| |
CUMHURİYETİ SALTANAT,KURUMLARI ERGENEKON BEYLİĞİ ŞEKLİNE
DÖNÜŞTÜREN TÜRKİYE'DEKİ KORKU İMPARATORLUĞU
10 Mayıs 2007-İ.HASBAL
Ülkemizde bir korku imparatorluğu var. Bu dehşet yapının silahlı teorisyen kadrosunu Ordu’yu (TSK’nı) milletinin ensesine darbe silahı dayayarak asli görevinden uzaklaştırma çapasında olan ideolojisi Marksızım, yaşam standardı kapitalsizimden oluşan bir beyin takımı oluşturmakta
Külahlı teorisyenleri, yargı içine sızmış, hukuktan uzak paramiliter yapıdan oluşmakta.
Psikolojik propaganda teorisyenleri çıkara göre kalem oynatan tamtam medyasından oluşmakta. Kriz ve ekonomik terör teorisyenleri, sömürge komisyoncusu sınıf sermayesinden oluşmakta.
Kaos teorisyenleri de, bilim yuvalarını; huzur ve istikrar ortamına andıç dinamiti, polis ve asker yoluna terör mayını döşeyen ihanet odaklı karanlık senaryolara ilham perisi olmuş çağdaşlığı kendinden menkul malum bilim adamlarından; askerimize ve polisimize kurşun sıkan canilere sözde çağdaş nesil adına burs veren o anlı şanlı malum STK’lardan oluşmakta.
Böylesi bir ihanet ise yazık ki ülkemizde, bir asra yakın zamandır dine lanetli irtica kılıfı başörtüsüne, türban takısı giydiren bir düşmanlık üzerinden dengelenmekte ve Atatürk istismarı üzerinden de pazarlanmakta. Bununda üzerinden böylesi bir ihanet GLADYOSU sürekli koruma ve kollama altında tutulmuş olmakta. (Not: Tenzih ederim ki, ülkemin meşru kurumları ve meşruiyet yanlısı namuslu idarecileri, yazarları, sermayedarları, hukukçuları, askerleri, bilim adamları ve sanatkârları ve dahi ülkesine yönetimde barış, kalkınma da yarış hizmeti sunan siyaset adamları kesinlikle böylesi bir tasnifin dışındadır.)
Böylesi sabıkalı yapının; al takke ver külah terörü arasında polis ve asker içinden kurban seçilen zayiat bilançosu ise şehit masumiyeti üzerinden ülkemizin dini bütün vatansever evlatlarından oluşmakta.
Bu karanlık yapının eylem sürecine gelince:
Bilindiği üzere önce meydanları ısıtacak eylemler düzenlemek, sonra anıtkabir yolunu aşındırarak karanlık eylemlerine taraftar toplamak. Sonra da ok’larını bağımsızlık karakterimizin biricik çatısı TBMM’ne çevirmek ve milli iradenin üzerini kuşatmak bu kirli yapının değişmeyen kuralı.
Bu kuralla elde edilmek istenen sonuç ise Marksist ve Kapitalist karmasından oluşan sömürü ve darbe ideolojisini Atatürk kamuflajı altında millet ve devlet iradesine egemen kılmak.
Yoksa asıl amaç, ne kâmil manada ülkemizin laik bir ülke olması ne de amaç muasır medeniyet mücadelesi.
Tam aksine, amaç Atatürk istismarı altında devleti bir sınıf arpalığı olarak kullanmak; Demirperde kahramanı Lenin, Stalin, Tito, Enver Hoca, Çavuşesko, Fidel Kastro ve Saddam türü bir korku düzeniyle yola devam etmek.
Eğer bugün ülkemiz, Laiklik hassasiyeti altında aç Kurtlar sofrasında bir sömürge pazarı olarak kullanılan bir ülke ise bunun tek sorumlusu bu korku imparatorluğudur. İspat mı?
Alın size kâmil manada Laik ve demokratik ülkelerin 90 yıllık sürede kat ettiği teknolojik atılım heyecanına karşın, bizim ülkemizde olup biten yıkımlar ve kıyımlar.
Dolayısıyla ülkemizdeki bu darbeci mantığın hassasiyeti asla Laiklik değil, Stratejik Güç ve Ekonomik çıkar hassasiyetidir.
Bir anlamda ülkemizi mandacılık ve Demirperde ilkelerine özgü baskı altında tutma hassasiyeti.
