PAPA ZİYARETİNİN ARKA PLANI ve TARİHTEN BAZI HATIRLATMALAR Siyasi, dini ve ekonomik açıdan üç kimliği birden temsil eden Katolik dünyasın efsanevi Papası, Türkiye ye neden ve niçin geldi? Ya da ne adına davet edildi ve ziyaret sonuç itibari ile hangi amaca daha yakındı, kime daha iyi servis imkânları sundu? Bu ziyaretten kim karlı çıktı, daha da önemlisi Türkiye bu ziyaretten ne kazandı ve gelecek itibariyle neleri kaybetmeyi göze aldı? Bunları zaman gösterecek. Biz yine de barış dilinden yana görüşler sarf etmeye çalışıp; ülkemize Hak misafiri olarak hoş geldi diyoruz. Barışa ve dostluğa hizmet ettiği sürece de bahtı açık olsun dileğinde bulunuyoruz. Bu ziyaretten beklenen odur ki, Eylül 2006 tarihinde bir Alman Üniversitesinde dile getirdiği ön yargıya dayalı talihsiz beyanatı, bir Müslüman ülkeden gördüğü hoş görü üzerine yerini az da olsa, (dünyada ki mevcut Hıristiyan emperyalizmi adına ) barışa ve dostluğa bırakmış olur. Ama hiç sanmıyoruz. Ümit ederiz ki, Osmanlı gibi bir İmparatorluğu içten parçalayan bu gibi art niyetli girişimler, ülkemiz de, tarihin tekerrürü anlamında, sonu karanlık yeni gelişmelere imkân vermemiş olur. Karanlık gelişmeden kastımız: şüphesiz ki boşuna değil: örneğin, 1)Ülkemizin güneydoğusunda tezgâhlanan ihanet terörü ve sonuç itibariyle; bölgenin bir kısmında BÜYÜK Kürdistan, diğer bir kısmında kurulması hayal edilen Ermenistan projesi. 2) Bu aşamanın nihai sonucu olarak bölge üzerinde, İsrail-in Arzı mevut yayılmacılığı. 3) Bu endişelere dayanak teşkil eden1875 tarihli Berlin Antlaşmasındaki 62.maddenin; bölge açısından hala batı gündemini meşgul ediyor olması. (Güneydoğuda ki terörün, Kürt sorunu adı altında, batı tarafından hem ekonomik, hem siyasi ve hem de din eksenli misyonerlik faaliyetleri ile el an destekleniyor olması bu meşguliyetin en çarpıcı örneği olarak karşımızda) 4) Kıbrıs üzerinden devam ettirilen AB baskılarının, bir ucunun Patrikhane delaletiyle Vatikan-a dayanmış olması. 5) 2007 de Türkiye de, yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve Genel Seçim öncesi, ülkenin ekonomik ve siyasi bağlamda yeni bir kaos ortamına sürüklenmesi gibi muhtemel senaryolara ait projeksiyon. Karanlık gelişme dediğimiz ayrıntıların ana başlıkları işte bunlar. Ülkemiz açısından, bu endişe faylarının kırılma noktası ne yazık ki bu tip planlı ziyaretlerin sonunda karşılaştığımız alışkanlıklar. Dolayısıyla Papa ziyaretinin sonuçları, 2007 yılı içerisinde sahneye konmak istenen kriz ve kaoslar açısından siyaseten takibe muhtaç bir konudur ve mutlaka da takip edilmesi gereken bir husustur. Öncelikle belirtelim ki, Irak savaşı ile Ortadoğu coğrafyasını yeni parçalara bölme haritaları dâhil, Müslümanlara yönelik her karanlık eylemin baş senaristi olarak bilinen Henri Kisınger’in, 83 yaşına rağmen, Papanın özel danışmanlığını üstlenmiş olmasının stratejik bir anlamı vardır. Bu danışmanlığın başta gelen stratejik boyutu ise, hiç kuşkusuz Katolik dünyasının lideri Papa ile Ortodoks dünyasının Ruhani lideri Patrik Bartelamao un İstanbul da yaptıkları ittifak antlaşmasıdır. Bu ise bir Kisınger projesi olarak Müslüman coğrafyalar üzerinde, Hıristiyan ve Yahudilik sömürüleri adına yeni bir güç birlikteliğinin işareti ve yeni karışıklıkların zuhur etmesi demek. Bu işaretin kısa vadede ortaya çıkan siyasi pozisyonu ise; Papanın Ankara’ya, ayak basmasının hemen arkasından, AB’nin özellikle de Fransa’nın, alışılagelmiş; başta Ermeni soykırım yalanı, diğer taraftan Rumları kullanarak,(bir anlamda İstiklal savaşı sırasında K. Maraş’ta yediği namus tokadının intikamını alma adına) Türkiye için Müzakerelerin tıkanması anlamına gelen tavrı ile ortaya çıkan AB. Kararıdır. Peki, Fransa, Türkiye’ye karşı, neden bu kadar hasmane tavır içindedir? Yeri gelmiş iken kısaca bu soruyu da cevaplamış olalım. Buna göre: 1-Bilindiği üzere, Fransa İslam dünyası içinde sömürge uğruna en fazla kan dökmüş (buna 1830–1962 arasında Cezayir de 1,5 milyondan fazla Müslüman insanın canına kastetmiş olması da dahil) bir ülkedir. 