üretilerek yeni bir nesil yaratmak adına Osmanlıdan kalan etki ve yetki sahibi nesil de çevresiyle birlikte acımasızca yok edildi ve dahi insanlık onurları zedelenerek sürgün edildi.
1925’te vuku bulan ,Şeyh Sait olayı dahil 1930’un Aralık ayında Ege (Menemen) de vuku bulan katliam senaryoları ve sonucunda asılan bir çok ulema ve bu ülkenin başına örülen kanlı çoraplar bu acıların tarihte kalmış vahşi örnekleri olarak hala karşımızda.
Bunları hatırlarken, gerçekten insanın tüyleri diken -diken oluyor ! Peki, bir millet nasıl olur da, kendi tarihini ve kendi insanını gözünü kırpmadan böylesine insanlık dışı bir kıyıma nasıl tabi tutabilir ?
Benzerliğe bakınız ki, birinde mevki kapma uğruna bir “imparatorluk” parçalanıyor. Sonra bu yetmiyor, Cumhuriyet döneminde ise devreye ideolojik hırs giriyor bu kez de parçalanma “toplum ve devlet” arasında boy gösteriyor. Pek amaç ne? Amaç, Anadolu halkının bir daha devletle bütünleşmek üzere bütün yollarını kesmek.
Netice olarak; Menemen provokasyonun bir savaş kozu şekline tahvil ediliyor olmasında iki neden vardır. Bunlardan biri, bu kozun sevilmeyen iktidarların tasfiyesi için sonu gelmeyen bir referans olmasıdır
Bu yüzdendir ki, İHL.mezunu olan bir insanın ülkesine ve milletine seve-seve hizmet vermesi bu kesimlerce siyaseten bir türlü hazmedilmemektedir.
Menemen üzerine giydirilen, kirli ve de kanlı tezgah, sol elitin marksist projelerine uygun bir seçenek olmasındaki ikinci neden ise din ve dindarlık olgusudur. Dolayısıyla Menemen olayının şeriat yani din üzerine kurgulanıyor olması da bu yüzdendir. Amaç ise , dinin ve dindarın tehdit unsuru ve tehlike gösterilmesi ile Türkiye’de kızıl rejim mantığına özgü yeni bir iç ve dış politiğini millet üzerinde egemen kılmaktır.
Bundan dolayıdır ki 23 Aralık 1930 tarihli Menemen vakasında “cami” nin seçilmesi bir tesadüf değildir . Ayrıca bu menfur cinayet aktörünün , kendisine mehdi ve tarikatçı süsü veren derviş Mehmet isimli bir serkeş üzerinden tasarlanması da. bir tesadüf değildir.
Aslında derviş adıyla maruf Manisalı Mehmet esrarkeş ve meczup kimlikli birisidir, ancak mizansen gereği bu gerçek bugüne kadar hep gizlenmiştir, hatta Menemen yıl dönümlerinde yayınlanan askeri belgeler bile bir biriyle bu konuda çelişki içindedir. Ama işin başında derviş olması yeterli bir nedendir. Burada gizlenen bir başka gerçekte şudur. Bu da, Derviş Mehmet’in yine bir başka danışıklı bir dövüşün aktörü olan ve binlerce dindarın katline sebebiyet veren Çerkez Ethem’in elemanlarından birisi olmasıdır.
Failin Nakşibendi tarikatına mensup olarak gösterilmesi ise işin bir başka kızıl kılıfıdır. Zaten her kızıl senaryoya da böylesi bir din bağlantısı kurulması da bir gelenek değil midir? 28 Şubat sürecinde Nakşi şeyhi olarak ortaya sürülen Müslim Gündüz olayı da bu tezgahın bir parçası olarak karşımıza çıkarılmadı mı ?
Yeri gelmişken burada önemli gördüğüm bir anekdotu daha aktarmak istiyorum. 17.yüzyıl itibariyle Osmanlıyı parçalamayı kafaya koşmuş olan Siyonist meşrepli misyonerler arasında Tarikat makamlarında halifeliğe kadar yükselen ajanların varlık gerçeği tarih bilen herkesin malumudur. Peki bu ajanlar neden başka bir yolu değil de, tarikat altında gizlenmeyi tercih etmiştir? Bunun cevabı şudur. Devlet ve toplum arasında bir moral kaynağı olan bu ocaklar ifsat edilmeden,toplumun ve devleti ifsat etmek mümkün değildir. Bu açıdan; nasıl olsa, temel yıkıldı mı, çatının çökmesi de mukadder olur düşüncesiyle Osmanlı da ilk önce, bu ocaklar ifsat edilmiştir.
Anlaşılan o ki, bugünde aynı misyonerler, Türkiye de kendi devletini ve kendi halkını içten çökertme gayretinde olan kızıl düşünceli , kara cübbeli müritleriyle aynı ifsat hareketlerini sürdürmektedir.
Bu Sol elit’in şeyh ve tarikat kavramına alerji duyması, hiç kuşkusuz bu ocakların, toplum üzerinde manevi bir etki taşımasından dolayıdır. Bu sebepledir ki, toplumda nazarında moral dinamiği olarak öne çıkan gerçek tarikat önderleri sol denen kaşarlı elitlerce tarih boyu hep düşman kabul edilmiştir. Ünlü Kafkas kartalı Şeyh Şamil’ kuşkusuz ki bu düşmanlık simgelerinin en somut örneği kabul edilmiştir.
Bakın Şamil için Karl Marx, ne diyor. “Şeyh Şamil için “Hürriyetin nasıl elde edilmesi lazım geldiğini Kafkasya Dağlarından ibretle öğreniniz. Hür yaşamak isteyenlerin nelere muktedir olduğunu görünüz. Özgürlük peşinde koşan her millet bu insandan ders alsın”
Kendilerine hürriyeti, başkalarına ise esareti hak olarak gören sözüm ona bizdeki sözde eşitlikçi sol elit sanırım bu realiteden en az Karl Marks kadar ders alır ve hürriyet iksirinin onur taşıyan her insan için ne kadar kutsal olduğunu bu tespitten sonra daha iyi anlama erdemine kavuşur!
YENİ UYGAR NESLİN MENEMEN ÜZERİNDEKİ KIZIL MASKEYİ İNDİRME ZARURETİ
Tarih önünde yeni nesil artık şu gerçeği bilmek zorunda. Şeyh Sait olayı dahil ,Menemen ve bunun sonrasında bugüne kadar Türkiye’nin yaşadığı her kanlı olay sistematik bir planın devamıdır.
Bu planın cumhuriyet devletine muarızlık ve Atatürk’e düşmanlık olarak gösterilmesi işin asla samimi yönü değildir. Her aklı başında olan insan da bilir ki din gerçeği cumhuriyet gibi halka dayalı hukuk devleti kavramının değil kominizm gibi zorba rejimlerin zıddıdır .
Cumhuriyet kavramı Arabi bir terminoloji olduğu için İslam’la zıtlık teşkil etmesi söz konusu olamaz. Bu bakımdan ne İslam-ı cumhuriyetle vurmak, nede cumhuriyeti İslam’ la vurmak ne aklın -ne ilmin ve nede mantığın kabul edebileceği bir şeydir.
Burada Kızıl ideoloji taraftarlarının, Cumhuriyet üzerinden yürüttüğü din düşmanlığı ile amaç, meşru devlet erkini ve toplum genelini iç hesaplaşmaların içine çekmek ve bu sayede devletin gelişme mukavemetini kırmak içindir.Diğer yönüyle de, toplumu ahlaki,tarihi,dini ve kültürel bilinçten uzaklaştırmak,manevi temel dinamikleri yozlaştırmak . Bununu sonucu ise ,kendilerini devletin taraflısı, diğerleri de devletin muhalifi göstermek.
Dolayısıyla da devleti güçsüz,toplumu yoksul bir çizgide tutup,yoksulluk edebiyatı üzerinden kurulu kızıl düzen mantığını devlet içindeki egemen kadro sınıfı ile ilanihaye devam ettirmek.
Ne yazık ki Türkiye de gelişen olayların hepsinin arka planında dün bu düşünce vardı, bugün de aynı siyasi amaç vardır. Haklarını teslim etmek gerekir ki,bu yoldaş takım kolay gelmedi bugünlere. Kendilerine muhalif gördüğü her şeyi yakarak,yıkarak ve de yok ederek geldi.
ABD VE KIBRIS POLİTİĞİNE VURULAN İLK NEŞTER
Kıbrıs politiğini İngiltere ve Yunanistan arasında bir sorun olarak gören İnönü’ün tarihi gafleti DP’nin ABD ile geliştirdiği iyi ilişkilerle ne yazık ki ancak 1960’lar da tamir edilebilme sürecine girmiştir. .
Öyle ki. 1960 Londra antlaşması bu sürecin eseridir ve Türkiye’ Kıbrıs ta garantörlük ve iki kesimlilik garantisini İnönü’nün Lozan gafleti ile geçen 40 yıllık aradan sonra ilk defa bu antlaşma ile elde etmiştir.
Peki , ABD niçin Türkiye’ye böyle bir katkılar sağlamıştır? Zaten bugünkü soru da bu:
Tarihen sabit ki, II. Cihan savaşı sonrası Büyük Britanya’dan sonra dünyanın yeni patronluğuna soyunan ABD için Soğuk Savaş yanlısı SSCB doğu da en güçlü rakiptir. Rusya’ya sınır olması nedeniyle Türkiye’ gibi büyük bir Osmanlı mirasına sahip bir müttefikte ABD için uzun soluklu ve de çok önemli bir ihtiyaçtır.
Bu arada Yunanistan’ın da hem Ortadoks din bağı hem de balkanlar dahil,Sovyet tesirinde bulunması ABD’yi Türkiye ile ister istemez yakınlaşmak zorunda bırakan bir başka tercih olmuştur.
Türkiye’deki Marksist solun ABD’ ve NATO’ya düşmanlık histerisi işte bu yüzdendir. Türkiye de bu sayede meşru bir sermaye gelişimi ortaya çıkmıştır. Büyük ittifaklar içinde demokratik bir devlet tezi doğmuştur. Dini kimliğin bütüncül ruhuna karşı vurulan kırılan esaret zinciri kırılmıştır. Bu da tabi ki kızıl yoldaşları üzmüştür.!
Kıbrıs konusunda ABD aktifliğinin bir başka cephesi de hiç kuşkusuz, bir tarafı batıdan Ege,güneyden Balkanlar ve Doğu Akdeniz politiği ile bağlantılı olan böyle bir adanın SSCB’nin egemen olduğu bir paktın kontrolünde girmesinin yaratacağı endişedir. Bu da bir NATO sorunu olacağı içindir ki ABD 1960 antlaşmasında Türkiye lehine aktif rol oynamıştır.
Aynı sol elit o gün Menderes’e ; Kıbrıs’ı satıyor diyordu ve bu günde aynı şeyi AK PARTİ için tekrarlıyor ve karşı nümayişler düzenliyor! Aman Allah’ın ne garip bir tecelli
Hatta bunlardan biri 1959 da Ankara’dan Tren ile Kayseri’ye miting için hareket eden İnönü’nun hükümetçe yolda durdurulması ile ilgili olan meşhur vakıadır.
ABD’yi beğenelim yada beğenmeyelim bu konularda olduğu gibi Türkiye’nin böylesi bir tek parti garabetinden kurtulmasında da önemli katkıları olduğu göz ardı edilmemesi gereken bir gerçek.
Ancak Türkiye için ne yazık ki, bu hayal çok uzun sürdüremeyecek ve kızıl yoldaşlar 1940’larda hayal ettiği kanlı ihtilal 1960 da amacına ulaşacaktır. Hem de bir ülkeye şerefle başbakanlık yapmış mümtaz bir şahsiyetin yüzünde sigara söndürecek kadar aşağılaşan bir kin ile. Bu ihtilal aynı zamanda Köy enstitülerine 1950 tarihinde vurulan bir darbenin de rövanşı olacaktır.
