MİSYONER VE MİSYONERLİK

Öncelikle söze, Misyoner, Münafık, Belam, Misyon, Mümin ve Mübelliğ kelimelerinin kısa anlamları ile başlamak istiyorum.

"Bir ülkeye hangi kültür egemense; o ülke, o kültürün devletidir".diyor bir İngiliz Misyoneri. Misyoner, kendini bir düşünceye, bir kültüre ve bir ülkeye adayan misyon adamı demek.

Bu misyonun; dini ve siyasi düşüncesine karşı olduğu topluluklara çıkar yâda çıkarlar karşılığında, sinsi metotlarla yayılmasına misyonerlik denir. Bu misyon, kişinin kendi kimliği ile olabileceği gibi, İslam kimliği altında Münafık ya da Belam sıfatıyla da ifa edilebilmektedir.  Kelime anlamı itibariyle münafık; içi başka dışı başka olan, Müslümanlar arasına fitne ve fesat yayma adına Misyonerden daha tehlikeli olan nevi şahsına münhasır bir Müslüman tipidir. Belam da, İslam’ı kendi kafasına ve çıkarına göre yorumlayan, bir nevi dalkavuk tipli İslam bilgini anlamı taşır. Mümin ise, ilahi hükümler dahilinde görünen ve görünmeyen gerçeklere inanan, ilahi emirlere harfiyen uyan ve böylece kendini hakka ve hakkın adaletine, rızasına teslim eden örnek insan anlamı taşır. Bu kişinin yaptığı hakikat çağrısına tebliğ, kendisine de mübelliğ (davetçi) denir.

Bu yönü ile Misyoner ile Mümin anlam itibariyle de görev itibariyle de, birbirinden tamamen farklıdır. Mümin insanları, haksızlıktan hakka yani adalete, birliğe ve mutluluğa çağırır. Bu çağrının tarafı haktır. Misyoner ise sadece kendine yani mensup olduğu devletin dünyevi çıkarlarına çağırır. Bu çağırı ise taraflıdır ve sonu da, mutsuzluk ve ifsattır. Sonuçları, aşağıda daha net olarak görülecektir.

Kalben kabul edilmeyen inanç nifaktır gerçeğinden hareketle, pratik ve teoriği zulüm olan bütün eylemler İslam toplumunda Munafık sıfatıyla tebarüz etmiştir.

Tariften de anlaşılacağı üzere, Misyonerlik teolojik bir hizmet faaliyeti değil, batıya ait maddi bir güç kültürüdür ve zulüm yoluyla İslam toplumunu hedef alan bir köleleştirme ve rehin alma yöntemidir. Ortadoğu’da Arap milliyetçiliğini, Osmanlı üzerine kışkırtan Lowrens ve bu tipin izdüşümleri bu gerçeğe gösterilebilecek en bariz örnektir.   

Misyonerlik, engizisyon mahkemeleriyle ortaçağa damgasını vuran Katolik Hıristiyan mezhebine karşı, yeni Protestan mezhebinin kendini Hıristiyanlar arasında tanıtma maksadıyla ortaya çıkmış bir faaliyettir.  Daha Sonra ise bu amaç, Haçlı Batının, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı medeniyetini çökertmeye yönelik emperyalist siyasetinin merkezine oturmuştur.   

Bu hareket, 1700'lü yıllardan itibaren hız kazanmış ve Osmanlı mülkün de, toplumu ayakta tutan dini ve kültürel değerleri yozlaştırma adına, yeniçeri ocağından, medreselere, buradan tarikat ocaklarına ve buradan da saray haremine uzanan çizgide büyük bir gizlilik içinde yuvalanmak suretiyle geniş bir faaliyet alanı bulmuştur.

Bir İngiliz misyonerin deyimiyle Bir Misyoner için “ zamanın önemi yok, önemli olan sonuca ulaşmaktır, aradan yüz yıl da geçse, babalar oğulları için çalışır"

Sonuçta 17.yy.da başlayan bu faaliyet, iki asırlık süre içinde sonuçlandı ve Osmanlı devletini içten parçaladı. Tabi ki bu hedefe kolay ulaşılmadı.   Önce toplumu, ayakta tutan dini ve milli duygu, devlet planında zaafa uğratıldı, bu sayede, yönetici ve ulema takımı ifsat edildi, daha sonra da ırk-i ve mezheb-i ihtilafların yolu açılarak, misyon arzuladığı hedefe ulaşmış oldu.