2-Türkiye’nin AB üyesi olması demek; Fransa’ karşısında, sömürge zırhından sıyrılan İslam ülkelerinin, Türkiye’ye, yatırım yapması ve kültürel bağlarını yeniden güçlendirmesi demek, Başka nedenleri de olsa, Fransa en fazla bu gerekçeden dolayı Türkiye’nin AB üyesi olmasını istememektedir. . 3- Fransa’nın, nasıl olsa, Kapitilasyonlarla batırdığı Osmanlı gibi bir tecrübesi var önünde. Şimdi ise aynı tecrübe İMF üzerinden devam ettirilmekte. O halde, ortada sağılan koyun tipi bir Türkiye niçin AB üyeliğine alınsın. ! Ah nankör Fransa; Alman Prensi Şarklen’in, İngiltere krallığını da yanına alarak, Fransa’nın Perpinyon, daha sonra da Marsilya ve Nis bölgesini muhasara altına alması ile ilgili (11 Şubat - 18 Eylül 1543 ) vefa borcunu ne çabuk unuttur. Öylesi bir vefa ki; Barborus Hayrettin Paşa komutasında ki donanmanın imdada yetişmesi ile; Fransa bu muhasaradan kurtulmuş ve bu sonuç, Şarklen’i, Fransa Kralı I. François ile 18 Eylül 1543 tarihli anlaşmaya mecbur bırakmıştı. Ve bu durumun sonucu ,(asla temenni etmemekle beraber) Fransa ya, doğuda 3 asırlık bir nüfuz yolunu açmıştır. Tabi ki, Osmanlının, bir müttefik olarak Fransa ya iyiliği bununla da, sınırlı olmamıştı. Fransa kralı I. François’in, Alman Prensi Şarklen’e esir düşmesi ve annesinin Kanuniden yardım istemesi, hiç kuşkusuz, tarihin Fransa lehine kayıt ettiği en büyük olayların başında gelir Sonuçta, bu istek yerine getirilmiş ve Fransa kralı Osmanlı Hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman’ın girişimi sonucu özgürlüğüne kavuşmuştu. Hem de, bu iyilik; Fransa’nın, Muhaç Meydan muharebesi(29 Ağustos 1526) sırasında Osmanlının gördüğü nankörlüğe rağmen yapılmıştı. Osmanlı devleti, Fransa’nın, bu gayri insani tavrını, yine görmezlikten gelmiş ve Ağustos 1529 Kambre antlaşması ile Şarklen karşısında Fransa’ya olan desteğini bir kez daha ortaya koymuştu. Tarihin cilvesine bakınız ki, Viyana bozgunu ile Osmanlının batı karşısında ilk yarayı almış olmasında, bu durumu kendi lehine bir sömürü aracı olarak kullanan ilk ülke Fransa olmuştur. Daha sonra bu vefasızlığı, Monduros antlaşması sonrasında; Fransızların Türkiye’nin Güney bölgelerini işgal hareketi izleyecektir. İşte benim memleketim ve işte entrika ve hilekârlıklar ülkesi Fransa ‘ya özgü birkaç nankörlük örneği. (Not: Bu tarihi iktibas, Doğuştan günümüze Büyük İslam Tarihi cilt 10,s.355,369’ dan alınmıştır. PAPA ve VATİKAN Bilindiği üzere, Papanın, başında bulunduğu Vatikan devleti 44 hektar genişliğinde bir kara parçasıdır ve dünyanın en minik bir devletidir Ancak bu küçüklük kimseyi aldatmamalıdır. Vatikan, ideolojik bir din devleti olarak; Üniversite gibi bilimsel kurumlar başta olmak üzere, bankacılık dahil dünya çapında ki, Ekonomik güç yelpazesinin % 70 inden fazlasını kontrolünde bulunduran bir devlettir. Buna İMF de dahil. Çünkü hiçbir demokratik ülkede olmayan, yetkilerle donatılmış bu makam hem batı ve hem de batıcı politik için vazgeçilmez bir huruç noktasıdır. Özellikle provakatif yayın hedefini, Ak Parti iktidarını yıpratmaya kilitleyen bir TV kanalının kuruluş yıl dönümünde, hafızaları meşgul eden malum