Bu ihtilal ki sonuçları itibariyle, bir “Kore” kadar olamamak bir yana,”savunma bağlantıları noktasında” Türkiye gibi 780 bin km. büyük bir coğrafyaya sahip olan bir devleti , kuzey ve güney uçları arası en fazla 426 km.lik bir alan olan İsrail gibi bir devletin emrine mahkum edecektir. Türk milleti çalışkandır ve Türk milleti zekidir diye bar-bar bağıran Atatürk Türkiye’si adına ne acı bir utanç tablosu değil m i? (İsrail için kullandığım ifade,bir tepki unsuru değil,bu milletin kısa sürede bu başarılı noktaya nasıl geldiğini vurgulamak içindir)
Şimdi,1925 de Atatürk tarafından kurulan THK kurumu,1949 yılına gelindiğinde Paris Havacılık Fuarında model yarışmasına katılacak kadar ileri bir düzeye gelmiş iken ve bu fuarda belli bir de sipariş de almasına karşın ,bugünkü “Atatürkçü sömürü dernekleri” gibi bu kurumun da , böyle bir üretim faaliyetinden uzaklaştırılıp ihtilal kökenli emekli askerlerin Atatürk adına vakit öldürme kurumu haline geldiğini anlamak sanırım bu utanmazlık örneği daha iyi anlaşılacaktır.
Türkiye’nin İlerici-Gerici-İrticacı,Sağcı-Solcu,Alevi-Sünni-Türk-Kürt-Laik-Antilaki,Şeriatçı-Tarikatçı -Cumhuriyetçi-Hilafetçi vs. nitelikli gerilimli politikaları ile sarsılma amacını anlatmaya bu örnekten daha çarpıcı bir gerçek ne olabilir bunu bu vatanın gerçek koruyucularına bırakıyorum.
Olaylara ister o gün,isterse bugün gözü ile bakın, göreceksiniz ki, devletçi “kızıl sol elit “ve “siyon” ikilisinin dini tarafa bakışı hiç değişmedi.!
Bu milletin 20.yüzyılı işte böyle heder edildi. 21.yüzyıla taşınmak istenen kavgaların boyutu da yine aynı.
Sevindirici olan o ki, kızıl ideoloji Rusya da çöktüğüne göre, bu riyakar takımın cumhuriyet ve Atatürk üzerinden sürdürdüğü yalan tezgahı da çökecek ve Türkiye layık olduğu medeni ve muasır milletler camiasında ki hak ettiği noktaya gelecek.
Son bir söz özet: Evrensel hukuk ilkelerine inanmış sağcı-ya da solcu-dinli-yada dinsiz; ülkesini seven herkese ve herkesime çağrım şudur. Gelin artık bu rejim tartışmaları - rejim karşıtları altında yürütülen bu lanetli senaryoları birilikte bozalım.
Son bir dileğim de şu ki,her kim Menemen ve Kıbrıs üzerinde ki şehitler üzerinden ikbal peşinde koşuyor ve öleniyle ölmüşü ile bu masum insanlar üzerinden özel çıkarları için gerilim politikaları üretiyor ve ülkeyi Atatürk istismarı ve din düşmanlığı altında talan ve ideoloji cehennemine çeviriyorsa hem bu dünya da hem öbür alemde rahat yüzü görmesin.
ABD’NİN YABANCI DİLLE (OSMANLICA) YAPTIĞI İLK ANTLAŞMA
Statükocu zihniyetin Türkiye ve Kıbrıs için uygun gördüğü dünya görüşünü dilim döndüğünce yukarıda izaha çalıştım. Şimdi yeri gelmişken birde statükonun sürekli sövdüğü Osmanlı tarihine bakalım.
Yıl l795, Atlas Okyanus sahillerinde 1 gemisi sulara gömülen ve 11 gemisine de el konulup Cezayir limanına çekilen ABD perişandır. Osmanlı ile müzakereye oturur ve tarihte yaptığı ilk yabancı dilde (osmanlıca) antlaşma ile Osmanlıya 642 bin dolar ve 12 bin de osmanlı altını vererek bu uğradığı şoku izale etmiş olur. Dünün Amerika’sı böyle idi. Peki bugün dünyaya egemen olacak bir başarıya nasıl ulaştı.
Pek tabi ki, devlet ve toplum işbirliği ile ve de Allah’ın tabi düsturlarına tabi olması ile. Evrensel gerçeklere kendilerini Müslüman zannedenlerden daha sıkı sarıldıkları için bu başarıya erişti. Peki bizim statüko ne yaptı? Önce büyük bir İmparatorluğu yıktı. Şimdi ise aynı talan mantığı ile Cumhuriyet devletini çökertmeye çalışıyor. Nedenleri işte ortada.
STATÜKOCU SOL ELİTİN SON İTTİFAK KALESİ KIBRIS
Statükonun son kalesi Kuzey Kıbrıs . Türkiye’de irtifa kaybeden statüko şimdi can havliyle elini Kıbrıs’a atmış durumda. Buradaki lüks hayat tarzı, tabi ki bulunmaz bir model. Kıbrıs çiftliğin de çözüm istememesi de zaten bu sebepten kaynaklanıyor.
Kıbrıs meselesi, içeriğiyle olmasa da,simgeledikleri,devlet-siyaset ilişkisinin ana çatısını oluşturma yapısı itibariyle statükocu politiğin ‘Türk’e karşı Türk propagandası’ tipine uyan bir durum. Yoksa bu zihniyet için çözüme taraf olmamak Annan Planının çok kötü olmasından kaynaklanmıyor.
1942 de önüne konulan 12 Adalar teklifinden vazgeçme dahil 1946 tarihinde hava sahası itibariyle Arnavutluğa kadar uzanan Fır hattı ve bugün büyük bir sorun olarak Türkiye’nin önünü tıkayan Ege kıta sahanlığı ki nerede ise bu alan Malta açıklarından Karadeniz Cephesinde ki Sivastopol’a kadar uzanan bir deniz sahasını Türkiye’nin kontrolünde tutma anlamı taşıyor. Ancak böyle bir imkan tek partili dönemde kabul görmemiş. Şüphesiz ki bu ilgisizlik Kıbrıs’ı da etkilemiş. Statükonun Kıbrıs konusundaki bu tavrı ne yazık ki bugünde aynı. Buna şaşmamak gerek.
Peki tek partili böyle bir teklifi niçin ret etmiştir? Nedeni , NATO’nun Rus karşıtı bir blok kabul edilmesi. Dolayısıyla da, bu teklif 1950’ye kadar CHP tarafından NATO cenahına cevaplandırılmamıştır.
Bu zihniyetin içine vurdum duymazlık öylesine işlemiş ki,bugün sokaklara asılan NATO’ ya hayır afişlerinde bile bu aymazlığı görmek mümkün. Ne yazık ki aradan geçen bunca zamana rağmen bu cephede hala hiçbir şey değişmiş değil.
Annan planı ile atağa geçen AK PARTİ politiğinin amacı ise kuşkusuz ; Türklerle Kıbrıs’ın nimetlerini paylaşmayı içlerine sindiremeyen ve bu Türkleri aralarında zoraki bir azınlık olarak gören “Rum Helen” zihniyetine karşı oransal olarak yeni bir paylaşımı ve hak sahibi olmayı sağlamaktır. Kıbrıs Rumlarının da Annan planını bu açıdan çok fazla desteklememesi de bu yüzdendir. . Çelişkiye bakın ki, bu durumu Türkiye’deki mevcut statükocu politik de içine sindirememekte.
PLAN ÇERÇEVESİNDE BEKLENTİLERİN SEYRİ
Daha öncede ifade ettik. Bir kez daha hatırlatalım ki, Statükocu ve de Şövenist politiğin iddialarının aksine, Ak Parti İktidar’ının , Kıbrıs atağı asla “ver-kurtul “olmadığı gibi, Rumlarla -Türkleri de adada birbirleriyle bacı kardeş yapmak değildir. Gösterilen çaba sadece mevcut soruna, üyesi olduğu uluslararası camianın da destekleriyle siyasi bir çözüm bulmaktan ibarettir.
Aslında Annan planı, Kıbrıs ta her iki taraftaki devleti birleştiren yeni bir devlet demektir. Bu ise bu yeni devlette Türklerin kurucu ortak olmaları demek. Türkçenin resmi dil haline gelmesi demek. Türklerle, bu yeni devleti eşit olarak paylaşmak demek. Türklerin eşit söz hakkı demek. Uluslar arası alanda gelecek itibariyle Türkiye’nin de rahatlatması demek. (tabi ki her iki tarafta referandumla istenilen sonuç elde edilir ve AB cenahı sözünde durursa)
Rumların uzun süredir Kıbrıs’ta çözümü engelleyen taraf olması şimdiden bu sinyalleri vermekte. Bunun için dikkatli olmakta yarar var.
Bu nedenle , Denktaş’tan önce, bu planın bugün akim kılması en fazla Rumların beklentisidir. Çünkü Rumlara göre Kıbrıs’ta Türkler işgalcidir. Dolaylısıyla 1 Mayıs 2004 itibariyle biz nasıl olsa AB müktesebatına tabi bir devlet olacağız. Dolayısıyla böyle bir antlaşmaya evet demek işgali meşrulaştırmak demek olur. İyisi mi biz bu antlaşmaya hayır dersek AB kozu ile beraber 1960 antlaşması ile elde edilen Türklerin garantörlük haklarını da yok sayar ve Kıbrıs’ın tamamına malik oluruz. Rumlar’ın referandum hesabı budur.
Türkiye ise yıllardır asker, iç politika ve muhalefetten kaynaklanan endişeler yüzünden bu konuda maalesef cesur ve kararlı bir atılım yapamamanın şimdi böylesi risklerini yaşıyor.
Tabi ki, bu riskler Türkiye için yeni şeylerde değildir. 1913 de İttihat Terakki ihaneti ile sonra da 1923 Lozan Antlaşmasının 19.maddesi ile hiçbir tavır sergilenmeden Yunanistan’a bırakılan Girit de böyle bir riski kurbanıdır.
Lozan da ,Kıbrıs için İnönü tarafından söylenen tek söz ise müzakereler de Kıbrıs Mi-sak-ı milli sınırı dışında kalan bir konudur denilmiş olmasıdır. Yine bu antlaşmada İngilizlere feda edilen Kerkük ve Musal ‘a ait politik gaflet ise Türkiye adına kayıpların en büyüğü olmuştur.
Geliyoruz 1978 ‘e. Bay Ecevit ve Kenan Evren tarafından ; Yunanistan ile birlikte AET(AB)’e giriş teklifi de böylesi bir gaflet ile ret ediliyor.
(yazı içinde özellikle bu konuya ait bir belge var) Hiç kuşkusuz bu ret ülkenin muasır medeniyet hayalini bir kez daha tarihin derinliklerine gömüyor ve Rumlar olumsuz tavırlarına rağmen bugün bu sayede uluslar arası arenada hep haklı olan taraf konumuna yükseliyor. Türkiye de oyun bozan taraf olarak yerini alıyor. Bu konuda AK PARTİ iktidarının olumlu ve cesur bir diplomasi iradesi göstermiş olması ise Kıbrıs’tan vazgeçme politikası olarak değerlendiriliyor. Bu konuda söylenecek söz ise tek kelime ile tuhaf çelişkidir.
Bir örnek. “Ellerindeki imtiyazların bir kısmından fedakarlık etmeyenler,sonunda o imtiyazların tamamını da kaybederler” Bu sözün Lenin’e ait olduğu söylenir.
Kıbrıs’ta ki çözüm noktası işte buna benzer bir mesele. Bu çözüm Türklerin de,Rumların da,Türkiye’nin de Yunanistan’ında ortak çıkarı için tek çıkar yol . Dolayısıyla çözüm, risklerine rağmen tüm taraflar için büyük bir kazanç olacak. Dileriz ki, tüm taraflar bu tarihi fırsatı,iyi niyet ve kalıcı hukuk ilkeleri çerçevesinde fazla zaman kaybetmeden gelecekleri adına olumlu değerlendirirler.
KIBRIS ÇÖZÜMÜNDE BENZER MODELLER
Kıbrıs’ta kolay bir çözüm olur mu? Gönül arzu eder ki taraflar,bunu kendi aralarında bir an önce çözüme kavuştursunlar. Fakat gerçek şu ki,çoğu zaman ihtilaflı ülkeler kendi inisiyatifleri ile bunu sağlayamıyorlar.