Bir taraftan toplum, sen ben kavgası içine çekildi ve bir taraftan devlet haremi bozuldu ve Osmanlı devleti işte böyle yıkıldı.  Dolayısıyla 1,5 milyar İslam âleminin ruhen sömürgeleşmeye müsait hale gelmesi, bu sürecin devamı olarak karşımıza çıktı.

Hatta denilebilir ki, Çanakkale ve İstiklal savaşı, aynı zamanda misyonerliğe karşı verilmiş bir savaştır. Başka bir deyişle, batı misyonerliğinin bize karşı açmış olduğu bir imha ve ifsat savaşıdır.

Sonuç itibariyle 6 asırlık bir çınar eğilmiş ama yıkılmamıştır.  İstiklal harbiyle, bu millet, bu zillet misyonuna boyun eğmediğini ve de eğmeyeceğini bir kez daha göstererek, yeni bir Cumhuriyet Türkiye'si kurmuş ve tekrar ayağa kalkmayı başarmıştır. . Fakat olan dünya Müslümanlarına olmuş ve 1,5 milyar İslam âlemi başsız ve himayesiz kalmıştır.

Milyar dolarlık bütçeleri, çağın teknolojik kolaylıkları; Siyaset, Medya, Bürokrasi ve STK gibi alanlar da oluşturduğu imkânlara bakıldığında Misyonerlik bugün Türkiye de eskiye oranla çok daha avantajlı konumdadır. Bu nedenledir ki,  Misyonerliğin bugün dünya da ki Müslüman ülkeler içinde en büyük tesir ve hedef alanı Türkiye Cumhuriyetidir.

İçi Ahlaksız tekliflerle dolu, TV dizileri, Aileyi çökerten iğrençlik propagandaları, bir ucu devlet içine sızan etnik yapılı mezhep kavgaları ve etnik yapılı ırk kavgaları gibi olgular, hiç kuşkusuz bu tespitlerin ana başlıklarını oluşturmaktadır.    

Misyonerler de, biliyorlar ki, bir kültür toplumunda din ve milli his duygusu zaafa uğratılınca,  karşılarında ki,  içi boşaltılmış yapı da, ister istemez kendini misyonerlere teslim edecektir. Bu durum da, misyonerlerin Türkiye de, % 70 oranında bu zafiyet üzerinden amacına ulaşmış olduğuna söylemek her halde kehanet olmasa gerek. 

Ülkemizde ve özelliklede Güneydoğu bölgemizde her gün birkaç vatan evladının hunharca katli, hiç kuşkusuz bu misyonunun politik sonuçları olarak karşımızdadır.  İMF gibi borç alış verişleri altında sürdürülen ekonomik tehdit ve telkinler bile bu misyonun sonuçlarıdır.           

Türkiye de,  dindar insanların yaşam hürriyetine uygulanan ideolojik nitelikli kamu baskıları ve keza yoksul toplum üzerinde devam ettirilen vergi baskıları, Türkiye de bir tesadüf değil, bu misyonun izdüşümleridir. Dolayısıyla bunlar,  bir eksi değer olarak, batı Misyonerliği için bulunmaz fırsatları beraberinde getirmiştir. Bu açıdan, sokak işgalleri ve yollara döşenen mayınlar;  toplum ve kamu malını ateşe vermeler ve vatanın güvenlik güçlerine kurulan hain tuzakların besin ve beslenme kaynakları bu fırsatların başında gelmektedir.  

Hiç kuşkusuz, orta kesim Anadolu insanının çocuklarını okutabildiği İHL'nin ve dini eğitim veren Kur'an Kurslarının resmen kapatılmak istenmesi, Misyonerlik için bulunmaz fırsatların en başta gelenidir.  

