İRTİCA BORSASI ÜZERİNDEN CUMHURİYETE YÖNELİK
DÜŞMAN ÜRETME SENARYOLARININ ARKA PLANI
Saygıdeğer kamuoyu: Bu yazı, bir asırdan beri sonuçlarını yaşadığımız başlıktaki senaryo için bir uyarı mektubudur.
Önce belirtelim ki, bu takdimin devamında yer alan hiciv nitelikli tüzük; Ticaret kanununa göre kurulmuş bir şirket metni değildir. Burada ki, şirket benzetmesi bir kinayedir. Bu yöntem ile Türkiye’de; cumhur ve cumhuriyet üzerindeki bir sır perdesi aralanmaya çalışılmıştır.
İrtica ne demektir, ne adına, ne zaman geçerlilik arz eder. Önce buradan başlayalım. İrtica, Arapça bir terim olup, ricat anlamında gericilik yâda geriye dönüş manasına gelir.
Hıristiyan batı ve batıcıların İslam dinine muhalefeti; aslında, bu dinin, geriye dönüş özlemi gibi bir tasa taşıması söz konusu olduğundan değil; ilkel çağlardan bu tarafa devam eden batıya özgü mevcut sömürge ruhuna engel teşkil etmesinden; dahası, bu sömürü sisteminin mazlum duruma düşürerek geri plana ittiği yoksul toplumlar üzerinde, koruyuculuk anlamında büyük bir mukavemet gücüne sahip olmasından kaynaklanmaktadır.
Dolayısıyla batı, İslam-a olan muhalefetini tarih boyu hep bu düzlemde ortaya koymuştur. Çanakkale ve İstiklal savaşı ise bu tespitin son örneğini teşkil eder. Bütün İslam coğrafyasında süren bu savaş bugün itibariyle de, ya terör ya da İrtica senaryosu üzerinden devam etmektedir. Kısacası batının İslam düşmanlığı siyasidir.
Dolayısıyla batıcıların da, İslam düşmanlığı siyasidir. Bu ise laiklik bahanesi altında, İktidar hâkimiyetini toplum geneli ile paylaşılmama istenci üzerinden; dahası yine aynı batı formatı üzerinden İrtica adı ile devam etmektedir.
İrtica-nın Türkiye ve İslam coğrafyasında gündem haline gelmesi:
1- Gazete köşelerinden yönlendirilen çıkar odaklı siyaset tekeli zaafa düştüğü zaman,
2- Karakol kültürüyle kuşatılan devlet asabiyeti, sosyal hukuk devletine özgü medeni şartlarla düzelme eğilimine girdiği zaman,
3-Küresel sömürge ajanlarının, montaj sanayi ya da petrol gelirleri üzerinden içe dönük sömürü hesapları tehlikeye düştüğü zaman. İşte size, İslam ya da İrtica saldırganlığının arka planı.
Kaldı ki, Ortaçağda yaşanan engizisyon sabıkasına rağmen, Hıristiyanlık; sağcısı-solcusu ile ve de laik yapısı ile hala batının devlet dinidir ve en son Danimarka olayı ile Papanın, İslam-a yönelik haçlı tahrik siyaseti de,bu anlayış üzerinde şekillenmektedir.
Şimdi bu özet çerçevesinde sorulacak soru şudur: Gerek barış gerek savaş ortamı; binlerce yıldır, bu milletin birlik-dirlik mayası olmuş, hatta savaş ortamında bile aman dileyen düşmanı için adaleti elden bırakmamış bir dinin, hem de içinden çıkardığı sayısız vakıf eserleri ve yeryüzünü süsleyen sonsuzluk abidesi medeniyet mimarisine ve dahi batıya tıp ilmi dâhil, birçok ilim kaynaklarında ilham kaynağı olmuş bir dinin acaba bir tehdit unsuru olarak irtica şeklinde algılanması hangi kültür kimliğinin tezgâhıdır? Ve hangi ülke çıkarlarına hizmet anlamı taşımaktadır?
Kısaca, anlatılmak istenen gerçek şu; ülke tarihimiz de, 18 Martlar, 23 Nisanlar,19 ve 29 Mayıslar,26 ve 30 Ağustoslar,29 Ekimler ve 10 Kasımların ne anlama geldiği herkesin malumu. Bu gerçekler bu milletin milli milatları. Üstelik bu gerçeklerin hepsinde bu inanç mayasının maddi ve manevi tesiri var. Ve üstelik bu millet Darwinist deyim ile ağaç kovuğundan çıkmış dine yabancı bir fosil yâda hayvan neslinden türemiş bir hilkat garibesi de değildir.