O zaman da “dışarıdan birileri”nin devreye girmesi ve yönlendirmesi kaçınılmaz hale geliyor. Eğer Kıbrıs New York zirvesi ile çözümlenemez ise o takdirde :
1940’larda Hindistan ile Pakistan arasındaki sınır ve toprak talebinin çözümünde izlenen yol denen acaba bir çıkış olabilir mi? Ya da, 1978 de ABD Başkanı Jimmy Carter başkanlığında Mısır Devlet başkanı Enver Sedat ile İsrail Başbakanı Menahem Begin’in Camp David antlaşması ile bir araya gelip savaşa son verme kararı bu duruma bir deneme olarak emsal teşkil eder mi?
Yine bir başka yakın örnek Dayton Antlaşması ki bu durum ABD’li Diplomat Richard Holbbrooke’un arabulucu ile çatışmaları antlaşmaya tercih eden Bosna ve Sırp barışını sağlayan bir karardır, öyle bir yöntem Kıbrıs’ta tutar mı?
Kıbrıs adına bu girişimlerden herhangi biri üzerinde; Başbakan Tayip Erdoğan’ın da etkin bir şahsiyet olarak üzerinde ittifak ettiği ABD Dışişleri Bakanı Collen Powell gerçekten bir etkinlik üstlenirse neden olmasın!. Ancak burada bir endişeyi unutmamak gerek. O da, böyle bir atağın iki ulusu bir daha bir birine düşman edecek ihtilaflara sebebiyet verecek boyut içermemesi.
Sonuç olarak ; kabul edelim yada etmeyelim bugün ABD dünyanın tek süper gücü. Eğer bu güç olmadan ben bu işi çözerim diyen varsa gücünü ve formülünü ortaya koymalıdır. Yoksa, hiçbir kimsenin, sinek vızıltısını andıran ABD düşmanlıkları ile ulusların, uluslar arası boyuttaki pozitif ilişkilerini bozmaya hakkı yoktur, olamaz da:
KIBRISTA ÇÖZÜM EN FAZLA KİMİN LEHİNE
Aslında uluslar arası arenada kangren haline gelmiş Kıbrıs sorunun çözümü, birinci derece de Türkiye’nin,daha sonra da ABD’nin lehine. Görülmektedir ki, ABD 11 Eylül sonrası Ortadoğu’dan, Kafkasya’ya, Doğu Akdeniz den Balkarlara kadar geniş bir bölgede nüfuzunu pekiştirmeye çalışmakta. . ABD’nin bu strateji çerçevesinde Kıbrıs meselesine çözüm bakışı belki de bu açıdan önemli (....)
Her şeye rağmen nüfuz bölgesinde bir güvensizlik ve istikrarsızlık unsuru olan bir ihtilafın olmaması,Türkiye için olduğu kadar ABD yi de ilgilendiren bir güvenlik sorunu olarak önemli.
Eğer bu sorun bu gün çözülmez ise yarın Kıbrıs , “Rum Cumhuriyeti” egemenliği altında Avrupa müktesebatına dahil olacak .Bu da Kıbrıs ta, hem Türkiye ve hem de ABD açısından bir takım sorunları beraberinde getirecek. Bir başka neden de ABD, Türkiye’nin AB ile bütünleşmesini savunurken,bunun Kıbrıs engeline takılması halinde,Ankara’nın dış politikasında bir rota değişikliği yapmasından duyduğu kaygıdır (........)
İlginçtir ki,ABD’nin Kıbrıs politikası bugünkü haliyle hem AB’nin ve hem de BM’nin tutumu doğrultusunda seyretmekte.(... Bu da Rumların baskısına karşı Türkiye lehine önemli bir gelişme. Umarız ki beklentiler boşa çıkmaz !.
Kuşkusuz,Türkiye’nin AB üyeliğine yaklaşması,11 Eylül sonrası dünya ortamı,”Büyük Ortadoğu” kavramının yeni bir stratejik perspektif olarak ortaya çıkması ve ABD’nin Irak’ta kalıcı olacağının gün gibi aşikar olması da Kıbrıs ta çözümün bir başka veçhesi
Türkiye’nin ; toplum itibariyle halkının %99 Müslüman olmasına rağmen AB ve ABD ile kültürel ve ekonomik müştereklikler yönünden mevcut ittifaka daha yakın olması da çözümün bir başka sebebi.
11 Eylül sonrası Ortadoğulu zenginlerin ve şeyhlerin 300 milyar dolara yakın bir mevduatı ABD bankalarından çekip,Avrupa’ya aktarması.ABD’nin Kıbrıs konusunda Türkiye lehine olmasını sağlayan bir başka neden. ABD de biliyor ki bunun aksine yürütece bir politika kendisi için büyük bir ekonomik risk oluşturacaktır.
Dolayısıyla Ortadoğu ve AB ekseninde bu tür bir çözüme katkı jestiyle ABD’nin bölgenin en güçlü ülkesi Türkiye’ üzerinden Ortadoğu halklarına da politik bir iyimserlik mesajı iletmiş olmaktadır. .
Bu arada geniş ölçekli bir İslam kültürüne sahip olmasına karşın, dünya diplomasisi ile dengeli bir yönetim perspektifi sergileyen Recep Tayip Erdoğan gibi yenilikçi bir şahsiyetin Türkiye’de başbakan oluşu da bir fırsat kabul edildiğinde , ABD’nin İslam ile çatışmacı bir sorununun olmadığını gösterme isteği adına, çözümden yana tavır alması işin bir başka boyutudur.
Tüm bu tespitlerin özetini şu şekilde okumak mümkün. O da ; Türkiye’nin rolünün ve stratejisinin dünya ekseninde (bazı kesimlerin ABD’nin güdümüne girdiği iddiasının aksine) Recep Tayip Erdoğan önderliğinde giderek anlaşılır ve önemli hale gelmiş olmasıdır.
Özetlersek, bu realiteler,ABD’nin çözüme istekli olmasına neden yeterli sebepler olmasın.!
BÜYÜK ORTADOĞU PLANI İLE TÜRKİYE ÜZERİNE ODAKLANAN HESAPLAR
ABD’nin “özgürlük ve refah” projesi altında hayalini kurduğu “Büyük Ortadoğu politikasını” bu bölgede,dünyanın en dehşet “ırkçı din” ideolojisine sahip İsrail’ gibi bir devletin mevcut istikrar ve esenlik umutlarını her gün biraz daha yok etmeye doğru yol aldığı süreç ortada iken acaba bu özgürlük tablosu nasıl gerçekleştirecektir?
Doğrusunu söylemek gerekirse bu durum karşısın da normal bir insanın buna inanası gelmiyor. Gelmiyor çünkü, şantaj politikaları ile ABD’yi de etkileyen politik denge Yahudi azınlık elinde.
Bu açıdan da ABD’nin bu özgürlük ve refah projesi insanı dehşete sevk ediyor ve bu durum kesinlikle Ortadoğu halkları arasında inandırıcı bulunmuyor!.
Öz vatanında Ahmet Yasin gibi insanları ölümle hayat arasında sıkıştırıp,sonrada bu insanları terörist diye vahşice öldürme planları ortada iken böyle bir proje nasıl inandırıcı olabilir ki? .
50 yıldan fazla bir zamandır bir eli daima Ortadoğu da olan ABD’nin başarılı olması (bugün Irak’ta yaşananlar göz önüne alındığında)pek mümkün gözükmüyor.
Ümit edilir ki ABD artık bu azınlığın etkisinde kalmaz, bundan sonra uluslar arası politikalarını daha evrensel gerçeklere göre düzenler.(....) Ne yazık ki böyle bir sağduyulu tavır İsrail güdümündeki ABD için çok uzaklarda.
KIBRISTA ABD NEDEN AKTİF ROL ALMAK İSTİYOR?
ABD Kıbrıs konusunda neden aktif rol derdinde.? ABD acaba , Kafkaslar ,Orta Asya,Güney Asya ve Ortadoğu’da AB,Rusya ve Çin’in durdurulması noktasında , Türkiye’yi bir üst olarak kullanma peşinde mi?
Enerji kaynaklarının denetlenmesi ve ulaşım koridorlarının güvence altına alınması. Hazar havzası,Basra körfezi,Doğu Akdeniz, Kızıldeniz ve Malaka Boğazı’nın “emin ellere”geçmesi . Dolayısıyla siyasi ve ekonomik reformların bu stratejik noktalanın çerçevesinde başlatılması adına Kıbrıs konusu bir bahane mi? ,
“Terörle Mücadele” ekseni ile İslam-i hareketlerin tasfiyesinin sürdürülmesi söylemleri acaba ABD’yi rahatsız eden oluşumların dağıtılması için mi ? ,
Örneğin; ABD-İsrail karşıtlığını besleyebilecek eğitim müfredatlarının değiştirilmesi( Filipinler de medreselerde CİA uzmanları ders verirken Endonezya, S. Arabistan ve Mısır da eğitim müfredatının değiştirilmesi gibi)
Bölge ülkelerinin askeri gücünün zayıflatılması, kitle imha silahlarına sahip olmaya niyetlenen ülkelerin engellenmesi. (Pakistan,İran,Endonezya ve Türkiye’nin askeri gücünün sınırlandırılması gibi)
Marshall yardımlarının yeniden başlatılması, buna paralel olarak Amerikan nüfuzunun yaygınlaştırılması,
Bölgede Batı karşıtlığını besleyen anlaşmazlıkların çözümü. (Bu anlaşmazlıkların Afganistan, Irak ve Filistin de denendiği ve Karzai modeli” şeklinde ve ABD çıkarlarını önceleyen yönetimlerin işbaşına getirilerek dondurulması gibi)
Batı’nın askeri ve ekonomik kontrolünün önünü açacak yönetici kadroların oluşturulması, güçlendirilmesi,işbaşına getirilmesi gibi,
Ortadoğu’da Türkiye öncülüğünde Batı’nın hazmedebileceği türde bir İslam anlayışının geliştirilmesi ve bölgenin bu paralelde dönüştürülmesi gibi ,
“Ekonomik gelişme” sloganı ile Müslüman ülkelerin askeri ve siyasi gücünün zayıflatılması. Nüfus artışının yavaşlatılması gibi.
Söz konusu iş bu projenin pilot ülkelerinin İsrail,Türkiye ve Ürdün olarak uygun görülmesi ve bu eksenin “Türk-İsrail” ekseninde merkez olması “ gibi
Acaba ABD böyle bu gibi beklentiler adına mı Kıbrıs ta aktif rol almak istiyor ? ( İ.Karagül Yeni Şafak 12 Şubat 2004)
Bütün bu endişeler alt alta toplandığında ABD Ortadoğu insanına özgürlük konusunda hiçte umut vermiyor.
Ve diğer bir endişe: ABD’nin Türkiye lehine Kıbrıs ta görülen arabuluculuğu acaba, 1 Mayıs 2004’te AB üyesi olacak Rum kesiminin bu birliğe daha sorunsuz girmesi için bir oyalama taktiği mi ?
Yoksa gerçekten Aralık 2004 ‘de Türkiye’nin AB’ den müzakere “takvimi” almasına yönelik mi?
En önemlisi de 2004 Haziran ayında İstanbul’da yapılacak NATO zirvesinde hayal ettiği Büyük Ortadoğu hedeflerine daha kolay bir zemin oluşturmak için mi ?
Bütün bu varsayımların pozitif yada negatif sonucu zamanla anlaşılacak. Biz iyisi mi 250-300 milyar borç batağına saplanmış ipotekli Türkiye insanı olarak kuşkuları değil yine de iyimserlikleri konuşalım ki moralimiz daha fazla bozulmasın !
Bu endişelerin hiç biri tabiatı ile yersiz değil. Dileğimiz Başbakan Sayın Erdoğan’ın Adnan Menderes döneminde ki saflığa düşmemesi.