resmiyet gösterisi, bu huruç noktasının ilk sinyallerine bir örnek teşkil etmiştir. Arkasından, yine mevcut iktidara karşı, çamur at izi kalsın türünden hızlı bir karalama kampanyasına girişen, bazı kanalların da, aynı kışkırtıcı yayın politiğinde birleşmiş olması, bu huruç hareketinin bir başka aşamasını oluşturmaktadır. Papa ziyaretinin bir başka düşündürücü yönü de; Irak’ta, bir milletin, hem içten ve hem de dıştan kuşatılan bir imha savaşı ile yok edilmek istendiği bir ortama rastlamış olmasıdır. Ve dahası, Barzani isimli bir Maşanın, Türkiye’ye, Kuzey Irak üzerinden terör ihraç etme cesaretini dillendirdiği bir ortamda gerçekleşmiş olmasıdır. Daha da korkunç olanı; Barzani isimli Piyonun Kerkük’ü ilhak ve Türkmenleri yok etme planlarının revaçta olduğu bir döneme rastlamış olmasıdır. Endişemiz o ki, 2006 yılı çıkmadan idam edilmesi düşünülen Saddamdan sonra ve 2007 de yapılacak sonucu belli Referandumdan sonra bu maşa bu arzusuna ABD desteğiyle aşama aşama yaklaşmış olacaktır. Bu da Türkiye’nin bu kirli oyuna sessiz kalmaması ve dolayısıyla, istenmeyen bir savaşın içine çekilmesi demektir. Peki, Papa ziyaretiyle Irak’ın yâda Kuzey Irak’ın ilgisi ne? İlgisi şu; ziyaret planlayıcısının Henri Kisınger olması. Saddam’ın yargılanmasında görüldü ki, Batı ve ABD ile sadık müttefik olduğu dönemlerde işlediği Halepçe Katliamı, Kuveyt işgali ve anlamsız Iran savaşı ile ilgili olarak hiçbir soruya muhatap olmadı ve sadece Düceyil katliamından sorgulandı ve idama mahkûm oldu. Yani sadece Şiilere yönelik davadan sorumlu tutuldu. Bunun anlamı; İdam sonrası Sünnilerle Şiilerin büyük bir hesaplaşma içine çekilmesi ve sonuçta Irak’ın parçalanması demek. Bu da 100 yıldan fazla bir zamandır İsrail’in amacına hizmet edecek Büyük Kürdistan’ın bu fırsatta kurulması demek. Zaten Türk, Kürt, Arap ve Acem; bütün Ortadoğu toplumları arasında akan kanlar ve yaşanan savaşlar hep böyle gelişmelerin sonuçları olarak karşımıza çıkmadı mı? Saddam idam edildiğinde, buna Irak ta, en fazla Şiilerle ve Kürtler sevinecek. Ancak gerek Şiiler ve gerekse Barzani denen Maşa şu gerçeği vicdanlarında mutlaka sorgulamalı? Saddam Halepçe’den niçin sorgulanmamıştır? Çünkü Halepçeyi yakıp yıkan Kimyasal gazları Saddam’a satan Almanya’dır? Yine Saddam idam edildiğinde buna en fazla Kuveyt ve İran sevinecektir. Peki, Kuveyi işgale ve Iranı da anlamsız savaşın mağduru haline getiren kimdir? ABD. dir. Peki, bu üç olay, Duceyil olayından daha mı hafiftir ki, Saddam bunlardan muaf tutulmuştur? Bütün bunları, gerek Şiiler, gerek Araplar ve gerekse Kürtler çok iyi düşünmeli ve Saddam’ın idamını tek başına bir kurtuluş gibi görmemelidir. Eğer bu gerçek görülmez ise yeni Saddamlarla bölge bundan sonra daha da içinden çıkılmaz hale gelecektir! Bu böyle biline. Bu açıdan diyoruz ki, bir Kisınger prnojesi olan Papa ziyareti ve İstanbul’daki ittifak, bölgemizde ki bu sisli havanın da bir uzantısıdır ve bu uzantının Irak’tan sonra ki bir ayağı da ne yazık ki Türkiye’nin içten ve dıştan kuşatılması olarak düşünülmektedir. Bu tespitlerimiz kuşkusuz ki ne hamaset ve ne de bir komplo teorisidir. I.DÜNYA SAVAŞI ve HAÇLI BATININ ORTADOĞUYA YÖNELİK İMHA PROJESİ Bilindiği üzere, I.Dünya savaşı; haçlı batının, Osmanlı devletine, dolayısıyla zengin kaynaklara sahip Ortadoğu coğrafyasına yönelik hem siyasal ve hem de dinsel konseptli bir imha savaşıdır. Bugün, Irak ve Afganistan da gerçekleşen operasyon da, hiç kuşkusuz bu konseptin bir devamı olarak karşımızdadır. Bütün bu olumsuzlukların başlangıcını; Kuşkusuz ki, II. Abdülhmid’in bir ihanet