Yazık ki, böylesine bir iğrençlik bir asra yakın bir zamandır bizlere Atatürkçülük kamuflajı altında Laik Türkiye ve Muasır medeniyet projesi şeklinde yutturuldu. Halen de bu sahtekârlık “Türkiye Laiktir Laik kalacaktır” Türk’e karşı Türk propagandası şeklinde devam ediyor. Bunun için darbe üstüne darbeler yapılıyor. Kuşkusuz 27 Nisan muhtırası da bunlardan biri.
Cumhuriyet kurulalı 90 yıl olmuş, hala birinci meslek darbe. Tanklarımız ve stratejik araçlarımızın tamiri ise İstanbul Galata semtinden giden Yahudi Tüccarların 1948 de kurduğu 7-8 milyon nüfustan ibaret İsrail devletine havale edilmekte. Bu arada, 1951 de Komünizme karşı korunması için asker gönderdiğimiz Kore Teknolojide almış başını gidiyor.
Yine ikinci dünya savaşında yerle bir olmuş Almanya ve Japonya, mağlup olduğu savaşın yaralarını sarmış ve kısa sürede teknolojik gelişmede dünyanın iki süper gücü haline gelmiş.
Dahası bu gelişmiş dünya 1950 itibariyle saatte 300 km. surat yapan hızlı tren projelerini devreye koymuş.
Ülkemizdeki Atatürk kefencisi Gladyo teknisyenleri ise hala 1930’ların Kara Tiren ağı ile ve 10.yıl marşı ile vaziyet kurtarmakta.
Ne diyelim, Siyonist sömürge Loca üstatları böyle emrediyor, onlarda önlerine atılan yağlı bedel karşılığına göre görevlerini yapıyor.
Bu görevi ifa edenlerin en başta gelen iki simgesel ismi ise hiç kuşkusuz, 28 Şubat’ın Sağlı Sollu iki mimarı Demirel ve Baykal.
Bunlar böylesine utanç verici bir tabloyu ülkemize yaşatan böylesine karanlık bir loca mantığına alet oldukları için ne kadar sevinseler ve ellerine ne kadar kına yaksalar yeridir.
Nitekim 27 Nisan muhtırasında da en olumlu tepkiyi bu iki isim verdi. Ancak ilk defa bu garip Muhtıraya, sivil siyaset onurlu ve oldukça sert bir tepki verdi. Bu demokratik tepki genç nesiller tarafından büyük bir destek gördü.
İnşallah devamı gelir de, Yunanistan gibi bizim ülkemiz de, bu manda ve Demirperde cuntasına özgü muhtıralardan artık kurtulmuş olur.
1908 saray darbesiyle ensemizde boza pişirmeye alışan bu darbeci mantığın 27 Nisan sonrası ilk defa böylesine sert bir tepki ile geri püskürtülmesi, umarız ki, bu kurtuluşa giden yolun başlangıcı olur. Nitekim de böyle olacak.
Bundan dolayı 27 Nisan da ortaya konan bu soylu tavır, her yıl bayram olarak kutlansa yeridir.
Stratejik ve ekonomik güç çatışmacısı bu kirli yapı istiyor ki, ülkede sürekli kargaşa olsun, bizde bu kargaşayı muhtıralar ya da terör olguları altında fırsata dönüştürelim.
Tıpkı 27 Nisan muhtırası gibi. Ancak yüz bulamadılar ve bekledikleri fırsatı elde edemediler. Üstelik beklemedikleri kadar büyük bir tepki gördüler, İşte verilen tepki bu yüzden önemli
Şimdi bu kirli yapıya sormalı? Vatan cephesinde her gün birkaç evladını teröre kurban veren ülkemiz de, bu muhtırada neyin nesi? Üstelik bu karanlık gidişatı önlemek için elden gelen her türlü insani ve sosyal açılımı yapan bir iktidar nasıl olurda, sadece teröristleri memnun edebilecek bir muhtıraya muhatap olabilir?
Doğrusu böylesi bir zillet mantığını anlamak mümkün değil. Takdir yüce milletimizin.
Sonra DP ve RP iktidarı dün böyle bir fırsatçılığın kurbanı oldu da ne oldu. Dahası arkasından başa getirilen yamalı iktidarlar bu ülke için ne iş yaptı? Tek kelime ile hazinesi soyulmuş bir ülke.