ARABI-ACEMİ-KÜRT’Ü DÜŞMAN SAYAN İDEOLOJİK BASİRETSİZLİK
Resmi ideoloji nazarında ülkemizde yıllar yılı, Kedinin siyahı Arap, Kürt’ün Türkçe bilmeyeni kırmanço diye algılandı. Bu küçük düşürücü ideolojik tasnifler ise Ortadoğu halklarını bizden uzaklaştırdı .Dolayısıyla bu sonuç bu toplumları Batı ve ABD’ye yaklaştırdı. Bu sayede İslam coğrafyasında elde edilen petrol gibi zengin kaynakların gelirleri oluk - oluk bu ülkelerin bankalarına aktı. Ancak Türkiye’deki statükocu anlayışın aksine bugünkü iktidarın geçmişin bu hatalarına düşmediğini görmek gerçekten insana ülke geleceğimiz adına ümit veriyor. İnşallah bu örnek gidişat bundan böyle de başarı ile devam eder.
Bu konuda Sayın Başbakanın cesur, samimi ve misyon sahibi olması hem doğuda hem de batıda bugün gerçekten takdir topluyor. İtiraf etmek gerekir ki, Türkiye bu sayede artık dünya da konuşulan bir ülke konumuna geldi. Dileğimiz odur ki, bu seyrin sürekli olması.
Abdullah Gül ‘ün Ortadoğu turları ( eğer Süleymani’ye deki Çuval olayı ile etnik yaralarını tatmin eden marjinal malum Kürt tahriki hesaba katılmaz ise ve ayrıca İngiliz Casusu Lowrance yönlendirmesi ile Araplar’ın da I.ci Cihan harbinde Türk milletine karşı yürüttüğü ihanet oyunu da bir tarafa atılacak olursa) Arap ve İslam dünyasında silinmek üzere olan Türkiye imajına büyük yarar sağlıyor.
Bu açıdan, Arap dünyası karşısında Türkiye’nin tekrar tarihindeki o saygın konumuna yükselten bu politik açılım daha da artarak devam etmeli.
Gül’ün barış turlarının, BM Genel sekreteri Annan tarafından da takdirle karşılanması kuşkusuz ki, bu değişim politikasının bir başka sevindirici yönü . Sayın Kemal Derviş’in “ Halkı Müslüman bir ülke olmamız, artık AB üyeliğimiz için olumlu bir faktör haline geldi “tespiti de bu imajın bir başka versiyonu.
Bu nedenle ,halkı Müslüman,devleti laik,sistemi demokrasi , piyasa ekonomisi liberal olan Türkiye gibi bir modele Ortadoğu bölgesinde en fazla batı dünyasının ihtiyacı var. (Her ne kadar demokrasi,insan hakları,din ve vicdan hürriyetini ihlal noktasında AB kriterleri açısından bir çok eksiklikler olsa da)
Ne yazık ki, bir İmparatorluk varisi olan Türkiye ; statükocu politiğin hem ülkesine karşı hem de komşularına olan sorunlu bakış açısı nedeniyle bu potansiyel gücünü dünya karşısında bir caydırıcı unsur olarak bugüne kadar kullanamamış ve daha doğrusu bilerek kullanmamıştır.
Bunun da nedeni Türkiye’nin hiçbir zaman sahip olduğu bu avantajlarına yaraşır bir şekilde yönetilmemiş olmasıdır. Bugün savunma ve strateji belirleme konularında bile 3-5 milyonluk bir nüfusa sahip İsrail’e mahkum olma gülünçlüğü bu vahametin en somut örneği.
1974 BARIŞ HAREKATI ve KIBRIS’IN AB ÜYELİĞİ
Kıbrıs’ta kalıcı bir çözüm sadece Türkiye için değil, BM,ABD,AB ve NATO içinde önemli bir sınav . Kimin ne ölçüde samimi ve dürüst olduğu ise 1Mayıs 2004 sürecinden sonra ortaya çıkacak.
AB’nin ,istenen anlayış yerine geldikten sonra ,Türkiye’ye bu yetmez , siz onları ve şunları da verirseniz,biz size üyelik kapısını öyle açarız gibi alışılagelmiş iki yüzlü oyalamalara baş vurup vurmayacağı ise bu süreçte netlik kazanacak.
Bu gösterge aynı zamanda,Türkiye’de Annan Planına “sevr” benzeri antlaşma deyip,40 yıldır ret cephesi üzerinden siyasal ve stratejik geçim sağlayan statüko ile bu göstergeyi son fırsat kabul edenler arasında ki feraset farkını da ortaya çıkaracak.
KIBRIS’TA RUM DARBESİ VE TÜRKİYENİN 1974 MÜDAHALESİ
Kıbrıs’a askeri müdahale niçin yapıldı? Tabi ki sadece Kıbrıs’taki Türkleri korumak ve kurtarmak için değildi. Stratejik olarak Kıbrıs’ın bir Yunan adası haline gelmesi, Akdeniz de büyük sıkıntılar meydana getirecekti. Müdahale bunun için kaçınılmaz oldu ve yapıldı.
Sonra Kuzey de bağımsız bir Türk cumhuriyeti kuruldu. Ancak aradan 30 yıl geçti. Bu devleti Türkiye’den başka tanıyan olmadı.
Peki hiçbir devletin tanımadığı bir devlet ayakta durabilir mi? Ya da buna uluslar arası alanda devlet denebilir mi?
Bugün bu geleceği, hem Türkiye ve hem de Kıbrıslı Türklerin belirlemesi gerekiyor. Türkiye’nin tek başına ila nihaye bu sıkıntıyı iç politiği ile beslemesi ve savunması başlı başına kendisi için büyük bir risk nedenidir .
Durum bu iken şimdi bir sıkıntı daha ortaya çıkıyor ki, o da Kıbrıs Rum kesiminin 1 Mayıs 2004 tarihi itibariyle AB üyesi olmasıdır.
Çözüm olmaz ise Türkiye,bundan sonra mevcut iç sıkıntısına katmerli bir sıkıntı daha eklemiş olacak. Böyle bir durum ise Türkiye’nin uluslar arası planda kendini bile -bile bütün dünyanın karşısında daha fazla yıpratması demek.
İktidarın ,çözümde bir adım önde olan taraf olma isteği, herhalde bu endişeden olmalı ki, meselenin çözümünde büyük gayret sarf ediyor.
Bu açıdan 10 Şubat’ ta başlayan müzakere performansı başarıyla sürdürülmeli,bu hız geçmişte olduğu gibi bir daha sekteye uğratılmamalı. Aksi halde Güney Kıbrıs AB’ ye üye olduktan sonra ileride oluşacak şartları ister istemez Türkiye kabul etmekle karşı karşıya kalmış olacaktır. Bu duruma ilhak da dahil. Ya da böyle bir durum karşısında Türkiye, AB sevdasından vaaz geçecektir!
Bu açıdan, Denktaş ve TSK’ da ki bazı bürokrat kesimi ile CHP politiğinin bu gerçeği görmeme tercihine karşın Ak Parti iktidarı 1 Mayıs öncesi Rum tezi karşısında gerek ABD ve gerekse AB nezdinde çok iyi bir faaliyet göstermesi kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Aksi halde statükocu yaklaşımla aynı safta olma zafiyeti yarın Ülkemizi, hem Kıbrıs hem de Türkiye bağlamında uluslar arası planda daha zor şartlara mahkum etmiş olacaktır.
Netice olarak Kıbrıs Türkiye için AB yolunda bir şart olmasa da bölgesel bir kördüğüm olduğu için çözüme kavuşmak ve kavuşturulmak zorundadır. İktidar ‘Kıbrıs’ı satıyor - Kıbrıs’ı Rumlara veriyor’ diyen statükocular bu bağlam da Sayın Baskın Oran’ın şu tespitlerine kulak vermek zorunda:
KIBRISTA BELİRSİZLİK POLİTİKALARI
Tarihçi Prof. Baskın Oran ‘ın 3 Şubat 2004 Radikalde yayınlanan yazısı aynen şöyle:
“Olmayan Kıbrıs verilemez. “Bugüne kadar görüldüğü kadarıyla ortada gerçekten de Türkiye’nin Kıbrıs diye net bir politikası olmamış. Oran devamla konuyu şöyle sıralıyor.
Türkiye net özetliyorum,önce,”böyle bir mesele yoktur,ada İngiltere’nindir’ dedi (Ocak1950) ( CHP’nin eski Hariciye Nazırı Necmettin Sadak)
Arkasından,”Ya taksim ,ya Ölüm”dedi (1955).Arkasından, Ya Kıbrıs Ya ölüm dedi (1955) .Arkasından “Kıbrıs Cumhuriyeti”dedi (Aralık 1960).Arkasından ,”Kıbrıslı Türklerin insan hakları ve can güvenliği için Kıbrıs Barış Harekatı dedi (1974)
Daha sonra “Kıbrıs Türk Federe Devleti”dedi (Şubat 1975)Arkasından”Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”dedi (Kasım 1983)
Arkasından iki kesimli federasyon dedi (Temmuz 1989) Arkasından KKTC bizimle bütünleşecek ;gevşek konfederasyon dedi (1997).
Şimdi de “Kıbrıs olmadan Türkiye’nin güvenliğini sağlamayız”diyor mevcut statüko (Ocak 2003) Bir hatırlatma da bizden.
Biz 1974 Barış harekatında bilerek sonradan veririz diye fazla toprak zapt ettik-Kenan Evren-(2001). Demek ki Türkiye’de Kıbrıs politikası diye kesin bir şey yok. Her şey üstün körü.
Baskın Oran işte bir tarihi böyle özetliyor ve daha uzak tarihi ise şöyle sıralıyor. Osmanlı Kıbrıs’ı 1571 fethetti. 1878 de Rusya ile savaş halinde olan Osmanlı İngiltere’nin dostluk desteğini fiilen almak hatasına düştü ve adayı İngiltere’ye kiraladı. ( Bir parantez açarak söyleyelim ki, Osmanlı bu savaşa da tez zamanda yıkılsın diye İngiliz beslemeli Meşrutiyetçiler tarafından sokuldu.)
Bu savaşın iç politikaya yönelik amacı Osmanlı devletini zayıflatmaktı II. Abdülhamit Han da Rusya, doğudan sonra Akdeniz üzerinden de bir başka cephe açmasın diye istemeye-istemeye böyle bir kiralama yöntemine baş vurdu bu da böyle biline )
İngiltere sonra burayı ilhak etti ve bu fırsattan istifade topraklarına kattığını da 19l4 de resmen ilan etti.
Ve Türkiye 1923 Lozan Antlaşmasının 28. maddesi ile İngiliz hükümetine,”5 Kasım 1914’te ilan edilen,Kıbrıs’ın İngiltere’ye katıldığını tanıdığını bildirir” diye bu hükmü tescil etti.
1923-1950 ARASI CHP’NİN KIBRIS DİPLOMASİSİ
1950’li yılların başında,Türkiye Cumhuriyetinin Dışişleri Bakanlığında, Kıbrıs Türkleri ile ilgili tek bir dosyanın olmadığı bir vakıadır.
“Eğer Denizli Lisesi Tarih öğretmeni İsmet Korur Beyefendinin 1938 de yazdığı kitapta olmasaydı belki 1950’lerde de Kıbrıs Türkü hiçte hatırlanmamış olacaktı.(K.Bumin Yeni Şafak)
Bugün işte böylesine bir ortamda siyasetin ve siyasi iradenin biraz kendine gelmiş olması sebebiyledir ki Kıbrıs üzerindeki sır perdesi aralamış bulunuyor . Bu açıdan Başbakan Sayın Recep Tayip Erdoğan iktidarı ne kadar takdir edilse azdır.
Aksi halde bedendeki yara için gereken tedavi şartlarını kabul etmeyen insanlar gibi, ülkeler de küçük bir yara nedeniyle kendi geleceklerini riske atmış olurlar.
Şu bir gerçektir ki, bir müzakere de uzlaşmak demek,iki tarafında istediklerinin harfiyen gerçekleşmemesi demektir.(........)
Sonuç itibariyle, uluslar arası düzeydeki anlaşmazlıklar için Türkiye’deki bazı” istemezukcüler” istemediklerini de eğer içlerine bir sindirebilirse ,Kıbrıs dahil olumsuz görülen her şey çözüme kavuşmuş olacak.