darbesi ile tahtan indirilmesi; arkasından nükseden I.Dünya savaşı ve akabinde Osmanlı devletinin parçalanması oluşturmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, Osmanlı mülküne ait Filistin topraklarının, altın bir fırsatı olarak İsrail devletine armağan edilmesi ve bu topraklar üzerinde 50 yıldır göz göre-göre katledilen Filistinli Müslümanların gözyaşları, hala Batıyı ve batıcı emperyalistleri tatmin etmemiş gözüküyor. Onun için Afganistan ve Irak derken, bugün gözler Suriye ve Iran üzerine dikilmiş durumda. Yarın ki sırada ise Türkiye var. Güneydoğumuzda ki terör hiç kuşkusuz ki, bu sıranın bir provası niteliğinde. Bu gelişmenin anlamı şu demek; Eğer Barzani denen maşa önderliğinde Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti resmiyet kazanırsa, bu uzantı Güneydoğumuzu da içine alacak ve böylece BÜYÜK KÜRDİSTAN GERÇEKLEŞMİŞ OLACAK. Henri Kisinger ve izdüşümlerinin içinde bulunduğu karanlık hesap ne yazık ki bu. Dolayısıyla bu ziyaretin sonucunu bu açıdan da bizler karanlık olarak görüyoruz ve bu tespitimizde de tarih karşısında haklı çıkacağımıza inanıyoruz. Bu konuda ki en büyük endişemiz de şu: 1-Türkiye’nin güneydoğu sınırları biliniyor ki, İngiliz cetveliyle çizilmiş olup, Cemiyet Akvam üyesi üç devletin imzası ile nerede ise pamuk ipliğine bağlıdır. 2-Bu da, bugün ABD’nin bölge üzerinde gizli kozlarından biri durumundadır. Bu tespit, hiç kuşkusuz 1919 tarihli Wilson prensipleriyle de büyük ölçüde örtüşmektedir. 4-Bugün Kuzey Irak üzerinden ülkemizi tehdit eden terör uzantısı ve Irakta yaşanan acımasız cinayet ve katliamların sebep-sonuç ilişkisinde, bu illiyet bağının mevcudiyetini düşünmemek mümkün değildir. 5-Yıllarca ambargo altında ezilmiş ve şimdi de işgal altında sindirilmiş aç bir milletin, her gün kamyonlar dolusu kimyasal patlayıcılar imal edip intihar eylemleri düzenlemesi, dolayısıyla kendi insanlarını acımasızca öldürülmesi normal bir olay değildir ve bir direniş eylemi de değildir. Burada da bu illiyet bağı hükmünü icra etmektedir. 6- Amaç ise, Irak-ın geleceğini ayakta tutacak ruh dinamiklerini yok etmeye yöneliktir. Irak’tan sonra ki hedef ise, Nilden-Fırata ve kısacası, Diyarı-bakır havzasına kadar uzanan geniş bir alanı işgal planıdır. Bu gerçek aynı zamanda Muharref Tevrat’ın hükmüdür. Dolayısıyla Güneydoğu savaşı ne Türkiye’nin, nede kendilerini Türkiye’den ayrı görmek isteyen bir takım Kürtçü bedbahtların savaşıdır. Bu savaş açıkça bu zihniyetin savaşıdır. 6-Bu zihniyet açısından, bu amaca ulaşmada, en büyük engel ise, hiç kuşkusuz toplumlarda gelişen milli ve manevi mukavemet bilincidir. Bu bilinci yıkmak ise bu zihniyete göre bir kutsiyet savaşıdır. Müslümanlar kast edilerek “ vaat edilen amaca ulaşmak için; onlara acımayacaksın,onları yakacaksın,onları demir çomaklarla parçalayacaksın, onları öldüreceksin” gibi insanlık dışı ifadeler ile Güneydoğuda ki terör karşılaştırıldığında, bu savaşın kimin savaşı olduğu daha net anlaşılmış olacaktır. (!) PAPA ZİYARETİNİN TÜRKİYE VE DÜNYA POLİTİĞİNE YÖNELİK POZİSYONU Papa ziyaretinin perde arkasında ki, iki neden ülkemizi çok yakından ilgilendirmekte. 1-Güney doğu bölgesinde yeni bir Filistin yarası açma anlamına gelen batının Kürtçülük tezgâhı. 