Her fırsatta dini bütün insanlar kast edilerek, -irtica devlet kademelerine sızdı... gibi aşağılayıcı beyanlar, misyonerler açısından bu boşluğu doldurma adına ne yazık ki,  bir bayram şenliğidir.  

Bir taraftan Marksist düşüncenin, sanat, ilim ve Sivil Toplum Kuruluşları gibi bazı kanalları tesiri altında tutması yoluyla; diğer taraftan laiklik sömürüsü altında yürütülen,Türk milletinin dini ve manevi moral kanyaklarına yönelik, irtica odaklı propagandalar yoluyla, ülkemizde yaşanan ve ısrarla da yaşatılmak istenen gerilimler,  bu şenlik açılımı sanırım daha net ortaya koyan tespitlerdir.

Tarihte, 1839 Tanzimat Fermanı, bugün de AB uyum yasaları ne yazık ki, bu ülkede, en fazla misyoner faaliyetlerini rahatlatan bir açılım olmuştur. Bu yüzden, batı siyasetinin bir parçası olan misyonerliğin, hala bu ülkenin din ve bayrak gibi hassasiyetleri üzerinde estirdiği hoşgörüsüzlük boşuna değildir.

Misyonerlerin Faaliyet araçları: İnternet siteleri, Radyo ve TV yayınları ve bu yayınlar arasına sıkıştırılan pornografik ahlaksız seremoniler. Diziler ve Tiyatro yoluyla aile ruhunu kemiren yapıtlar. Aile ve Çocuk Himaye Merkezleri. Gazete yayınları. Öğrenci Yurtları. Sağlık hizmetleri. Etnik yapılı mezhep anlayışı, bu amaçla kurulmuş siyasi parti, dernek ya da vakıflar.

Bugün, bu kabil alanlarda pek çok kimlikle; sözde insanların kendi kimliğini, ama asıl amacı, Hıristiyanlığı yayma ve ifade teme maksadı taşıyan, batının emperyalist siyasi hesapları ile ülkemiz gerçekten büyük bir kıskaç harekâtı ile karşı karşıyadır.

Batının;  kendi inancı ve kültürel misyonu adına, alanlarını genişletmek, geliştirmek, yeni sahalar açmak, yeni elamanlar kazanmak için Türkiye de kullandığı yada telkin ettiği en etkili argüman hiç kuşkusuz irtica silahıdır.

Rusya’nın çöküşü ile birlikte konvansiyonel nükleer başlıklı silahlarının tasfiyesini gerçekleştiren batı uygarlığı; Konsept değişikliğine giderek İslam inancını düşman gösterme adına, irtica ya da Radikal Dinci Terör gibi kavramsal silah üretimine hız vermiştir.

Dolayısıyla, misyoner deyimiyle irtica kirliliğinin, kutsal dinimize bulaştırılmak istemi dâhil,  hiçbir Hıristiyan ülkenin kamu düzeninde olmayan anti demokratik uygulamaların, bizim ülkemizde kamu düzeni diye dayatılması, bu telkinlerin sonucundan başka bir şey değildir.    

Kuşkusuz ki,  bu çalışmalar yeni de değildir. Özellikle Rusya'da Komünist rejimin çökmesinden sonra, 1992 yılı itibariyle Türkiye de hızlı bir çalışma içine girilmiştir. Bu tarih itibariyle posta yoluyla 250 bin vatandaşımıza İncil propagandalı mektuplar gönderildiği de istihbarat kayıtlarının ortaya koyduğu bir gerçektir.

Büktün bunlardan sonra söylenecek söz şudur. Misyonerlerin amaçları, kesinlikle masum bir din veya bir mezhep propagandası değildir. Lowrans örneğinde olduğu gibi amaç tamamıyla siyasal ve stratejik boyotludur,

Misyonerlerin hedef kitleleri; Ekonomik açıdan orta ve alt sınıf kitleleridir(!). Siyasi ve sosyal açıdan en önemli hedef kitleleri de, etnik kimlik ve etnik mezhep kökenli insanlar arasından tuzaklarına düşürdüğü bireylerdir(!).  