KIBRIS’TA GÖRÜLMEYEN BAŞKA GERÇEKLER
Hürriyet yazarı Tufan Türenç 17 Aralık 2003 tarihili yazısında “Bizim millet olarak Kıbrıs ta bir idealimiz yok. Bu ideali gerçekleştirecek hedeflerimiz de yok. Ama Yunanlıların var. 30 yıla yılda tek bir iş adamı bile gidip adada yatırım yapmadı.
Kıbrıs’ı yönetenler ilk önce kendi çıkarlarını düşündüler. Hırsızlığı önlemediler. Adayı babalarının çiftliği gibi gördüler.
Hortumlanmadık banka bırakılmadı. İnsana ve insani değerlere hiçbir yatırım yapılmadı.
Bugün İngiltere ve Avusturalya’da yaşayan Kıbrıslı Türklerin sayısı adadakinden fazla ise sebebi budur. En önemlisi,30 yılda KKTC yönetiminin başında Denktaş gibi bir milliyetçi lidere rağmen, yeni nesiller içinde Rum pasaportu alan ve kendi kimliğini “Kıbrıslı “diye niteleyen güçlü bir eğilim meydana gelmiştir. Bu vahamet Kuzey Kıbrıs ta büyük bir “nüfus “tabanı erozyonu oluşturmuştur (...)
Kıbrıs ta kazanılan paralar İngiltere’ye akmak zorunda kalmıştır. Hepimiz kabul etmeliyiz ki ,bir ulusal dava böyle götürülemez.(...)
KIBRIS ÖTESİNİ GÖRMEYEN KÖR GÖZLER
“Artık şu gerçek örtülebilecek durumda değil: Kıbrıs’ta Denktaş’ın tutumu, Türkiye’deki resmi politikalarla iç içe girmiş” yoz siyaset,keyfi yönetim,Rum mülklerini dağıtmaya dayalı ganimet düzeni”yle özdeş hale gelmiştir.
Bu politikalar ve düzen dün olduğu gibi bugünde “milliyetçilik-milli dava-Rum tehdidi üçlüsü” nünün arkasına gizlenmektedir.
Denktaş’ın Kıbrıs politikası ya da Kıbrıs merkezli milliyetçilik, yıllardır” hukuksuzluk ve talan üzerine kurulu kirli yapı” ile bu kirli yapıya gerekçe kılınan “Çözümsüzlüğe kilitlenmiş ve Kıbrıs ötesi bir durumu tanımlayan söylem”lerden başka bir şey ifade etmez olmuştur.....
Doğal olarak sıkı bir baskı sistemi ve askeri düzen inşa edilmiş,muhalifler daima baskı altında tutulmuştur. .
Ve tüm bunlar hem karanlık faaliyetler hem işleyiş açısından Kıbrıs’ı derin devletin arka bahçesi haline getirmiştir.( .... )
“Çözümsüzlük politikası”nın arkasındaki en önemli unsur,ne ciddi siyasi görüşlerdir,ne de Kıbrıs’ın geleceğidir. Asli unsur üzeri ucuz kahramanlıklar ile örtülen ranta dayalı kişisel siyasettir. Denktaş ile gelinen bu sonucu hiçbir kimse görmezlikten gelemez.”(7.2.04 Yeni Şafak Ali Bayramoğlu)
Burada şu gerçeği de itiraf etmek gerekir ki, Sayın Denktaş kariyerinin ilk döneminde Kıbrıs Türk toplumunun maruz kaldığı Rum baskısına ve zulmüne karşı direnişin sembolü olmuş bir şahsiyettir.
Ancak bu kariyeri ne yazık ki, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin başına geçtikten sonraki yıllarda yara almıştır. Bunun da nedeni kendisidir.
Örneğin,bugüne kadar hiçbir çözüme gönülden destek olmamış ve hiçte istekli görülmemiştir. Bu tutumu bugün de aynıdır.
Sonunda görüldü ki, bu statükocu devamlılık Denktaş’ın da içinde yer aldığı Türkiye’deki karma grubun işine gelen bir görüntünün simgesi haline gelmiştir.
Sayın Denktaş’ın çözüme istekli görünmemesinin nedeni pek tabi ki sadece bunlarda değildir. Bunlardan en sonuncusu,Kıbrıs Türk toplumunun bugüne kadar kendisine gösterdiği saygı ile statükonun kendisine sağladığı avantajın kaybolması korkusudur.
Türkiye’nin yeni tavrı ile bu konumun Denktaş açısından artık Kıbrıs’ta devam ettirilmesinin imkansız hale gelmesi,istemeye istemeye Denktaş’ı New York’a gitmeye mecbur bırakmıştır.
Denktaş’a göre Global bir güç Kıbrıs’ı ele geçirecek ve Kıbrıs Türkünü yok edecektir. Halka sunulan tek tez budur.
Statükoya göre de,Kıbrıs’ın Türkiye açısından stratejik bir üs olma konumundan çıkacağı endişesi söz konusudur. Kaldı ki,bu antlaşma ile Kıbrıs’ta kaybedilecek bir şeyde yoktur.
Aksine bugün içinde olamadığı bir antlaşmanın 1 Mayıs sonrası AB müktesebatına tabi Kıbrıs Rum Cumhuriyetinde olup biteceklere müdahale şansı hiç olmayacaktır.
Durum bu iken Kuzey Kıbrıs kesiminin Türkiye’den önce gelişmiş bir Avrupa toplumunun üyesi olmasına çalışmanın neresi Kıbrıs’ı satmaktır.
Dün tarih önünde Kerkük ve Musul’dan göz göre-göre vazgeçenlerin, bugün Kıbrıs üzerinde verilen mücadeleyi satış noktasına çekme çelişkileri doğrusu anlaşılır şey değil !
KIBRIS-KERKÜK-MUSUL- BATUM VE HANEDAN AİLESİNİ TÜRK TABİYETİNDEN ÇIKARMA DİPLOMASİSİNE DAİR HATALAR ZİNCİRİ
Bugün Kıbrıs konuşulurken, bir de, eski Macaristan başbakanlarından Kont Teleki’nin şu tespiti ile Türkiye’nin Ortadoğu da neler kaybettiğine de bakmak gerek.
“ Musul ve Kerkük üzerindeki hak kaybının birinci plandaki hatası, Türk Hükümetinin ,Saltanata mensup zevatın Türk tabiyetinden iskatı keyfiyetidir. Bunun da nedeni hilafetin ilgasıdır.
Eğer Osmanlı Hanedan mensupları sadece Türkiye hudutları dışına çıkarılmış olsalardı ve bu aile vatandaşlıktan atılmasaydı, onların Musul Petrolleri konusunda yapacakları talepler, Türk devleti tarafından da desteklenebilir ve dolaylısıyla Musul Petrolleri üzerinden Türk Devletinin ilelebet söz hakkı kaçınılmaz olabilirdi!
Bu tedbirin neden düşünülmediğinin münakaşası elbette bize düşmez, onu tarihçiler tetkik edecekler ve bir hükme bağlayacaklardır.” (Raif Karadağ Petrol fırtınası,s 242 5.baskı)
Şimdi sıkı durun ve bu ihanete eş sayılacak gelişmeye bakın: Türkiye ,1927 yılında meydana gelen Nasturi İsyanı nedeni ile 2.Ordu komutanı General Cevad Çobanlı emrindeki 7.Kolordudan oluşan birlikleri,kolordu komutanı Kor General Cafer Tayyar Eğilmez’in emrine vererek bölgede de büyük bir harekata girişti.
Ve 7. Kolordu Musul’a indi. Sonra bu komutan her nasılsa görevden alındı ve birlik buradan geri çekildi. Hanedanlık ailesine ilişkin hatadan sonra, ikinci bir hata da bu esnada yapıldı. (Raif Karadağ Petrol fırtınası s.243-45)
Şimdi bu kadar hatalar zinciri ortada iken hiçbir kimsenin kendisini Türkiye’yi yöneten Ak Parti kadrosundan daha vatansever olarak öne sürmesi samimi bir davranış biçimi olur mu? Bunun takdiri yüce milletimize ait. Dahası , bu iktidar için bu konuda Sevr’in hortlaması yakıştırmasını yapmak tam alamı ile bir bilgi cehalet.
Bir kez daha belirtmek gerekir ki, Kıbrıs’ta taviz verilecek olursa, yarın Doğuda Kürt devleti,Ermenilerin hak talebi ,Ege de kıta sahanlığı ve Avrupa’nın bitmek tükenmeyen taviz istekleri beraberinde gelecektir gibi endişelere takılıp kalınması ise tam bir karamsarlık. Kaldı ki, karamsarlıklar üzerinde bir devlet politikası inşa edilemez.
.Zira “güçlü olan ve yeni atılımlarla gücünü ispat etmeye çalışan bir ülke için böylesi karamsarlıklara yer yoktur olamaz da. Dolayısıyla yarın ki bu vehimler sadece Denktaş gibilerin günü kurtarma bahanesidir.
Tarih olarak sabittir ki, bir imparatorluk varisi olan bu ülke şuurlu yöneticilerinin sayesinde böylesi karamsarlıkları hep başarı ile atlatmıştır! .
Kıbrıs’ta bir bütünün yaşaması için, 3 bin kilometre topraktan verilecek % 8 gibi küçük bir imtiyazı çok görenler; sayelerinde 8 milyon km2 den 780 bin km.2 ye inen mevcut Türkiye coğrafyası hakkında bir vicdan muhasebesine davet etmek sanırım bizimde en büyük hakkımız olsa gerek.
Böyle bir gerçek ortada iken hiçbir kimsenin bu coğrafyada yaşayan 70 milyon insanı bu endişelere mahkum edip, gelişmiş dünyadan tecrit etmeye hakkı yoktur.
Bugün böylesi bir küçük imtiyazı büyüten özellikle CHP politiği,1923 ‘ tarihli Lozan antlaşmasındaki kendi lideri İnönü marifetiyle kaybedilen MUSUL ve KERKUK ‘ün vebalinden kendini nasıl kurtaracaktır!
Şu da bir gerçektir ki ,bugüne kadar sağ duyulu toplumun ,yabancı düşmanlığına yönelik şehitlik refleksini canlı tutmaya çalışanların,bu toplum için en ufak bir yatırım yapmaması ve buna rağmen hala emperyalist iştahlardan dem vurması ise gerçekten ibret vericidir.
Dahası , İMF parasına boyun eğen bir ülke acziyeti ortada iken ve devam eden ambargo karşılığında hiçbir alternatif çıkış yolu da geliştirmemişken daha da vahimi Kıbrıs’ta kar getiren her işin taksimatına dair dedikodular Sayın Denktaş hakkında ortada dolaşırken bu kesimden hiçbirinin bu endişelerinde samimi olduklarını düşünmek saflıktan başka bir şey olmasa gerek.
Bu aşama da söylenecek tek söz şudur. Statükocu zihniyet bilmeli ki,gerek güvenlik,gerek strateji,gerek coğrafya ve gerekse Tarih olarak Kıbrıs’ın Türkiye için ne kadar önem arz etmekte olduğu, eminim ki Ak Partililer tarafından daha iyi bilinmekte.
Memnuniyetle belirtelim ki, Türkiye Cumhuriyetinin şu andaki demokratik temsilcileri , artık bu ülkeyi uluslar arası planda tecrit eden bu karamsar anlayışlara bir daha bu fırsatı vermeyecek kadar şuurlu politikalar yürütüyorlar.
AK PARTİNİN KIBRIS POLİTİĞİNDE BİR YANLIŞI DÜZELTME ZARURETİ
Ak Parti iktidarının mevcut cesaretini, Kıbrıs davasını “ver-kurtul” politiğine çekenler; bilmelidirler ki, Denktaş’ın mevcut mihverini koruma anlayışına tabi olmakla uluslar arası arena da ,hem Kıbrıs Türkünü ve hem de Türkiye’yi yalnızlığa mahkum etmiş oluyorlar. .
Bu konuda bir de Kıbrıs sorununun çözümü de gelecekte, ABD’nin İsrail politiğinin bir parçası olacak gibi görüş serd edenler var ki, bunlar da ABD ve İsrail’in dünya toplumunun gerek siyasi hayatında ve gerekse ekonomik hayatının tümünde aşikar bir varlık olduğunu bile - bile görmezlikten geliyorlar!