Peki, Ak Parti ne yaptı ki, böyle bir muhtırayı hak etti? İflas ve batış dönemine giren bir ülkeyi toparladı? Peki, bu vefanın bedeli böylesi bir muhtıra mı olmalı?
Ancak, bir taraftan devleti ihale ve tahsisatlar yolu ile bir taraftan örtülü ödenek yöntemi ile kuşatma altında tutmaya alışmış bir korku imparatorluğu için; eğer Türkiye ekonomik ve siyasi anlamda demokratik bir toparlanma sürecine girer, hazinesi denk bir noktaya ulaşırsa, böylesi muhtıralar da her zaman kaçınılmaz olar.
Peki, böyle bir muhtıra ile verilmek istenen mesajı nasıl yorumlamak lazım.
Bu korku imparatorluğu demek istiyor ki, bizim için ülke ve toplum kalkınması önemli değil. Kavramsal Laiklik önemli. Elbette ki bahsettikleri batıdaki sosyal Laiklik değil. Laiklik masumiyeti altında yıllardır ülke insanımıza dayatılan kanlı Komünizmin baskı ilkelerinin sekteye uğrayıp uğramaması.
Bu yüzden öylesi bir Laiklik tipi için Ekonomik gelişmişlik tehdittir, tehlikedir.
Tehlikedir, çünkü ekonomik gelişmişlik, bir ülkede demokrasinin, hoşgörünün ve evrensel insan haklarının ne ölçüde yaygın olduğunun mihenk taşıdır.
Dahası ekonomik gelişmişlikten Laik bir ülkeler değil, ancak sosyal hukuk devletine kapalı Demirperde sistemli Marksist ve despotik yönetimler korkar.
Ülkemizde ki, ortaçağ artığı ilkel beyinlerin ekonomik gelişmişlikten korkusunu iki şekilde özetlersek:
1- Eğer devlette ekonomik yapı, toplumda sosyal yapı güçlenirse, adalet ve ekonomi tabana yayılır, bu da kirli işler için kullanılacak kanlı maşaların bitmesi demektir.
2- Bu sonuçta Atatürk ve Laiklik gibi kavramların arkasında icra-i faaliyet gösteren istismarcı bir sömürü düzeninin sonu demektir.
Bugün Ak Partinin başına, daha açıkçası ülkemizin başına örülen ve örülmek istenen bütün belaların çıkış kaynağı da işte burası.
Ak Parti üzerine kurulu planlar o kadar çok ki, bir tarafta muhtıra gözdağı, diğer tarafta kapatma tehdidi; yetmedi bir başka tarafta, iktidarı köşeye sıkıştırma adına otomatiğe bağlı terör senaryoları üzerinden şehit üretme planları, bir başka tarafta iktisadı kriz oluşturup,terör ekonomisi üzerinden ülkeyi soyma gündemleri.
Daha sonra bu çirkinlikleri sürekli gündemde tutma adına sahibinin sesi bazı haber sunucularını terör ve kriz ruhu çağırma palyoşçuluğuna dönüştürme gayretleri.
Laik taraftar anti laik taraftar. Böylesi bir ayrışımla ortam kızıştırmak, sonra da, bu görüntü altından devleti arpalık olarak kullanmak, Ne hoş değil mi? Bilmiyorum böylesi bir aşağılık mantık, bizim ülkemizin dışında başka hangi demokratik dünyada var? Takdir milletimizin.
Bu kesime denilmesi gereken şudur. Eğer Türkiye’de Laik ülke olmanın mücadelesini veren bir hareket varsa o da, belirtelim ki, Ak Partidir.
Üstelik Ak Parti bu rüştünü de Türkiye’nin her yerinde aldığı oylar ve çıkardığı vekil sayısı ile de ispat etmiş bir partidir.
Sonra ülkemizde Laiklik konusunda bir endişe de söz konusu değil ki.
Bütün endişe bu kavramın altında sürdürülmek istenen Demirperde düzenine özgü diktatörlük sisteminin kesintiye uğramasından kaynaklanmakta. Laiklik ise burada işin kamuflaj kısmını oluşturmakta.
Nitekim bizler ülke olarak böylesi bir diktatörlük sürecini 1938 sonrasının şeflik kriterleri doğrultusunda bütün dehşetiyle de yaşıyoruz.