2-Yukarıda 5 madde halinde özetlenen, Türkiye de ki derin boyutlu devlet gücünün ülkenin, mevcut siyasi iktidarı ile yeni bir hesaplaşma içine girme politikası. Son günlerde, ana muhalefet lideri Sayın Baykal’ın; cumhuriyet tarihi boyunca, 180 milyar dolara çıkabilmiş GSMH’yı, 4 yıl içinde 290 milyar dolara çıkaran ve yine aynı dönemde 36 Milyarlık ihracat rakamını 85 milyar dolara çıkaran bir Başbakana karşı, Küstah diyecek kadar mütecaviz bir tavır içine girmesi, hiç kuşkusuz ki, bu hesaplaşma politiğinin ilk sinyalleri olarak karşımızdadır. Bu açıdan, bu ve benzer örneklerin, Papa ziyaretinin hemen arkasından gündeme oturması, bir rastlantı değil, aynı paralelde hareket eden ”gizli mahfillerin” gizli niyetlerinin şu yada bu şekilde dışa vurulmuş yansımalardır. Peki, bu ziyarete bu kaygıları yükleyen ne? Bosna da, Asya da, Afrika da, Kıbrıs ta, Balkanlar da ve özetle mazlum dünyanın her yerinde yaşanan kanlı işgal savaşlarının tümü ekonomik ve siyasi olmaktan ziyade din kaynaklıdır. Bunun da başında, Ortodoks ve Katolik Kiliselerinin, dini ve siyasi boyutlu tahrikleri gelmektedir. Bu ise, yaşanmış tecrübeleriyle, bütün dünyanın bildiği bir gerçektir. Ortodoks ve Katolik Kiliseleri, bu güne kadar, bu konu da ne yazık ki, hiç de iyi sınav vermiş değildir. Sonuç itibariyle gerek, Müslümanlardan gerekse Hıristiyanlardan dökülen kanların hem insanlık karşısında hem de tarih karşısında sorumlusu bu iki kilisedir. Bosna da yaşanan vahşi soykırım Savaşı, özellikle Ortodoks kilisesi açısından tarihin en büyük yüz karasıdır. Peki, Ortodoks ve Katolik Kiliselerinin, Müslümanlara yönelik; siyasi, ekonomik ve kültürel boyutlu savaş kuşatmalarından bugüne kadar kim, ya da kimler daha kazançlı çıkmıştır? . Bu savaşların dünyevi ganimetini en fazla kimler toplamıştır? Ortodoks ya da Katolik Kiliselerine bağlı milletler mi? Hayır: Bu konuda I. ve II. Dünya savaşlarının sonuçlarına bakmak sanırım yeterli olacak bir cevap olsa gerektir. Bu cevap ise, hiç kuşkusuz, sermayesini silah satışı ve işgallerden temin eden ve bir anlam da, dünyayı sürekli savaşlarla meşgul eden Siyonist aktörlerden başkası değildir. Dört bin yıl sonra, Nürünberg kanunları ile Siyonistlerle evlenmeyi, arkadaşlığı ve ticari münasebetleri yasak eden Alman Nasyonal Sosyalizm hareketini, Siyonizm karşısında, cephe açmaya zorlayan gerekçe, belki de bu olsa gerek. Burası, tabi ki bizi ilgilendirmiyor. Bizi ilgilendiren taraf; Yahudilerin, hiç kuşkusuz bir tilki kurnazlığı ile Filistin’i işgal etmeleri ve bu toprakları 50 yıldan bu yana kan gülüne çevirmiş olmalarıdır. . Yine de, Hitler eğer, II. Dünya savaşı sırasında, Yahudilere karşı, bir soykırım suçu işledi ise, bu tavrı bir Müslüman olarak, insanlık adına lanetliyorum; böyle bir vahşi eylemi asla kabul etmediğimi de, burada açıklıkla belirtmek istiyorum. Musevilerin de; İsrail Devletinin, Mağdur Filistin Halkı üzerinde uyguladığı soykırım içinde aynı tepkiyi vermelerini diliyorum(?) Papa ziyaretin, bir başka açıdan düşündürdüklerine gelince; Bilindiği üzere, I.Dünya savaşı ile Osmanlı, II. Dünya Savaşı ile de Almanya da bir devir kapandı. Bütün bu olumsuzlukların şifresi de, ne acıdır ki, 1897 tarihinde İsviçre de localarca mutabakat altına alınan Siyonist kararın içinde gizli; ALMANYA UĞRUNA KENDİNİ FEDA EDEN BİR İMPARATORLUK Biliyoruz ki, Osmanlı devletinin I. Dünya savaşına sürüklenmesi; Almanların Goben ve Brostlov isimli iki zırhlısının Osmanlı bayrağı altında Rusların Sivastopol şehrini bombalamasının bir sonucudur. Bununda nedeni, Almanların Doğuya yönelik sömürge politiğinin önündeki en büyük engelin Rusya olmasıdır. Dolayısıyla, Osmanlı Devletini, bu savaşın içine çeken Almanya’nın bu hırsı olmuş ve 22 Ağustos 1914 tarihli şeri bir fetva ile de Osmanlı devleti, Almanya lehine savaşa dahil olduğunu ilan etmek zorunda kalmıştır. Böylece, Almanların hatırına, Dünya’da, varlığıyla denge unsuru olan bir imparatorluk