Eğrisi ve de doğrusu ile şu gerçek bir kez daha görülmüştür ki, Denktaş ile kol kola olanların tüm derdi ; NEW YORK görüşmelerinin sonrası eğer bir başarısızlıkla sonuçlanırsa, bu çevreler buradan kendileri için AK PARTİ aleyhine bir yıpratma payı çıkarmaktır. Tek kelime ile bu karşı çıkışların arka planı bundan ibaret. Ancak bu zihniyete tavsiyemiz şudur. Sayın Yalçın Doğan’ın yayını ile ortaya çıkan bu otuz yıllık sürecin ihanete eş vebalini hesaba katmıyor.
Şimdi burada Ak Partiye bir görev düşüyor. O da, bu kötü sürece ait BU ÖNEMLİ BELGEYİ , benzeri bilgilerle güçlendirmek ve bu gerçeği kısa zamanda bir Ulusa Sesleniş programında Türk ve Kıbrıs Kamuoyu ile paylaşmak.
AK Partinin bu gerçekleri tarihe bir not olarak düşeceğinden eminim ve CHP’nin düştüğü hatalara düşmeyeceğinden ise çok daha eminim.
Sonuç olarak bir kez daha tekrar edelim ki, CHP her konu da olduğu gibi Kıbrıs konusunda da kendini Çankaya partisi olmaya zorladıkça, silahlı gücün arkasına saklanıp,nasıl olsa benim arkamda böyle bir gücüm var(!) deyip halktan uzaklaştıkça, bu ülke insanı Ak parti ile inşallah çok daha güzel günler görecek.
ÇÖZÜM SÜRECİNDE AK PARTİ İKTİDARINA DÜŞEN TARİHİ GÖREV
BM kararları uyarınca,yıllardır uygulanan ambargolarla başta Turizm,Tarım ve Narenciye gibi her alanda can damarları kesilmiş,iyice yoksullaşmış ve her türlü dolaylı müdahaleye açık hale getirilmiş Kıbrıs Türklerinin gelir düzeyini artırıcı uluslararası fonlar sağlanmadan yapılacak bir çözüme, AK PARTİ İktidarının evet demesi gerekir. Diyeceğini de mümkün görmüyoruz ve böyle bir beklentinin de saflık olacağını düşünüyoruz.
Bu konuda Ak Parti iktidarına şöyle bir tavsiye sanırım iyi bir motivasyon olacaktır. Kıbrıs Türklerini sokakta kurtlarla eşit dolaşan kuzular pozisyonuna düşürmeyecek politikalar konusunda neler yapılabilir ve ne yapılmalıdır görüşünü Ak Parti kamuoyu ile mutlaka paylaşmalıdır.
Eğer Ak Parti bunu yapmaz ise, New York’a uçuş öncesi Denktaş’ın Danışmanlardan Sayın Mümtaz Soysal’ın açıkça Türkiye Cumhuriyetinin başbakanı Recep Tayip Erdoğan’a savurduğu tehditler sergilediği sorumsuzluklar ve sarf ettiği küçültücü ifadelere bir başkası tarafından daha yenileri eklenecek ve daha sert muhalefet duyguları ile karşılaşmaktan bu iktidar kendini kurtaramayacaktır.
Eğer Ak Parti takip ettiği haklı politiği kamuoyuna tam anlamı ile anlatamaz ise Türkiye’nin hem AB hayalini ve hem de Kıbrıs inisiyatifini dumura uğratmada sabıkalı bir geçmişe sahip olan CHP dahil Denktaş ve yanındaki iktidara yönelik saldırılarını daha da ağırlaştıracaktır.
Ak Parti iktidarı bu kabil yeniçeri çıkışlarını mutlak anlamda kamuoyu nezdinde bu çerçevede cevaplamalı ki,bir daha bu zihniyet ikide bir yüzsüzlük sergilemeye çür’et etmesin.
Bir kez daha belirtelim ki, Denktaş’ın serbest mücadele yılları hariç, iktidarı süresince görevini,Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye’nin menfaatlerini koruma noktasında başarıyla yürüttüğünü söylemek mümkün değildir.
İktidarı süresince Kuzey Kıbrıs kesimini, kendisini destekleyen Türkiye’deki yeminli odaklar ile bir mirasyedi Çiftliğinden ibaret saymış ve mümkün olduğu kadar bu haliyle bu çiftliği muhafaza etmeye de yoğun bir gayret göstermiştir. Ancak bu durum böyle gidemez ve artık gitmemelidir .
KIBRISTA ÇÖZÜMÜN SONUÇLARI
Öyle yada böyle Kıbrıs’ta makul bir çözüm “Doğu Akdeniz” jeopolitiğini rahatlatacak ve Türkiye’nin inisiyatifini de güçlendirecek bir gelişme olacaktır. Bugünkü Annan Planında diplomatik deyimle bir Win/Win pozisyonu mevcuttur. (....)
Mevcut ahvalde, kimsenin tanımadığı bir Kuzey Kıbrıs var karşımızda. Umutsuz bir gençlik. Yolsuzluğun her türlüsünün olduğu bir Yavru vatan.
Kişi başına düşen milli gelir açısından, Rum kesimindeki 18 bin dolara nispetle 3 bin dolar seviyesinde olan yoksul bir toplum.
Rumların güçlü kilise kültürü karşısında statüko uğruna manevi dinamiklerden tecrit edilmiş bir gençlik .Tüm bunlar ne yazık ki, Sayın Denktaş’ın Kıbrıs’ında olan gerçekler.
Bugün Kıbrıs gençliğinin % 80’ i eğer Türk askerini Rumlar gibi adada işgalci görecek kadar inkarcı bir talihsizlik sergileme bahtsızlığına düşmüşse, bunun tek suçlusu hiç kuşkusuz Denktaş ve onun Türkiye’deki uzantılarından başkası değildir.
TARİHİNE SÖVEN STATÜKOCU ANLAYIŞ KARŞISINDA KIBRIS VE RUM GERÇEĞİ
Kıbrıs’ın tümüne bir başka veçheden baktığımızda şu gerçek insanı kahrediyor. Güney Kıbrıs’ta bir ideal var. Türk tarafında ve Türkiye de bir ideal yok. Güney Kıbrıs ta güçlü bir kilise var. Güçlü bir Rum-Yunan tarih bilinci var. Güçlü bir ekonomi var.
Peki kuzey Kıbrıs’ta bunların eşit bir karşılığı var mı? Bunlar da yetmiyor Güneyli Rumlar kuzey bölgelerindeki metruk kiliseleri her fırsatta ayinle ihya ediyor? (........)
Ya Kuzey’de . 300 senelik Cami, sanki boş yer yokmuş gibi Nikah dairesine çevriliyor. Mevcutların kapılarına da kilit vuruluyor. Dini okullar ise laiklik gereği yasak kapsamına alınıyor.
Bu yüzden dini tedrisatın açılmasına kesinlikle müsaade edilmiyor ve en katı laiklik dünya ortalamasın da sadece kuzey Kıbrıs’ta göze çarpıyor.
Yunanistan’ın Gümülcine de azınlık Türklerine gösterdiği hoşgörüyü ne yazık ki biz uğrunda can verdiğimiz Kuzey Kıbrıs ta göremiyoruz. . Açık olan camiler kendi kaderini yaşıyor. Kuzey Kıbrıs nerede ise bir tarih katliamına maruz bir afet bölgesini andırıyor.
Peki hem %99’u Müslüman diye adlandırılan bir ulus olma iddiası hem de evrensel bir din gerçeğinden bu kadar korkmak ve bundan rahatsızlık duymak neyin nesidir.? Kimin içindir? Yoksa bu endişelerde mi Rum korkusundan kaynaklanıyor?
Rumlar, kendi Ortodoks inançlarına bize göre batıl da olsa daha bağlı bir millet. Ya Anavatanın yardımları ile ayakta duran bizim Kuzeyliler.
Güneyde bulunan Hz. Peygamber’in hala kızı bizim inanç tarihimizin bir parçasıdır deyip ziyaret edelim diyen kaç kuzeyliye rastlanır ?
En acı olanı, İslam halifesi Hz. Ömer döneminden bu tarafa şehit kanı ile kazanılmış topraklarda yetişen Kuzey Kıbrıs gençliği , çıkıp bugün “Türk ordusu,Kıbrıs ta işgalcidir diyebiliyorsa bu kimin suçudur?
Peki, bu nesil ,bu cesareti hangi kültürden almaktadır ve bunun sorumluları kimlerdir? Tabi ki Kuzey Kıbrısa bugüne kadar hükmedenler!
Bu konuda Denktaş’a 1991 yılında 3 sayfa olarak yazdığım bir mektup hala arşivimde, ne yazık ki bu mektubuma bugüne kadar bir cevap alabilmiş değilim.
STATÜKOCU ANLAYIŞIN TÜRKLÜK ŞURRU
Türkiye’de olduğu gibi Kıbrıs’ta da statükonun devamı olan bir anlayışla “Türklük şuur ve gururunu ile hareket edenler ,İslam ahlak - faziletini ve Atatürk milliyetçiliğini” hiçbir kimseye bırakmayan anlı-şanlı “bozkurtlarımız” kuzey de yaşanan 30 yıllık çelişkileri acaba ne ile izah edecekler?. Bu çelişkileri acaba vatanseverlik kalıbının neresine oturtacaklar? Bunu anlamak mümkün değil.
Daha da önemlisi ,bu vebalden tarih karşısında kendilerini nasıl kurtaracaklar? Sanırım bu çelişkiler ortadayken bugün kalkıp hiç kimsenin kendini vatan sever, Ak Parti iktidarını da vatansavar ilan etmeye hakları olmasa gerek.
ABD-AB ve KIBRIS EKSENİNDE TÜRKİYE’NİN TARİHSEL POZİSYONUNA YENİ BİR KATKI TEKLİFİ
1-Bush-Erdoğan arasındaki WASHİNGTON buluşması sadece Türkiye’nin AB üyeliği,bölgesel sorunlar ve Kıbrıs’ta çözüm meselesinden ibaret görülmemeli. Bu görüşmeyi kuşku yönleri ile değil iyi yönleri ile değerlendirmenin daha faydalı olacağını düşünenlerden birisiyim.
2- Dış politika da üç ana argüman çok önemlidir. “Vizyon sahibi olmak - Karşılıklı menfaat üretmek ve Güçlü olanın desteğini temin” etmek.
Biliniyor ki, Bush ve onun gibi düşünenlerin saplantısı haline gelen “Mutlak Son” inancı mahiyeti itibariyle Talmut kaynaklıdır. Bunların hareket ve siyaset tarzının ilham kaynağı da buradan gelmektedir.
Bu yüzden Bush ve uzantıları olaylara Siyonizm penceresinden bakmaktadırlar. Müslümanlara kin ve düşmanlık beslemiş olmaları da bu yüzdendir.
Bush Siyonist olmasa da onlar gibi düşünün bir Hıristiyan’dır. Bu nedenle onun dini inancı ve fikri temelleri sevgi ve muhabbete dayanan Roma Hıristiyanlığına değil, Siyonist inancına özgü nefreti esas almaktadır.
Bush’un düsturu Mesih’in muhabbet düsturu değildir. Romanın eski deli İmparatoru Caligula’n gibi Bush da “nefret ederlerse etsinler,yeter ki korksunlar” düşüncesindedir.
Dolaylısıyla Bush’un bu Evanjalist doktrini Hıristiyan dünyasının İslam karşısında bir kere daha yırtılmasına yol açmıştır.
Bu açılım Irak işgalinde de net olarak ortadadır. Bu nedenle Bush’un elindeki İncil Papa’nın amel ettiği İncil değil “Amaca giden her yol mubahtır” felsefesidir.( N.Gönültaş, Tercüman,14.2.2004)
3- Dolayısıyla, böylesine fanatik bir Bush karşısında; Türkiye’de ufak çaptaki mutlu bir azınlığın dışladığı “Din olgusu” terbiyesinden geçmiş bir Başbakan ile en olgun bir düzeyde yapılmış bir zirve bu bakımdan iyi okunmak durumundadır.