Dolayısıyla, bu milletin din, dindarlık, cumhuriyet gibi kendi kavramları üzerinden, Dersim, Menemen,27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubat türü muhalif milatlar üretmek asla bu millete ve bu cumhuriyete hizmet değildir ve hiçbiri de bu milletin birliğine, barışına ve kardeşliğine hizmet etmemiştir. Bundan sonra da etmeyecektir!
Bütün bu eylemler bugüne kadar, tek amaca hizmet etmiştir, o da, Luis Masignon’un “biz onların dinleri dâhil her şeylerini yok ettik anlamında özetlenen misyoner mantığına ve bir de, Batı ve ABD’nin Kızılderili politiği gibi mazlum milletler üzerinde sergilediği emperyalist emellere. !
Yazık ki, bir 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını daha, birlik ve dirlik düzenimizi bozan bu emelleri çağrıştıran tahrik sinyalleri altında geride bıraktık. Yazık ki, Cumhuriyet tarihimizin, son dört yılına damgasını vuran bir istikrar dönemine rağmen bir bayramı daha, bu acımasız tekrarların gölgesinde uğurladık
Aslında bu bayramı öncelikle kutlaması gerekenler, sömürenler değil, bu vatan için canlarını verenler; buna bugün güneydoğu cephesinde gösterilen fedakârlıkta dâhil, her alanda vefa borcunu ödeyen ve el an da ödemeye devam edenlerin hakkı iken, bu nesil, her bayramda olduğu gibi, bu bayramda da, tören dışı kaldı ve yine cumhuriyet muhalifi olarak takdim edildi!
Kahpe kurşunların hedefi olan çocuklarını, vatan sağ olsun diye uğurlayan şehit annelerine, giyimleri sebebiyle kampüsler den sonra törenler de çok görüldü! Ancak, bu ülkenin, vatan bekçilerine kurşun sıkan ihanet odaklarını sevindirecek; ancak bu canilere yataklık eden Marksist ve Emperyalist işgal güçlerini mutlu kılabilecek, bu ayrımcı mantık, ne yazık ki, bu bayramda da resmiyetini korumaya devam etti
Emanet denilen cumhuriyet, bir kez daha ganimet paylaşımı sertliğinde ve demirperde sistemine özgü balo sunumları ile anıldı. Üstün cumhuriyet hayallerinin işareti olan, NASA gibi muasır medeniyet projeleri,bu bayramında konusu yapılmadı.!
Bir ‘krediye torpil yaptı’ , sözünü intihar nedeni sayacak kadar ileri götüren bir Alman Eyalet yöneticisi gibi ve dahi 1996 Kobi depreminde, şehrin suyunu zamanda getiremediği için bir başka intihar yolunu seçen bir Japon yöneticisi gibi sadakat örneği sergileyen; Gerekirse, biz de bedel öderiz diyebilen, bu ülkenin dürüst yöneticilerine, bu bayram nedeniyle adeta, bu bedele hazır ol anlamlı tehditler savruldu.
Dolayısıyla, devlet malı deniz kuralına endeksli şirket felsefesi; bu bayramı da bir hesaplaşma düellosuna dönüştürdü.
Bilimin üretkenliğini, ideolojik kıyıma; adaletin esenliğini, gücün dayatmasına yaslayan bürokrasi akıncılarımız; işlevini yerli üretimin gelişimi yerine, kriz kolaycılığına endeksleyen devlet piyangocusu burjuvamız için sonuç tabi ki, bunlarla da sınırlı kalmadı.
2007 de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi ve dahi sonrası; Cumhuriyette vatandaş, dinde kardeş olan bu mazlum millet üzerinde, devreye konacak cehennem senaryolarına dair vurgularla, bu sınırların daha da genişletileceğinin sinyalleri verildi
Cumhuriyet hilafet çarpıştırılması; İran - Suudi Arabistan mukayeseleri bu bayramda da gelenekselliğini bozmadı.