— Misyonerler, orta sınıf kitlelerden, satın alabildikleriyle dini inançlarına; etnik yapıdan kandırabildikleriyle de, siyasi nitelikli linç ve hınç amaçlarını gerçekleştirmektedir. Bunlar arasında, Marksist ve Materyalist düşünce eğilimi,  misyonerler için bulunmaz fırsatların başında gelir.  

—Şu anda bu amaçlarının her alanda ki, meyvelerini de toplamaya başlamış bulunmaktadırlar. Bu vahamet, TV ekranlarında ve sokak işgallerinde devlete ve millete meydan okuma eylemleriyle de açıkça ortadır.    

Bugün, Misyonerlerin, özellikle Hıristiyanlıktaki sevgi ve barış sloganı ile Alevi kardeşlerimiz arasında kullanılan sevgi kavramını ustaca işliyor olmaları boşuna değildir. Dolayısıyla bir kısım Alevi ve Sünni gençleri arasında bugün itibariyle büyük bir taraf kitleye ulaşmaları da bu yüzden olsa gerektir. 

Yukarda ifade edlilen gerçekleri toparlarsak; Misyonerlikte hedef:  Ülkenin mili, manevi, dini ve tarihi dokusunu tahrip etmektir. Devleti zaafa uğratmaktır. Vatanın bütünlüğünü parçalamaktır.  Kardeşi, kardeşe, aileyi oğluna, evladını ailesine düşman etmektir ve sürekli ihtilaf üreterek, devleti milletiyle her an çatışma halinde tutmaktan ibarettir. Ülkemiz de yaşanan sancıların özeti de zaten budur.  

Osmanlı devletini parçalayan metotlar ne ise, bugünde cumhuriyet devletini aynı usullerle parçalara ayırma girişimleri aynen devam etmektedir.  

Beklentimiz şudur. Devlet, bunca acı tecrübelerden sonra,  kendi dinine, kendi içinden düşman üretme gibi tezgâhlara artık boyun eğmemelidir.  Siyasi, askeri, sosyal, dini ve bilimsel boyutlarıyla yarın çok geç olmadan Misyonerlik konusuna mutlaka eğilmelidir.

Aksi halde, AB üyeliği gerçekleştiğinde, Türkiye, kendi milli ve dini kimliğinden uzaklaşmış, ruhsuz bir nesil eliyle, AB ye savaşsız teslim olmak gibi ucuz bir ihanete kurban olabilir!

Malum, 1970’li yıllar Türkiye'de Komünist eylemlerin çok yoğun olduğu bir dönemdir. Askerlik görevimi ben o dönemde ifa ettim. Askeri erkânımızdan, vatani görevi süresince,  Komünist hayalciliğine karşı, çok önemli bilgiler öğrendim. Dönemin Askeri yargıçlarından olan Ali Elverdi Paşanın “Bu vatana Kast Edenler” ve Faik Türün Paşanın da “Komünistler Gençlerimizi Nasıl Kandırıyor” ve “Askerin Dini El Kitabı “ gibi dini-milli temalı yayınlar en çok okuduğum eserlerden bazılarıdır. Özellikle bu iki paşamızın eseri, o ruhsuz neslin karakterini çok net özetlemektedir.   

Dolayısıyla, Askeri erkânımızın, o dönem de,  toplumu uyarıcı kitaplarla çok önemli bir görevi yerine getirdiğini benim gibi vatanını seven her kez de çok iyi bilmektedir.                 

O dönem de, hiç kuşkusuz dindarlık bir irtica değildi, aksine milli birliğin devası ve Kominizme karşı bir birlik reçetesiydi. Fakat ne oldu ise. Bugün her şey, her kurumda değişti. O gün korkulan kominizim, bugün bürokrasimiz haline geldi ve bu ülkenin milli inanç akidesi olan dindarlık da de irtica iskemlesine oturtuldu. Yani, bir anlamda geçmişte Kominzmin oturduğu sanık sandalyesine şimdi din oturtuldu.

Bir anlam da; _Ey din, sen misin o günlerde, bu milleti benim aleyhime bütünleştiren, şimdi her yerde ve her kurumda güç benim elimde. Dolayısıyla şimdi senin ipin bende; sana irtica derim, sana gerici derim, seni mahkûm ederim, seni tahkir ve tezyif ederim, sana her şeyi yaparım, kimse de gıkını çıkaramaz ve nitekim de çıkaramıyor!   