yıkılmakla kalmadı, Ortadoğu, Balkanlar ve Asya kıtasında büyük bir vatan parçasını da kaybetti ve cepheler itibariyle de 1,5 milyondan fazla da insan kaybına uğradı. Bugün gerek AB nezdinde ve gerekse PKK himayeciliği konusunda Türkiye aleyhine en büyük vefasızlık örneği sergileyen Alman Başbakanı Bayan Merkel’e, bu bilgiyi özellikle ithaf etmek isterim. Üçüncü bir Not: I. Dünya savaşı, 1929 Sanayi krizi ve 1930 da yönetime gelen Alman Nasyonal Sosyalist hareketi, II. Dünya savaşı ve Almanya’nın maruz kaldığı acı kader. Bilindiği üzere, Almanya, 1939 da Polonya üzerinden II. Dünya savaşını başlatan bir ülkedir ve 1945 itibariyle de, bu hırs savaşından büyük bir mağlubiyetle ayrılmıştır; doğu bölgesi de, Doğu Almanya adıyla Rusların eline geçmiştir. Almanya ikiye parçalanmış yapısına rağmen, savaşın yaralarını kısa sürede sarmayı başarmış ve bugün tekrar dünyanın en büyük bir sanayi devi haline gelmiştir, bu da gerçekten takdire şayan bir gelişmedir ve dahi örnek alınması gereken bir gelişmedir. Bu noktaya gelişinde de; Almanya ‘ya, işgücü emeğiyle en büyük katkıyı sağlayan gücün yine Türkler olması ise, işin bir başka dikkati calip tarafıdır. Peki, Almanya bu süre içinde yükselirken, Türkiye deki şeflik ve de çiftlik yanlısı devletlûlarımız ne yapmıştır? Cevap orta da. Devlet ve toplum; sürekli din ve kin kavgalarıyla planlı bir kavganın içine çekilmiştir ve böylece de, ülkenin kalkınması sistemli bir şekilde engellenmiştir. Hala da, ülke üzerinde ki yıkım aynı plan üzerinden devam etmektedir. Literatürde, hükmeden anlamına gelen Hükümeti yani iktidarı, bugün AB karşısında iktidarsız kılan da ne yazık ki bu kavgacı mantık değil midir? Biliyoruz ki, Türkiye’nin, AB üyelik süreci 1983 de Yunanistan ile beraber olması gereken bir süreçtir. Ancak, Ecevit eliyle, 1978 de Türkiye’nin önüne gelen bu fırsat resmen ve alenen ret edilmiştir. İhanete denk bu sonuç önce Yunanistan’ın ve sonra da Adadaki Rumların işine yaramış ve bu iki ezeli muhalif, Türkiye’nin karşısında AB üyesi olmuştur. Bugün, Türkiye’yi, Kıbrıs ile ilgili olarak Batı karşısında, bir takım içinden çıkılmaz zorlanmalara mahkûm eden sebepler zinciri de, işte bu gafletin sonucu olarak karşımıza çıkmıştır. Tabi ki, aynı sol kafanın kahramanlıkları, bununla da sınırlı değildir. 2001 de, bir MGK toplantısı sırasında, bir Anayasa Kitapçığı üzerinden, bu milletin üzerine, bir gecede yüklenen 70 milyar dolarlık bir vurgun yükü bugün herkesin malumudur. Bu ise, Türkiye de, her vatandaşın üzerine 1000 dolarlık bir borç yükü getirmiştir. Bunu da, Sayın Ecevit ve Sayın Sezer adına, bir cumhuriyet kazanımı (!) olarak burada yeri gelmişken vurgulamış olalım. Dolayısıyla Türkiye’yi, AB karşısında bir takım tavizlere zorlayan anlayış ortadır. Bu anlayış ki, Türkiye’yi, AB ye değil, hala 1940’ların Şeflik dönemine aday yapmanın peşindedir. HENRİ KİSINGER VE TEODOR HERZEL Bir Kisınger projesi olan Papa ziyaretini, bir de şu 4 olay üzerinden değerlendirmekte yarar var. Buna göre; 1–1878–1908 tarihleri arasında Hüküm süren II. Abdülhamit’in tahtan indirilişi, sonuç itibariyle Osmanlı devletinin hızla I. Dünya savaşının içine sürüklenmesi, sonrada parçalanması. Bu sürecin , o gün ki mimarları, Emanuel Karasso ve Teodor Herzel, bugün ki mimarı ise Henri Kisinger .! 1997 de Refah Yol iktidarının yakılması hiç kuşkusuz bu politiğin bir sonucu. Dolayısıyla, bu zihniyet savaşının ülkemiz üzerindeki etkisi hala aktifliğini koruduğuna göre, bu acı tecrübe ümit ederiz ki, bir daha ülkemizde yaşanmamış olur. 2-İkinci Dünya savaşına zemin hazırlayan sebepler de, yine aynı illiyet bağının izleri var.. 3- Masum ve Mazlum duruma düşme görüntüsü altında, Filistin topraklarının İsrail’e, ikinci Dünya savaşı’nın tazminatı gibi sunulmuş olması da, yine aynı illiyet bağının bir parçasıdır. 