Büyük bir savaştan mağlup olarak çıkmış 50 yıllık Almanya cumhuriyeti ve Japonya gibi, bilimi teknolojiye, teknolojiyi de stratejik sanayi devrimine dönüştüren ülke yapısı ile; aynı dönem de, bilimi ve zengin ülke kaynaklarını ideolojik kıyıma dönüştürmenin ötesinde, bu ülke için bizler, ne yaptık sorgulamasına ise en ufak bir vurgu yapılmadı; bu yüksek çıtalar yine es geçildi
Kısacası, bir törenimiz daha, cumhura korku salan mesajları ve sömürge yapımı teçhizat gösterileriyle geride kaldı. Cumhuriyeti, 83 yıldır aynı coşku ile kutluyoruz mesajlarının ağırlık noktasını, yine o kahrolası irtica ezberleri işgal etti
Ülkede ki, işsizlik, yoksulluk ve enerji dar boğazına karşı çözüm sağlayacak ülke avantajları yine boğuntuya getirildi. Bunun yerine ülkeyi gerecek yeni gerilimlerden okkalı işaretler sunuldu.
İrtica maskeli talan politikaları sayesinde oluşan, ekonomik sefaletten, bu ülke nasıl kurtulur, yâda bunu başaracak iktidarlara nasıl yardım edilir tavsiyeleri yerine; aksine, bu makûs talihi yenmek isteyen siyasi iradeye karşı, yeni bir linç girişimi başlatıldı. Çankaya, bir muhasara kalesidir ve asla Kızılderililere teslim edilmez gibi dehşet verici gergin beyanlar birbirini izledi.
Peki, şimdi sormak gerek; bütün, bu dezenformasyonlar, sizce gerçekten irtica tehlikesinden yada gerçekten cumhuriyetin ali çıkarlarından mı kaynaklanıyor dersiniz? Asla ve kat’a,Eğer bu centilmenlik gerçekten cumhuriyet sevgisinden kaynaklanıyor ise
*Peki, 83 yıllık cumhuriyet devletinin, milli savunması için alınan üstelikte dışarıdan alınan stratejik savaş gereçlerinin tamiratını dahi,1948’dekurulan İsrail gibi küçük bir devletin uhdesine bırakmak, hangi cumhuriyet çıkarları ile izah edilecek bir durumdur?
*Sağ eliyle devlet, sol eliyle tekelci siyaset egemenliği oluşturmak; sonra, çeşitli ayak oyunları ile gecelik muafiyet istisnaları sağlayıp hazine hortumlamak; sonra da, dünyanın en zengin kaynaklarına sahip bir ülkeyi işlevsiz hale getirip, aç kurtlar sofrası İMF denetimine mahkûm etmek, eğer bu ülkede laiklik bayraktarlığı ise; peki bugün bu ülke, AB karşısında eğile büküle neyin sınavını vermektedir?
*Dahası, hukuk kriterleri zayıf olan bir devlet yapısını sömürmek kolay olur mantığından hareketle,1978 de, Türkiye’nin önüne gelen AB üyelik fırsatını reddederek, 70 milyonluk bir ülkeyi, bugün 5–6 yüz bin nüfustan ibaret Rum yönetiminin aşağılık şantajlarına mahkûm etmek, hangi resmiyetin eseridir ki, bu ülke bugün, AB karşısında, bu zillet düşüncesinin sonuçlarıyla aşağılanma durumuna düşürülmüştür?
*Devlet bütçesinden en fazla payı alan bu ülkenin üniversitelerini, gelişmiş 500 dünya üniversitesi karşısında bilim ve araştırma yönünden çağın en gerisine iten tipik mantık, ne ile meşguldür ki (!) bugüne kadar bu ülkenin NASA gibi kurumları olmamıştır? Ne yazık ki, bu soruların verilmiş bir cevabı yok.
Sonuç itibariyle, BM yasasının 19.uncu maddesi ve evrensel haklar çerçevesinde insanların masumane yaşam biçimlerini, inanç, düşünce ve etnik farklılıklarını tehdit unsuru olarak göstererek, kamusal alan dışına iten bir devlet ayrımcılığı, bizden başka hangi çağdaş ülke laikliği ile izah edilecek bir durumdur?
Bilmem ki, kimin neyi koruduğunu, yâda neyi korumadığını, bu örneklerden daha iyi, ne izah edebilir? Karar Yüce Cumhurun!