Hem öyle yaşıyoruz ki, önce iftira ve şantajlara dayalı hukuksuz bir baskı yöntemi;
Sonra da, bu haksızlığa karşı meşru hak arama ve savunma refleksini devlete ve cumhuriyete karşı, eylemine uygun suç kapsamına alma teşebbüsü.
Kubilay sürecinden başlayan alışkanlık doğrultusunda “faili kendinden meçhul” Madımak ve Mumcu mizansenli birkaç olay da araya sıkıştırıldı mı değme keyfine. Sonrası malum gericiler devleti ele geçirdi, laik cumhuriyet tehlikede. Daha sonra ki aşama ise Timsahın gözyaşları arasında Kara cübbeleri giyip Anıtkabir yollarında tozu dumana katmak. Bütün bunlar böylesi bir sürecin önümüze koyduğu acılar.
Kimin haddine; arada Atatürk ve Laiklik olunca, bu diktatörlük karşısında durmak ve hak aramak. Dahası Sosyal ve demokratik hukuk devletine giden yolda milli iradeyi ayağa kaldırmak.
Ülkede suni krizler üretip ihtilal yapmak, PKK ve İrtica mizansenli Terör üretip asker ve polise tuzak kuracak ortamlar hazırlamak.
Sonra bu ortam üzerinden “faili kendinden malum” şehitler üretmek gibi silahlı ve külahlı işler dururken kimin haddine, Ekonomiden ve Kalkınmışlıktan bahsetmek.
Bizim ülkemizde Laiklik tafrası satmak ve de Laik insan olmak işte böyle bir şey.
Ancak içtenlikle belirtelim ki, ne yapılırsa yapılsın, bu kirli ve ilkel oyunlar, bundan sonra kendi oyuncularını vuracak.
Zira Mevsimine ve çapına göre irticai örgüt filminden; İktidarına ve bölgesine göre terörist hikayelerine; eldeki pastaya daha fazlasını ilave etme adına tasarlanan provokasyon senaryoları milletimiz nazarında artık prim yapmıyor.
Dolayısıyla ülkemizde darbelerden beslenen korku imparatorluğu için 27 Nisan son çırpınıştır. Bundan böyle ne Türkiye de ne de medeni dünya da şak şakçı bulamaları zordur.
Bu da, zayıf devlet, güçlü bürokrasi. Yani geri kalmış bir toplum, değişim ve dönüşüm projelerine karşı mukavemet gücü olmayan örselenmiş bir devlet yapısının bu kirli ittifak adına nihayete ermesi demek.
Bu kirli imparatorluk bilmeli ki, artık karşılarında, orman hukukuna özgü kanun mağduru olan sürü toplumu yok. Çağ internet çağı ve nesil internet nesli. Bu nesle kül yutturmak artık o kadar kolay değil. Üstelik bu nesil Atatürk’ü de Laikliği de bu korku imparatorlarından çok daha fazla özümsüyor.
Ülkemizdeki mandacı mantık Devleti güçlü, toplumu kalkınmış demokratik bir yapıdan hiçbir şekilde hoşlanmasa da, bu nesil her şeyi mutlak surette yerine oturtacak.
Her şeyin yerine oturması demek, toplumu kalkınmış bir devlet, devleti güçlü bir ülke demek. Bu ise provokasyon üreterek kriz ve terör ekonomileri oluşturan kirli bir imparatorluğun nefes borularının kesilmesi demek.
Kısacası darbe ve terör pisliğinden geçinen kirli bir zihniyetin kendi pisliğinde boğulması demek.
22 TEMMUZ SEÇİMLERİ AK İLE KARANIN AYRIŞMASI OLACAK
Baz partiler için (özellikle doğuda) oy isteme yönteminin 22 Temmuz seçimlerinde meydanların dışına çıkılarak, seçmenin ölüm tehdidi ile oylarının Ak Partiye karşı DTP de birleştirilme planı. Bu arada CHP ve MHP ‘nin bu bölgede seçimlere asılmaması ve buna ilaveten terör mizanseni altında asker ölümlerinin otomatiğe bağlanacağı şeklinde ortalıkta bir takım duyumlar dolamakta.
Belikli bu seçim sürecinde ve sonrasında ülkemizde hazır yiyici ve kam emici sülükler her şeye rağmen yine boş durmayacaklar.