4- Sonuç olarak; Türkiye’nin Güneydoğusunda; Kürdistan ve Ermenistan ortak girişimi üzerinden Arzı mev-ud adına sürdürülen terör eylemleri ve dolayısıyla ülke ve toplum kalkınmasına gidecek kaynakların, bu illiyet bağının kasalarına akması gibi acı gerçekler de bu sürecin birer yansımasıdır. Bütün bunların anlamı şudur; Bilindiği üzere, 1997 yılı, 1897 de İsviçre’de alınan Siyonist kararın 100.cü yılıdır. Bu süre içinde, Siyonist Sömürge adına gerçekten büyük işler başarılmıştır. Hıristiyan dünyasına ve özellikle de Ortodoks dünyasına, bu anlamda büyük görevler yüklenmiştir. 1990’lar itibariyle başlayan ve Papa II. Jan Paul’un Ruhani liderliğinde ki Vatikan Katolik kilisesi ile İstanbul da ki Patrikhanenin, bu görev doğrultusunda, bütün İslam Âlemine karşı bir kilise ittifakı içerisinde sokulması, kuşkusuz bu görev bilincinin bir sonucu olarak karşımızdadır. . Bu nedenle, Papa 16. Benedick’in ziyareti de böyle bir doğrultuda yapılmış bir ziyarettir. Bilmeyenler için söyleyelim ki, bugün dünya da, 4 büyük Ortodoks kilisesi vardır. Bunlar İstanbul da ki, Patrikhane, Yunanistan hâkimiyetindeki Girit Ortodoks kilisesi, Rusya da ki Moskova Ortodoks Kilisesi ve Suriye’deki eski Hatay Ortodoks kilisesidir. Ortadoğu, Asya ve Balkanlarda ki Müslümanlara yönelik dinsel ve siyasal tahriklerin servis hizmetinde; ne yazık ki, İstanbul da ki, Patrikhanenin illiyet bağlantısı, sadece benim değil, birçok aklıselimin tespitleri arasındadır: 1- Şam da ki, eski Hatay kilisesinin, 1979 da, Kıpti Suriye devletini Suni Müslümanlar üzerine nasıl saldırdığı siyasi tarih bilen herkesin malumu olan bir gerçektir. Hama ve Humusta bir gecede 30 binden fazla Müslüman’ın katlinde ve binden fazla mescit ve cami imhasında adres, ne yazık ki, zimni anlamda bu kiliseyi işaret etmektedir. Bu arada Butros Gali’nin, bir Ortodoks olarak, bu eyleme cesaret verenlerden biri olduğu ki, daha sonra bu sonuç; bu zatı BM genel sekreterliğine taşıyan bir karine olmuştur. 2- Saraybosna da yaşanan soykırım savaşı ve hala yeraltından çıkan toplu mezar görüntüleri yine bu dinsel konseptin acımasız örnekleri olarak karşımızdadır. 3- Sovyet Rusya’nın, Moskova da ki Ortodoks kilisesi ki, Kafkasya ve Asya’da ki Müslümanlar üzerinde akıl almaz imha planlarında da, bu kilisenin rolü kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımızdadır. 4-Patrikhane; bu Kilise ki, başlı başına kendini Bizansın varisi kabul etmektedir. Dolayısıyla bu kilise, bir kolu ABD de, bir kolu Giritte, bir kolu Şam da ve bir kolu da Rusya da olmak üzere bir merkez konumundadır. Bu açılımlardan da görüleceği üzere, Siyonist mantık tarafından; tarihin her döneminde, hem İseviliğin ve hem de Museviliğin, bir din olmaktan ziyade, bir ideoloji, bir ticaret ve bir savaş aracı olarak kullanıldığı ortaya çıkmaktadır. Bu da, ya din gerçeği ırkçılık üzerine, ya da ortamına göre ırkçılık din üzerine ikame edilmek suretiyle gerçekleşmiştir. . Bu açıdan, kültür toplumlarını, birbirine düşman etme de, Irkçılık hastalığı, Siyonist mantık adına 20.yüzyılın en büyük sömürü ve kazanç aracı olmuştur. Bu mantık ki, yeni gelişen ülkelerde, ulus devlet, sürü toplum kuralını doğurmuş. Bu da, toplumları, bir taraftan kendi yönetimlerinin baskısı, diğer taraftan, Siyonizm eliyle oluşan yıkıcı ve yok edici etkilerin ezikliği altında yaşamak