ÖZET VE SONUÇ
Bilinmeli ki, Türkiye laiktir, laik kalacaktır. Atam izindeyiz! Hassasiyetleri üzerinden” Kahrolsun irtica” öfkesi üretenlerin, bu sonuçlara göre, hesabı ne laiklik, nede Atatürk! Bugün, gerçekten laik ülkelerin, halkıyla,100 yıl içinde uzay teknolojisi dâhil, neleri başardığı işte ortada.
Türkiye ise uygarlıkla-barbarlık arasında kurulan bir öfke hattında ezilmeye devam ediyor... Haksız kazanç cezalarından sıyrılmaya karşılık iktidar adeta suçlu gibi tehdit ediliyor ve yargıç kapıları aşındırılıyor. Bu bağlamda, Adı Milli eğitim olan bir kurumun aldığı milli kararlar kamuoyuna tartışma konusu hatta suç unsuru olarak yansıtılmaya çalışılıyor.
Bugün, haçlı batının aksine; laikliği, dine karşı, dini de, bu sisteme karşı kullananlar geçmişte, Osmanlı’yı da işte bu şekilde yıktılar
Bu mantık o günde, kendinden olanlara kardeş, olmayanlara harici diyordu. Şimdi ise, kendinden olanlara laik, olmayanlara irtica diyor. Amaçları, toplumun can bedeli olan cumhuriyeti, sosyal hukuk düzleminden çıkarmak; sınıf diktasına özgü bir tekel hainle getirmek.
Peki bu sınıf doktrini ile bu cumhuriyet sömürüsü nereye kadar gidecek. Buna kim, dur diyecek! Evrensel hukuk kriterleri dahil,yerel hukuka dahi direnen,bu karanlık oyunu kim,nasıl bozacak.?
İrtica maskesi ve sözde rejime sahip çıkma saptırması altında; kendi insanın bilimsel gelişimine engel koyan ,bu sömürü mantığı daha ne zamana kadar, bu ülkenin kaderi olmaya devam edecek?
Tekrar ediyorum; Türkiye’de, bu milletin esenliğine gönül vermiş insanların, ne rejimi ile ne de dini ile bir sorunu yoktur.
Sorun; Türkiye üzerinden ,parçalanmış imparatorluk topraklarına ,iç ve dış kolları itibariyle yön veren hayali irtica borsacılarının sahip olduğu imkanların ayaklarının altından kayıp- kaymama sorunudur.! Cumhuriyete yönelik tehdit paydalarının bütün ortak derdi işte budur!
Kaldı ki; cumhuriyet ve laiklik, slogan istismarları ile kafa çekmeye özgü bir “ tekel” rejimi değil, demokratik bir hukuk rejimidir.
Bu hukukun sahipleri de; hukuksuz zorbaların sokak ve vatan işgaline karşı, Çanakkale ve İstiklal harbini 40 yamalı elbise altında, tayinsiz öğünle kazanmış şüheda ordusunun mazlum mirasçılarıdır. Bu vesile ile bize, bu vatanı bağışlayan, bu şüheda ordusuna ve milletime, 5 vakit hayır dualarımı, bir kez daha yeniliyorum
Saygı değer kamuoyu; düşüncenizin, partinizin ve yaşayış tarzınızın farklılığı bu ülke için bir zenginlik. Lütfen bu zenginliği, lanetli irtica öfkesi adı altında gerilime dönüştürenleri artık iyi tanıyınız.
Dolayısıyla, ülke de son günlerde tekrarlama sinyalleri verilen bu lanetli oyuna bir daha gelmeyiniz. Son bir özet: : Bugüne kadar, bu oyunlar karşısında hiç ettiğiniz gücünüzü, bundan böyle potansiyel güç haline getiriniz!
Eğer bu bölen-çarpan ittifakı karşısında, 70 milyonluk bir toplum olarak, iktidarı ve muhalefeti ile hala bölünüp çarpılmaya devam edersek, o da hepimizin ayıbıdır!. Bu sitemim; biraz da, iktidar içinde, iktidarlarının altını oyan ve potansiyel gücünü hiç edenlere.
Bir tarih niteliği taşıyan bu yazımın, ülkemin yeniden birliğin tanık olmasını diliyorum. Umuyorum ki, ekteki tüzüğü okuduğunuzda, yazılanları sizde yüzyılın tanığı olarak onaylamış olacaksınız!