Böylesi bir sancılı sürecin başlaması ve beklenen gerekçelerin oluşması adına dosya savaşları dahil sürecin Ak Parti adına (eğer seçimden büyük bir başarı ile çıkar ve tıkanan cumhur başkanlığı seçimini çözerse) kapatma şekline kadar gitmesi dahi mümkün.
Umarız ki, bu sonuçlar 12 Eylül’cü bir paşanın “ ihtilali falan tarihte yapacaktık, ama gerekçe çoğalsın diye bu tarih beklendi itirafına özgü can yakıcı bir süreci beraberinde getirmez.
Nitekim getirmeyecekte. Zira bugün itibariyle ne demokratik dünya ne de şu 4,5 yılda sağlanan istikrar sonucu, bilinci gelişmiş Türkiye toplumun da böylesi olumsuz sonuçlara geçit verecek şuuru kapalı bir toplum yok artık.
Bu muhtıracı Kafalar artık yalnız ve pisliklerini kendi dışında onaylayacak kimseleri de yok. Bu kirli yapıyı onaylasa - onaylasa ancak eski Türkiye mantığı denilen mandacı mantık onaylar.
Bir de dünya kiliseler birliği ile içli dışlı olup, bu ülkenin askerine ve polisine kurşun sıkan Marksist ideolojili kanlı katillere burs veren malum dernekler ve kökü dışarıda olan localar.
Birde bu eskimiş mantığı, varlık sebebi muhtıralara dayalı olan CHP onaylar. Zaten bu zihniyet bu tavrını da, 367 konusunda sonuç istediğimiz gibi olmazsa çatışma olur diyerek ortaya koymuştur. Belli ki, malum partinin lideri kendisine sunulan o çatışma dersine çok iyi çalışmış.
Bir kez daha belirtmeliyim ki, bu tür girişimler, 6 asır bütün dünyaya adalet ve insanlık sevgisiyle örnek olmuş bir imparatorluk varisi ülkem adına birer utanç tablosu.
Düşüne biliyor musunuz, bir siyasi lider zaman ve etki alanını tam olarak söylemiyor, ama mutlaka çatışma olacak, ya da adeta olmalı diyor. Buna rağmen bu lider hakkında, bu ülkenin masum insanlarına karşı her zaman şahin kesilen ve Menderes gibi hücresinde yargısız infaz sanığı olarak idamını bekleyen bir insan üzerinde sigara sündürmekten zevk alan o bildik yargıç mantığı herhangi bir işlem yapmıyor?
Üstelik Yüksek yargıdan çıkan karar da bu malum liderin tehditleri doğrultusunda çıkıyor. Çıkıyor, zira bu söylemin sahibi yalnız değil; arkasında AB karşıtı Modern Cumhuriyet Padişahlarından, Kurumsal Beyliklere uzanan derin bir zincir var. Bu zincir ki, dünyanın döndüğü gerçeğini savunan her Galile’yi cumhuriyet tarihi boyunca hep ölümle cezalandırdı.
Sonuç: Her şeye rağmen ümitsiz değiliz, hayat devam ediyor. Belli ki, bu korku imparatorluğu bu ülkeye barış, huzur ve istikrar gelsin asla istemiyor. / Dolayısıyla bu dehşet imparatorluğu huzuru dinamitlemek için ellerinden gelen fırsat buldukça her zaman yapacaklar.
Bizde bu kirli yapının yaptıkları bunca çirkinliklere rağmen, barış ve uzlaşı için milletimize muhtaç olduğu insanlık hoşgörüsünü sunmaya devam edeceğiz. Bunun için bir kez daha diyoruz ki, endişeye ve ümitsizliğe gerek yok-
Şunu da diyoruz ki, bu yazıda, bu kirli yapıya karşı kullandığım eleştirel dil, kişilere duyduğum kızgınlıktan değil, ülkeme yaptıkları kötülüklere yöneliktir. Tıpkı bir doktor gibi eleştirim hastaya değil, hastayı da çevresindeki insanları öldürmeye yönelik mikroplara karşıdır. Bu nu da bu vesile ile bir not olarak belirtmiş olalım.
Başa Dön >>>
Ana Sayfa >>>
Diğer yorumlarım; İrtica Kaosu, Yönetim ve Liderlik, 253 Bin Şehit, Papa'nın Ziyareti, Misyoner-Misyonerlik
|
|