Eğer bu sıcak buluşma gerçek İslam-ı azda ola anlama yada anlamaya çalışma girişimi olarak değerlendirilirse, bu liderin hem İslam’ı El kaide üzerinden algılaması önlenmiş olur, hem de böyle bir yaklaşım gerçek İslam gerçeği ile barışma yöntemlerinin de önünü açmış olur.
Bu görüş biliyorum ki, yine içimizde ki birileri tarafından saflık olarak değerlendirilecek! Anacak , bunun belki önem payı var ama bana göre değer payı yok.
Biz bize düşen bir “veli”nin tespitine göre bize düşen soylu bir görevi yapmak zorundayız. O da şudur. “Düşmanın şerrinden korunmak için, güç kazanma adına onunla iyi geçin “felsefesidir.
4- İslam gerçeğinin Ortadoğu’da El kaide bağlamında kurgulanan kötü örnek olarak algılanması 11 Eylül 2001 sonrasının bir dünya siyaseti olduğu artık herkesin malumu.
Peki, bu algılamanın çok ötesinde evrensel bir inanç manzumesi olan İslam gerçeğine rağmen ve de kapısı herkese açık olan bir inanç sistemine rağmen ve dahi bünyesinde Mevlana ve Yunus dilli gönül dostları yetiştirmiş bir medeniyet esprisine rağmen İslam’ın El Kaide gibi olgulara ihtiyacı var mı?
Bura da şu gerçeği bir kez daha tekrar edelim ki ne 11 Eylül hadisesinin El Kaide ile ilgisi var nede El kaide olgusunun gerçek İslam davası ile ilgisi söz konusu.
Bütün bunlar, sadece İslam-i terim üzerinden, İslam coğrafyasına yönelik daha önce planlanmış senaryolar için gerekçeler çıkarmak içindir.
5- Bütün sözün özü şudur. “Siz onların inancına tabi olmadıkça, asla onlar sizden razı olmazlar” ilahi hükmü aslında her şeyi daha iyi özetliyor. Bu bağlamda Batı zan ediyor ki, İslam yayılmacı bir dindir ve zorla,cebirle ve silahla kendini kabul ettiren bir dindir.
El Kaide ise bu tespitin açık bir örneğidir. Vs. Ancak batı dahil bütün insanlık ailesi bilmeli ki İslam dinin amacı kimseye zorla din pazarlamak değildir. Zaten İslam, kelime olarak bir emniyet-adalet ve güven dini olduğu için buna da böyle bir cebirede ihtiyacı yoktur.
6- Malum İnsanlık bugün bir bunalım yaşıyor. Buzullar eriyor. Bu korku ve endişeler ışığında insanlık sığınacağı tahrif edilmemiş bir moral kaynağı arıyor. Bu neden İslam gerçeği olmasın. Neden Mevlana dili konuşan millet bizler olmayalım!.
7-Mel Gibson’un Hz.İsa’nın son 12 saati filmi bazı eksikliklerine rağmen tahrif edilmemiş bir dini tanıma adına gerçekten önemli bir yapıt.
Burada ortaya çıkan hasılat bedeli de gösteriyor ki, artık insanlık açısından din gerçeği, magazin türü günlük gerçeklerin önüne geçmiş bir mahiyet arz ediyor. .
Din gerçeğinden uzak olanın, insanlık gerçeğinden de uzak olduğu bu filimde gerçekten çok güzel işlenmiş.
ABD dahil artık bütün gelişmiş dünyanın, aç gözlülüğün,aşırılığın,kuralsızlık ve başıbozukluğun ekonomilerde ve sosyal hayatta yaptığı tahribatları artık görmeleri gerekiyor.
Adaletsiz ve hukuksuzluğun kan gölüne çevirdiği bir dünya da “en büyük zenginlik kanattır. “Kişi kendisi için sevdiğini başkaları içinde sevmedikçe” gerçek insan olamaz anlamındaki evrensel hukuk kurallarını artık birilerinin bu zalim despotlarına anlatması gerekiyor. Bu hatip neden Mevlana ve Yunusları torunları olan bizler olmayalım. .
Malum 20.yüz yıl, inkar ve ahlak tahribatından yorulan bir insanlık dramı ile geçti. İstiyoruz ki, 21.ci yüzyıl bu saçmalıkları yaşamasın.
Bu açıdan 30 Milyon dolara mal olan Mel Gibson filmi eğer kısa sürede 300 milyon dolar gibi gişe rekorları kırdı ise artık dünyayı kan gölüne çeviren gözü dönmüş yönetimler bu gerçeği iyi okumalı.
8- Bir kez daha tekrar edelim ki, bu konuda ilham alınacak tek ilahi kaynak içine beşer müdahalesi girmemiş olan İslam gereğidir.
İlmi ve coğrafi keşifler dahil batı dünyasının objektif tarihçileri,düşünürleri ve de siyasetçileri zaten bu güzelliklerin farkındadır. İbni Sina bu gerçeğin en somut örneği değil mi?
Bu vurguları belirtmemin nedeni, İslam zerine ve İslam adına daha doğrusu insanlığın ortak değeri olan din gerçeği adına şeytanca pompalanmak istenen kötü imajların haksızlığını ortaya koymak içindir.
Umuyoruz ki, bu gerçekler hem Hıristiyan hem de Yahudi dünyasın da artık doğru anlaşılırı ve doğru anlaşıldığı günde, insanlık kendini bambaşka bir güzelliğin içinde bulur .
Filistin halkına hayvan gözüyle bakıp, onları vahşice katleden Irkçı İsrail devletinin, bu masum insanlara davranış tarzı umuyorum ki, ancak bu şekilde değiştirilecektir.
11-Bugünkü küresel dünya da, hiçbir caydırıcı gücü olmayan 1,5 milyar İslam aleminin durumu tam anlamıyla içler acısıdır..
Coğrafyası;zengin kaynaklarla dolu,dini adalet,hukuk,hoşgörü,ilim,ahlak,çalışma,doğruluk ve dostluk vaat eden evrensel değerler içeriyor.
Ama ne yazık ki, dünya ile dostça geçinmeyi çok iyi bilmeyen despot yöneticiler yüzünden bu güzel insanlık değerleri 20.yüzyılı zararla kapadığı gibi 21 yüzyıla da yine kan revan içinde girdi.
Eğer biz Mevlana’ ve Yunus’un insanlığın barışında birer sevgi elçisi haline getirebilirsek öyle sanıyorum ki, bizi öldürmeye gelen düşmanlar bizde dirilecek. Bu da 21.yüzyılın bütün dünyanın barış ve esenliği olacak.
Bu konuda Ak Parti iktidarına önemli bir görev düşmekte. . O da Yunus ve Mevlana dili ile Hak dostluğunu anlatabilecek ve birkaç lisan bilgisine sahip ilimde , irfan da otorite sahibi insanların yetişmesine dünya ölçeğinde öncülük etmek ve bu konuda Türkiye dahil dünyanın değişik ülkelerinde ihtisas enstitüleri kurmak.
Eğer bir de bu enstitüler, Abdüssamet gibi mükemmel Kur’an alimleri ile de desteklenirse,bu takdirde öyle ümit ediyorum ki İslam ve Müslümanlara olumlu bakış açısı adına batının tavrı çok daha farklı bir boyutta olacaktır.
Kuşkusuz bu dileği hem ülkemin hem mazlum milletimin geleceği ve de 1,5 İslam aleminin huzur ve refahı için için dile getiriyorum.
Bush gibi despot bir dünya lideri karşısında samimi bir dil kullanılınca öyle sanıyorum ki onun da hem Türkiye hakkında ki İslam hakkındaki kanaati değişmiş olacaktır. Dolayısıyla Kıbrıs gibi çözüm noktasında ülke olarak çekilen güçlükleri daha makul anlayışla çözümleme şansı doğacaktır.
Ey Yüce Rabbım ,senden öncelikle milletim ve devletim adına sonsuz dileğim şudur.
Servetlerini sözde savunma adına insan öldürmek için kullanan zalim despotlara insanlık sevgisi nasip eyle, onlara pişmanlık duygusu ver ve onları hidayetine ulaştır.
Dünyada ki tüm mazlumları özgürlüklerine kavuştur. Yaşadığımız insanlık dünyasını her türlü savaş ve tabi-i afet gibi güç yetmeyen tehlikelerden emin eyle . Amin.
TARİH İÇİNDE KIBRIS’IN ACI SERÜVENİ
“RUM TARAFININ TÜRK TARAFINA BAKIŞ AÇISINI DAHA İYİ GÖRME ADINA, 22 NİSAN ÖNCESİ YAPALICAK SON RÖTUŞLAR SIRASINDA-BAŞTA ABD BAŞKANI VE AVRUPALI DEVLET ADAMLARININ DİKKATİNE AKTARILIRISA RUM KATLİAMLARININ KRONOLOJİSİ İLE İLGİLİ BİLGİLERDE TAZELENMİŞ OLUR”
MÖ.62 Roma egemenliği. MS. Roma imparatorluğunun ikiye ayrılışı ve yönetimin Bizanslılara geçişi.
649 İslam Emevi devleti tarafından Adanın güneyinin fethi ve Hz. Peygamber (As)hala kızının burada şehadeti.
964. Bizanslıların tekrar egemenliğine girişi.
1191 İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richardın 3.Haçlı seferi ile adayı ele geçirişi. Sonra Templer Şovalyelerine satışı. Adadaki isyanı bastıramayan bu şövalyenin adayı tekrar İngiltereye geri verişi . İngilizlerin adayı Kudüs eski Kralı Guy de Lusignan’a satışı.
1192-1489 yılına kadar Lüzinyanlar’ın Krıbrısa egemen oluşu.
1436 Memlükluların Kıbrısı vergiye bağlayışı ve bu gidişatın Osmanlı Egemenliğine kadar devam edişi.
1489-1571 yılına kadar Venediklilerin adaya egemen oluşu,
1571 de Adanın Osmanlı egemenliğine girişi,
1796 Rigas Ferrasos isimli bir Rum tarafından ada üzerinde ilk Megali İdea haritasının hazırlanışı.
1869 da Süveyş Kanalının açılışı ve İngiltere’nin Kıbrıs la tekrar yakından ilgilenmeye başlaması,
1 Temmuz 1878’te geçici ve toprak mülkiyeti Osmanlılarda kalmak kaydıyla adanın İngiltereye kiraya verilişi,
1881 Yüzyıl önce çoğunlukta olan Kıbrıs adasındaki Türk nüfusun üçte bire gerileyişi,
1892 Adada 9 Rum ve 3 Türkten oluşan Kavanin Meclisinin kuruluşu,
1894 Megalo İdea’yı amaç edinen Etniki Eteriya örgütünün Yunan subayları tarafından kuruluşu,
1931-1942 yılına kadar İngilizlerin adada siyasi etkinlikleri yasaklayışı,
21 Ekim 1931 Adadaki Rumların Enosis için ayaklanması,İngilizlerin sert müdahalede bulunup bastırması,
1950 Bütün dünyada kolonilerin tasfiyesi eğilimi yaygınlaşınca AKEL ve Ortadoks Kilisesinin yoğun bir kampanyaya girişi Referanduma gitmesi ve İngilizlerin bu Enosis referandumunu tanımaması,
18 Ekim 1950 Makarios’un Kıbrıs Rum Baş piskopos oluşu,
16 Ağustos 1954 Yunanistan’ın Kıbrıs ta “Self determination” (kendi kaderini kendi belirleme)hakkı verilmesi için BM ye başvurması ve BM’nin bu talebi ret edişi,
1 Nisan 1955 Yunan subayı Grivas Komutasında ve Makarios’un desteğinde Enosisi gerçekleştirmeyi amaçlayan EOKA örgütünun kuruluşu,
29 Agustos 1955 Türkiye’nin ,Kıbrıs sorununa taraf olması ve ilk kez bu görüşünü Londra Konferansına sunuşu,böylece adada resmen taraf haline gelişi,
1957 Rauf Denktaş,ın Kıbrıs Türk kurumları federasyonunun başkanı oluşu,
2 Eylül 1957 - 9 Eylül Cephesi örgütünün yöneticilerinin bulunduğu evde bir patlama meydana gelmesi ve örgütünün dağılışı,
15 Kasım 1957 Rauf Denktaş ve arkadaşlarınca pasif mukavemet örgütünün kuruluşu,1958 Türkiye’de bir ay içinde “Taksim” lehine 53 miting gerçekleştirilmesi,
19 Haziran 1958 İngiliz Başbakanı Harold Mac Millan,ın Kıbrıs’ın İngiliz Milletler Topluluğu içinde kalmasına,fakat Türkiye ve Yunanistan ile de bağlara sahip olmasına dayalı bir taslak sunuşu,
11 Şubat 1959 Türkiye ve Yunanistan’ın bağımsız bir devlette Kıbrıs halkının durumunu belirleyen Zürih Antlaşmasını imzalayışı,
19 Şubat 1959 Zürih Antlaşmasının ,Londra Antlaşması adı altında Türkiye, Yunanistan,İngiltere ve adadaki iki halkın liderleri tarafından tekrar imzalanışı
Böylece Kıbrıs’ın ,iki halkın ortak egemenliğinde ve yönetiminde üç ülkenin de garantörlüğünde bir ada haline gelişi .Ayrıca taraflarca bu Garanti ve ittifak anlaşmalarının imzalanışı.