İ.Hasbal, 29 Ekim 2006
İRTİCA KAOSU ÜRETME VE PALAZLANMA SANAYİ ANONİM ORTAKLIĞI
RESMİ TÜZÜĞÜ /YA DA/
BİR KÜLTÜR TOPLUMUNUN YIKILIŞ BELGESELİ
(Bu tüzük yöntemi ile; İslam coğrafyasının maddi ve manevi zenginliklerini, uygarlıkla-barbarlık arasında kurdukları hayali irtica borsası ve sonucu baştan belli olan dinci terör zırvası üzerinden sömüren; kendi yükselişlerini başkalarının çöküşlerinde ve parçalanmasında arayan bir zihniyet savaşının acı hikayesi anlatılmaktadır. Tüzüğün ilham kaynağını; İncil Misyoneri Luis Masignon’ın “Onların her şeylerini tahrip ettik, Felsefeleri, dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. Anarşi ve intihar için uygun bir hale geldiler.” tezi ile Tevrat’ın : “ Ve Rab bana dedi, sen benim oğlumsun; Ben seni tevlit ettim. “İste benden ve miras olarak sana milletleri, mülkün olarak yeryüzünün uçlarını da vereceğim.” Onları demir çomakla kıracaksın. Bir çömlekçi kabı gibi onları parlayacaksın.” (Mezmurlar kitap 1/ ferman7) ;ayrıca 1889 Paris, beynelmilel I.kongresinde alınan “Dinsiz ve Allah’sız bir dünya cumhuriyeti kurma kararı” ve bu fikirleri Kapitalizm ile Kominizim arasında bir sömürü aracı olarak para karşılığı pazarlayan Kral Mark’ın “din dogmatik bir aldatmacadır vs.” felsefesi teşkil etmektedir.
Böyle bir çalışmanın amacı; Tamamı yalandan,şeytani hileden,iftiradan,her türlü ahlak ve vicdan kaydından uzak ve dahi her yana ölüm ve şiddet kusan böyle bir oluşumu ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan gönümüzde ki olumsuzlukları daha net görmek ve göstermek içindir.
Tüzükte ki, şirket deyimi ile Türk milletinin ordu kurumu dâhil, tüm meşru kurumlarını istikrarsızlık aracı olarak istismar etmek isteyen; daha açık bir ifade ile çıkar ortamına göre ülkemizde “iktidar yıktırıp iktidar kurduran” sömürü ve sömürge mantığı kastedilmiştir.Devletini seven ülke sevdalıları ve devletin laik demokratik düzeni ve irfan üzerine kurulu cumhuriyetimiz asla bu kastın muhatabı değildir.)
Kuruluş: MADDE: 1 – İş bu şirket aşağıda tarihi eylemleri ile malum müteşebbisler arasında teşekkül etmiştir.
Kurucular: MADDE: 2 – Şirketin büyük ortakları;
( a-1) Dünyanın en stratejik enerji kaynaklarına sahip bir coğrafya üzerinde kurulu, Osmanlı devletini yok etmek için asırlar süren kanlı savaşların taraftarları olan, başta Rusya ve Macaristan İmparatorluğu, İngiltere, Fransa Krallıkları ve kısmi ortak olarak ta Alman İmparatorluğu ile
(a–2) 18.yüzyılın son çeyreğinde(1526 İspanya sürgünü sonrası, Osmanlıdan gördüğü insanlık himayesine inat)bu halkaya dâhil olan Teodor Herzel ve Emanuel Karasso biraderlerin, Osmanlı kalesinde açtığı ikinci cephe, bu kuruluşun enternasyonal çerçevesini oluşturur.
(a-3) Yerel İttifak boyutunu ise; 1908 tarihli kanlı saray darbesini 1789 tarihinde Basel şehrinde bira araya gelen büyük loca ile ortak gerçekleştiren İttihat Terakki ruhu temsil eder. Tarihin tanıklığı ile bu ortakların sicili ise şu bilgilerden oluşur:
A) Trablusgarp ve Ortadoğu cephesi ile başlayıp, Balkan Felaketine, oradan I.Cihan savaşına, oradan Anadolu ve İstanbul’un işgaline uzanan 15 yıllık zaman sürecinde, koca bir imparatorluğu zaafa uğratıp 8 milyondan fazla Anadolu evladının katline zemin hazırlamak.