Gayri milli TV dizileri, Tele-vole hokkabazlıkları, kadını et yığını ve ortalık malı halinde sunan gazete sayfaları, reklâm afişleri gibi milli hissiyatımızı yok sayan sinsi çalışmalar ne yazık ki bu zekânın bir ürünü olarak karşımızda. 

Sosyete ve gece kondu muhitlerini mesken seçen uyuşturucu bağımlılığı ve işsizlikten kahveleri mesken tutan insanların deste-deste el değiştiren papaz resimli iskambil kâğıtları ile zaman öldürmesi gibi ihanete denk ifsat planları yine bu zekânın ürünü olarak karşımız da.
Bütün bunlar ortada iken, bu ülkede başka misyonere ihtiyaç var mı orasını toplumun takdirine bırakıyorum? Eğer AB’ye böylesine müfsit bir ortamda girecek olursak,70 milyon nüfustan kaçta kaçı bu ülke kimliğini taşır, işin bu noktasını da İrtica palavrasından başka gündemi olmayan derin devletlilerin takdirine bırakıyorum.    

Sonuç olarak, Misyonerlik her tarafımızı sarmış durumda. Adamlar, yardım adı altında okumuşunu, okuyanını, okuyamayan yoksul kesimlerin evlatlarını,  Hıristiyanlaştırma adı altında vatanına, devletine, dinine ve milletine düşman yapmaya çalışırken, Ülkemizdeki küçük bir kesim hala irtica yalanı ile meşgul ve Misyonerlik adına lazım gelen her ihanete destek vermeye devam ediyor.

Bütün bu olup bitenler, ne yazık ki, ülkemizde, Laiklik masumiyeti altında yuvalanan Marksist bir yapılanmanın acı sonuçları olarak devam ediyor.  Bu durumu görmeden, dışarıdan ithal misyonerlere çıkış yapanları doğrusu samimi bulmadığımı, buradan belirtmek istiyorum.  

Her ne olursa olsun, Misyonerler gerek harici ve gerekse dâhili uzantılarıyla ülkemizde milli ruh ve manevi seciye adına ne varsa, bütün bunları yok etmek için büyük bir seferberlik halindedir.  

Doğuda ve vatanın her hangi bir köşesinde,  her gün bir yâda birkaç vatan evladının katli, bize göre,  aşağılık terör örgütünün eyleminden ibaret değildir.   Bu terör savaşı, ülke gerçeğinin bir savaşı değildir. Bu savaş, batı adına uzun soluklu bir misyonerlik savaşıdır. Bu savaşın fikir yapısını; devleti, din olgusunun aleyhine kışkırtan, içimizde düzene ve köşelere egemen bir takım Marksistler; Ekonomik ve siyasi yapısını Misyonerlik oluşturmaktadır.

Bunun için, devlet bu istismarları önlemek adına, doğu gibi stratejik bölgeler de,  toplumun inanç ve kültürel değerlerini geliştiren Abdülhamit Han’ın Hamidiye okulları gibi özel projeleri vakit kaybetmeden hayata geçirmelidir. Bugün, Kuzey Irak ta olup bitenler, böylesi bir çalışmayı çok daha zaruri kılmaktadır.  

Sözlerimi İstiklal Şairimiz Merhum Akif’in bir dizesiyle bitirmek istiyorum.   "Misyonerler gece gündüz çalışırken” bizim ülema yeni vahiyler bekler.   

Son bir kez daha belirtelim ki, misyonerlerin gelişim amacı asla dini yani teolojik değildir, siyasidir, ideolojiktir ve ülkeyi parçalamaya yöneliktir       .

İsmail Hasbal /3.12.06




Başa Dön >>>

Ana Sayfa >>>

Diğer yorumlarım; İrtica Kaosu, Yönetim ve Liderlik, 253 Bin Şehit, Papa'nın Ziyareti, Fransa'nın Başörtüsü Miras

 

 

Copyright © 2006 - Tüm hakları saklıdır. www.ismailhasbal.com