zorunda bırakmıştır. Bu yıkıcı süreç ise, toplumları ister istemez din ve yüksek ahlak gibi bir huzur arayışının içine itmiş, böylece de 21. yüzyıl, insanlığın inançlarına sahip çıkma asrı olma gibi dini bir ağırlık kazanmıştır. En azından biz böyle görmekteyiz. Gerekçemiz de; Mel Gibson-un (Tutku-İsa’nın Çilesi) İsa’nın son 12 saati isimli yapıta olan batı toplumunun manevi ilgisinin yoğunluğudur. Buda göstermektedir ki 21. yüzyıl Siyonizm için, kendine özgü Muharref din anlayışının, ırklar üzerine savaşacağı bir dönem olarak geçecektir. Bu gerçeği görmek için çok uzaklara gitmeye sanırım gerek yoktur. 11 Eylül Sonrası Terör/İslam eşleştirmesi altında sürdürülen Ortadoğu coğrafyasına yönelik Siyonist Karakterli işgal planları, bu gerçeği doğrulayan en yakın bir kanıt olarak karşımızdadır. Bir kez daha belirtelim ki, Papa ve Patrik Bartelemaosun İstanbul da, bir ittifak içine girmeleri, daha doğrusu 1700 sene sonra böylesi bir ittifak içine zorlanmaları bir tesadüf değildir. Sonuç olarak, gerek Katolik dünyasına ve gerekse Ortodoks dünyasına söylenmesi gereken şudur. Bu kabil sinsi oyunlara, artık dur deyin ve bu sinsi tertiplere de alet olmayın n’olur. Şu gerçeği unutmayın ki, İslam inancında Hz. İsa ve Musa da, Allah’ın birer elçisidir. Ve biz onların elçiliğine kendi Peygamberimiz gibi inanır ve iman ederiz. Aralarında asla ayrımda yapmayız. Son bir tespit: Papanın Kıbleye dönük kıyamı, bizdeki Demirperde anlayışlı laikçilik mantığına aykırı olsa da, biz bu kıyamı insanlık adına önemli bir aşama olarak kabul ediyoruz Biz kendisini, o talihsiz beyanının aksine, artık bu yönüyle anmaya çalışacağız. Ancak şu sözüne itirazımız var! Türkiye de Hıristiyanlar azınlık olarak horlanıyormuş. Bu asla doğru değildir. Asıl horlanan Türkiye de kendi dinini yaşamaya çalışan Müslümanlardır. Sayın Papa hiç üzülmesin, Türkiye’de, dindarların giremediği Makama, kendisi elini kolunu sallayarak girmiştir, hem de resmi törenle girmiştir. Ayrıca her Apartmanın altında çığ gibi yükselen kiliseler ve misyoner faaliyetleri de işin çabasıdır. Buna karşılık İHL. Mezunları, Türkiye’de irtica namı ile anılmaktadır. Papa, eğer bunları bilmiyorsa, biz hatırlatmış olalım. Ayrıca Patrikhane balkonunda, şahsını ve eşdaşı Patrik efendiyi Bizans(Doğu Roma) Kardinali olarak serbestçe ilan etmiş olması da Hıristiyanların horlanmadığının bir başka delilidir. Sonuç olarak şunu söylemeliyim ki; Amacım, asla kimseyi dininden ya da ırkından dolayı yermek değildir. Amacım, bir ziyaretin perde arkasını, insanlık ailesine karşı kuşku uyandıran yaşanmış tecrübeler ışığında tahlil etmek, muhtemel tehlikelere karşı da, ülke siyasetine gücüm nispetinde ışık tutmaktır. Papa ziyareti kapsamında bir mesajım da şudur. Bilindiği üzere, Doğu Berlin duvarı yıkılalı yıllar oldu, ama biz de ki karton duvarlar hala dimdik ayakta ve altında ezilenler de ne yazık ki bu ülkenin gerçek sahipleri. Bu sitemim biraz da; Türkiye de, kaos ve gerilim üreterek, bu lanetli yöntemler üzerinden kasalarını dolduranlara ve köşelerini koruyanlara Sonuç olarak şunu söylemeliyim ki; Barışa ve dostluğa hizmet eden, Papa da olsa, bu anlayışı alkışlamayı şahsen bir şeref kabul ediyorum. Bunun aksine hareket eden, babam da olsa, bunu da yermeyi en ulvi görev kabul ettiğimi bu vesile ile belirtmek istiyorum. Rabbim, bütün mazlum milletleri ve özellikle de, ülkemizi baştan beri dile getirmeye çalıştığım bu kaygılardan korusun. Milletime ve ülkeme zeval vermesin. İsmail HASBAL / 04 Aralık 2006 |
||
Copyright © 2006 - Tüm hakları saklıdır. www.ismailhasbal.com
|
||