Bununla da yetinmeyip; (İttihat Terakki cuntası sayesinde oluşan işgale karşı)Anadolu’yu örgütlendirmek için, özel imkânla bizzat Vahdettin tarafından Samsun’a gönderilen Atatürk’ün teftiş gerçeğini dahi kasıtlı bir şekilde çarpıtmak. Sonra da, bu çarpıtmayı bu toprakları, bu millete miras bırakan şanlı bir tarihe sürekli küfretme nedeni haline getirmek suretiyle yeni nesli, Çanakkale de kazanılan mucizevî zafer ikliminden uzak tutmak.
B) 30 dan dan fazla ayrı inanç taşıyan milletler ailesini; mensup olduğu hoşgörü medeniyeti çerçevesinde, yeni bir çağın açılımı ve batıyı Ortaçağın engizisyon karanlığından uyandıran Rönesans hareketi dâhil; kilisesi, havrası ve camisi ile bir arada yaşatan şanlı bir geçmişi karalamak. Bunlar da yetmezmiş gibi bu mağdur geçmişi dışarı da soykırım suçlusu, içerde devrim mahkûmu olarak yargılamak.
C) Dahası, Ortadoğu’da, Osmanlı mülkünden koparılan her parçayı, emirlerini uygulayacak aşiret reislerine, (buna İsrail de dâhil),bir devletçik olarak armağan etmek. Bu arada Türkiye’ye Lozan’da uygun görülen 780 km. lik bir alanı, büyük bir kazanım diye kabullendirmek. Sonra da Türkiye’yi, 12 Adalar, Kıbrıs, fır hattı,12 mil, İngiliz cetveliyle çizilen doğu sınırı ve dahi Kerkük, Musul gibi konularda köşeye sıkıştırıp, emperyalist savaşına, kaldığı yerden devam etmek.
D) Bu da yetmezmiş gibi, bugün aynı ihaneti, ülkenin güneydoğusunda, Kürt sorunu olarak ele alıp, Türkiye’yi bir kez daha parçalamak niyetini izhar etmek. Sonra da bu sömürge niyetini, bu ülkenin dini ve milli değerlerine yönelik içsel operasyonlarla gözden uzak tutmak. Böylece de, Çanakkale’de uğranılan hezimetin intikamını almak.
E) Bunu da kâfi görmeyip, dindarları; Atatürk ve cumhuriyet karşıtı gösterme yöntemi ile Atatürk’e karşı sahnelenen ucu karanlık su-i kast planları dâhil,”Zulüm ile akan kan canlı olur” felsefesinden hareketle Menemen türü; sembolü camiden, kurbanı askerden, tetikçileri sözde tarikatçıdan, ama aslı birkaç serkeşten müteşekkil olan milatlar ve müsademe gerekçeleri oluşturup; tıpkı bugün ABD’nin Irak’ta; Lenin’in geçmişte Kafkaslar da uyguladığı soy kırım senaryosunu, bu vatanın mazlum evlatları üzerinde güncelleştirmek ve bu zulmün yıl dönümlerinde beyinlere sürekli kin kazımak.
Dolayısıyla, bu mazlum milletin fazilet mücadelesi üzerine kurulmuş cumhuriyet devletini, bu kanlı milatlar üzerine kilitleyip; İrtica kuşatması, cumhuriyet tartışması gibi yapay gündemler altında devleti hizmet mecrasından, çatışma mecrasına çekmek. Böylece de, devletle toplumu sürekli kavga halinde tutmak. Sonra, bu kanlı sonuçlar üzerinden, bu milletin savaşta ve barışta bin yıldır dirlik mayası olmuş din mefkûresine karşı düşman bir taraf oluşturup, vaziyeti garanti altına almak
F) Sözde yeni bir cumhuriyet nesli yaratma adına, cumhuriyet üzerinden irtica ve irticacı üretmek Bu sonuçla da, din duygusundan soyutlanarak, boşluğa düşürülen nesli; gelir durumuna göre kimini, devletinin malını kundaklayan, ülkesinin askerine, polisine, siviline ve vatanının bölünmez bütünlüğüne kurşun sıkan, gözleri dönmüş, vicdanları sukut etmiş birer cinayet makinesi haline; kimini, lüks düşkünü çılgın birer eğlence robotu haline; kimini satanist ve kimini de sefil sokak mağdurları haline getirmek suretiyle bir ülkenin teminatı olan genç beyinleri gerçek hayattan koparmak.