15 Ağustos 1960 Kıbrıs’ın bağımsızlığına ilişkin Zürih ve Londra antlaşmalarının yürürlüğe girişi. Böylece Kıbrıs’ın bağımsız bir cumhuriyet oluşu.
Türk ve Yunun birliklerinin 23 Ağustos ta Lefkoşa yakınlarında resmi geçit yapışı ve Askeri birliklerin Cumhurbaşkanı Makarios ile yardımcısı Fazıl Küçük tarafından denetlenişi.
16 Ağustos 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasının yürürlüğe girişi ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilan edilişi. 1961-63’e kadar Rum liderlerinin ,Türkleri adadan çıkaracak Enosisi gerçekleştirmeyi öngören siyasi ve askeri aşamaları içeren geniş kapsamlı Akritaş Planını hazırlayışı.
30 Kasım 1963 Makarios’un on üç maddelik bir anayasa değişikliği öne sürüşü.
21 Aralık 1963 EOKA, tarafından Akritaş Planının silahlı eylem safhası altında uygulamaya konuşu
22 Aralık 1963- 26 Aralık tarihine kadar Kanlı Noel adı verilen bu haftada Rumların,yüzlerce Türkü katledişi. Binlerce Türkü yaralayışı ve Küçük Kaymaklı köyündeki Türklerin evlerini kullanılamaz getirişi.
27 Aralık 1963 Bir İngiliz komutasında üç garantör ülkenin askerlerinin Barışı Korumu Kuvveti adı altında adada göreve başlayışı.
30 Aralık 1963 Rum saldırılarının durduğu yere,Lefkoşe da Türk ve Rum kesimlerini ayıran yeşil hattı çekişi.
4 Mart 1963 de BM Güvenlik Konseyinin Kıbrıs Hükümetinden şiddeti ve kan dökmemelerini önleyecek kararlar almasını istemesi ve bu tarihten sonra Rum yönetiminin,Kıbrıs Hükümeti olarak tanınmaya başlanışı .
14 Mart 1964 Kontrollü Kıbrıs Hükümetine verilen BM Barış gücünün adada göreve başlayışı.
4 Nisan 1964 Makarios’un Kıbrıs Cumhuriyetinin kuran antlaşmaları tek yönlü olarak feshettiğini açıklaması,
Mayıs 1964 Makarios’un ağır silahlar satın alarak ve zorunlu askerlik yasası çıkararak Rum personel sayısını artırması,bunun üzerine TBMM ‘nun Haziran ayında adaya çıkartma yapmak kararı alışı,ABD Başkanı Jonsun’un Türkiye Hükümetine ağır ifadeler kullanan bir mektup göndermesi,İnönü’nun çeşitli nedenlerle adaya çıkartma yapmaktan vazgeçmesi,
6 Ağustos - 11 Ağustos tarihine kadar Rumların Türklere karşı tekrar saldırıya geçmesi, Tillirga,Mansura ve Koççira bölgelerinden kaçan Türklerin,Erenköy’e sığınması,
8-11 Ağustos ta Türk uçaklarının Erenköy’deki Rum birliklerini bombalaması 11 Ağustos ta ateşkes ilan edilmesi.
21 Nisan 1967 Yunanistan da darbe olması ve askeri cunta yönetiminin eline geçmesi,
15 Kasım 1967 Rumların Boğaziçi ve Geçitkale köylerine saldırarak 26 Türkü öldürmesi ve 230 Türkü tutsak alması,bunun üzerine TBMM’nin 24 Kasım da adaya çıkartma yapma kararı alması,
23 Kasım 1967 Türk çıkartma birliklerinin Mersinden yola çıkması Fakat Yunanistan’ nın adadaki 13.000 askerini geri çekmeyi ve 1959 antlaşmaları tanımayı kabul etmesiyle Demirel’in yola çıkan birlikleri geri çekmesi,
28 Ağustos Yunan Cuntasının görevlendirdiği Girivas ın adaya çıkarak EOKA-B yi kurması ve Makarios’a cephe alması. Bu örgütün Enosisin hemen gerçekleşmesi için harekete geçmesi,
15 Temmuz 1974 Yunan subayları ve EOKA-B militanlarının Kıbrıs ta darbe yapması,AKEL ile EDEK parti mensuplarının katledilmesi. Yaklaşık 2000 Rum’un öldürülmesi. Makarios’un İngiliz üsleri aracılığıyla Malta’ya kaçışı.
EOKA-B militanı Nikos Sampson’un Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına getirilişi,aynı gün Türk hükümetinin 20 Temmuz da adaya çıkarma yapma eğilimine girmesi, Aynı gün Türk Hükümetinin , 20 Temmuz’u çıkartma günü olarak belirlenmesi,
17 Temmuz 1974 Bülent Ecevit’in , İngiltere’ye gitmesi. İngiltere Başbakanı Wilson’a ortak müdahale teklifinde bulunması ve İngiliz üslerinin TSK’nın yararlanabilmesi isteğini sunması. Wilson bunları reddetmiştir.
18 Temmuz 1974 ABD Dışişleri Bakanı Kissinger’in yardımcısı Sisco’nun Londra’ya gelerek Bülent Ecevit’le görüşmesi. Müdahaleden vazgeçilmesi için Türkiye’nin şartlarını öğrenmesi ve bunları Yunanlılarla görüşmek için Atina’ya hareket etmesi,
19 Temmuz 1974 Sabah hareket emrinin gelmesiyle Türk çıkartma birliklerinin Mersin’den gemilerle hareket etmesi. Bu arada Yunan Cuntasının , Türkiye’nin tüm önerilerini reddetmesi,
20 Temmuz 1974 Sabah 01.45’te Sisco’nun , T.C. Başbakanlığına gelmesi, 48 saat içinde bir ABD formülü getirilebileceğini söylemesi ve müdahaleden vazgeçilmesini istemesi ,Türkiye’nin bunu reddetmesi ve 05.05’te kalkan ilk jet uçağıyla harekatı başlaması,
22 Temmuz 1974 İkinci çıkartma birliği olan 39. Tümenin adaya çıkması ve havadan inmiş olan birliklerle birleşmesi. 17.00’de ateşkes ilan edilmesi . Türk Birlikleri , Karpat - Girne-Lefkoşa üçgeni içersinde Cenevre Görüşmelerinin başlamasını beklemeye başlaması.
23 Temmuz 1974 Yunanistan’da cunta karşıtı güçlerin darbe yapması ve demokratik yönetime geri dönülmesi. İki gün sonra Karamanlisin Başbakan olarak göreve başlaması ve ateşkes ilan etmesi
25 Temmuz 1974 30 Temmuz’a kadar Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin adanın durumunu Cenevre’de görüşmesi. Sonuçta Cenevre Protokolü imzalaması,
26 Temmuz 1974 Karamanlis’in , ülkesini NATO’nun askeri kanadından çıkarması,
6 Ağustos 1974 Türk Birliklerinin , Rumların ateşkese uymamasını gerekçe göstererek Karpatı ele geçirmesi,
8 Ağustos 1974 Üç garantör ülke Dışişleri Bakanları’nın yanı sıra Kıbrıs Türk Halkı Lideri Rauf Denktaş ve Kıbrıs Rum Halkı Lideri Glafkos Klerides’in katıldığı 2. Cenevre görüşmelerinin başlaması,
12 Ağustos 1974 Rumlar’ın Ayakebir köyüne saldırarak buradaki Türkleri katletmesi,
14 Ağustos 1974 Türkler’in , 2. Cenevre Görüşmeleri’nden çekilmesi ve ikinci Barış Harekatı safhasının başlaması, Aynı gün Rumların Atlılar köyünde bulabildikleri Türkleri (57 kişi) kurşuna dizmesi, Ayrıca Muratağa ve Sandallar köylerindeki tüm Türkleri (89kişi) hunharca katlederek çukurlara gömmesi ve Baf’ta da beş Türk’ü öldürmesi,
15 Ağustos 1974 Rumlar’ın Taşkent, Tatlısu ve Terazi köylerinden 50 Türk’ü Kurşuna dizmesi,
16 Ağustos 1974 Türk Birliklerinin Lefke- Lefkoşa-Magosa hattını çizmesi, 19.00’da ateşkesin yürürlüğe girmesi. Bu arada Rumların Baf, Larnaka, Limasol’un çeşitli köylerinde 100’e yakın Türk’ü öldürmesi..
1 Kasım 1974 BM Genel Kurulu’nun aldığı kararla iki toplumun eşitliğinin kabul edilmesi ve “Kıbrıs Hükümeti”nden söz etmeyerek iki toplum liderlerinin , eşitlik esasıyla , Kıbrıs sorununa siyasi bir çözüm bulmaları için görüşmeye davet etmesi 5 Şubat 1975 Harekat nedeniyle Türkiye’ye ABD’nin ambargo koyması,
13 Şubat 1975 Kıbrıs Otonom Türk Yönetimi’nin , Kıbrıs Türk Federe Devletini ilan etmesi,
31 Temmuz 1975 2 Ağustos 1975’e kadar Viyana’da yapılan toplumlararası görüşmeler sonucu , Nüfus Mübadelesi Antlaşmasının imzalanması. Bununla birlikte isteyen Rum ve Türklerin kuzeyden güneye , güneyden kuzeye geçişlerinin sağlanmış olması,
*1977 Makarios’un ölmesi ve Kıbrıs Rum Toplumu Liderliğine Kiprianu’nun getirilmesi,
“12 Şubat 1977 Denktaş ve Makarios’un , 4 ‘ bir ilke antlaşması imzalaması Buna göre iki toplumlu ve iki bölgeli federal sistemin toplumlar tarafından kabul edilmesi ve federasyon esaslarının görüşülmeye başlayacağının bildirilmesi,
19 Mayıs 1979 Denktaş ve Kiprianu’nun 10 maddelik bir doruk antlaşması imzalaması ve toplumlararası görüşmelerde 1977 Denktaş- Makarios antlaşmasının esas alınmasının kabul edilmesi,
*15 Kasım 1983 Kıbrıs Türk Halkı’nın , ‘Self - determinasyon’ hakkını kullanarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan etmesi,
*17 Mayıs 2003 Başbakan Erdoğan’ın, Kıbrıs Rum Kesimi vatandaşlarının 22 Mayıs’tan itibaren Türkiye’ye vizesiz giriş yapabileceklerini açıklaması.
Not:10 Şubat 2004 Washington zirvesi*19 Şubat 2004 Kıbrıs görüşmeleri ,*3l Mart 2004 İsviçre’de tamamlanacak müzakere.*15 Nisan 2004 Birleşik Kıbrıs’ın Ekonomik sorunlarına ilişkin Müzakere,*1 Mayıs 2004 Kıbrıs ta yeni bir tarihin başlangıcı. |