G) Bundan daha korkunç olanı; 1917 tarihli Rus Kızıl devriminin ilham babası Karl Marks’ın; DİN AFYONDUR VE İÇİ BOŞ İRTİCA DOĞMASIDIR teorisine göre; İslam-ı kendine düşman kabul eden ve Orta Asya da Müslüman enasırı acımasız bir soy kırım tezgâhından geçiren Lenin gibi, aynı inanç akidesini Türkiye ‘de Atatürk için bir karşıtlık karinesi olarak kullanmak. Bu yöntemle de, cumhur ve cumhuriyetin akıl melekesini düşmanlığa tahvil etmek:
Bunun sonucu olarak ta, Çanakkale ve kurtuluş savaşında yok edemediği neslin son ruh dinamiklerini de bu yöntem üzerinden tedavülden kaldırmak.
H) Sonra, böl-parçala-yönet felsefesinden hareketle toplumu; ilerici, gerici, şeriatçı, tarikatçı, irtica-mürteci, sağcı, solcu, alevi, Sünni, Türk-Kürt, laik ve anti laik kamplaşmalarına ayırmak ve toplumsal iradeye egemen olmak.
Bunun da sonucu olarak; yeraltı - yer üstü zenginliği bakımından dünyanın en şanslı bir küresi olan bu ülkeyi, 350 milyar dolara ulaşan borç zilletiyle İMF denetimine alıp hırpalamak. Sonra da, bilimde ve stratejik savunma sistemleri noktasında örselediği 2500 yıllık devlet geleneği olan bu ülkeyi AB kapısında İmtiyazlı ortaklık dolandırıcılıklarıyla aşağılamak.
I) Sonuç olarak görüldü ki; Ülkemiz de, bu misyon, hep bu tasniflerden biriyle karşımıza çıktı. Sonra bu tasnifi, hedefi malum, faili meçhul bir eylem haline getirdi. Daha sonra, sonucu baştan belli olan eylemlerini, Türkiye’de, anıt kabir ziyaretleri, demokrasi ve laik cumhuriyetin temel nitelikleri altında devreye koyup her seferinde görünmezlik sırrına kadem bastı. Cumhuriyet mihverinde sadece kendisi aydınlandı. Cumhur ise İrtica simsarlığı altında aç, yoksul ve cahil bırakıldı. Bu yöntem üzerinden kamusal alanlı mağdurlar ve çıkar odaklı maktuller üretildi. Ve ülkemiz, 20.yüzyıldan; güneydoğu da Kürt, Kıbrıs’ta liman sorunları dâhil birçok sorunla 21.yüzyıla işte böyle girdi.
Şirket Unvanı ve Merkezi
MADDE: 3- Şirketin unvanı; İrtica Kaosu üretme ve Palazlanma Sanayi Anonim ortaklığıdır. Rutin dışı politiğin egemen olduğu ve %10 sayısının %90 dan dan büyük kabul edildiği her alan şirket merkezi hükmündedir.
Şirketin isim hakkı ve kültürel dayanağı:
MADDE: 4- Şirketin isim patenti: Ortaçağ Kilise Dininin aforoz ilkesi ile bütünleşen engizisyon sicilinden mülhemdir. Şirketin misyonerlik felsefesi; mezhep kavgaları, etnik bölücülük- dinsel tahrik yolu ile devlete en büyük mal ve can kaybı yaşatmak üzere tanrı tanımazlık felsefesi üzerine eğitilmiş bölücü fikir akımları tarafından temsil edilir. Şirketin siyasi felsefesi; İslam coğrafyasında en büyük sömürü ve soykırım hissesi olan siyon-Franz ideolojisinden oluşur. Şirket, oligarşik anlamda tekelci bir yapı olup, Türkiye gibi geri kalmış ülkelerde, görev garantisini daima darbe sermayesinin teminatı altında yürütür.
Şirket Sermayesi, bütçe kalemi ve ihtiyat akçesi:
MADDE: 5- Şirketin ideolojik sermayesini; Rejim ve İrtica çarpıştırılmasından elde edilen gelirler oluşturur.
Şirketin gelir dağılımı; Materyalist yapı ve eski demirperde ülkelerinin Marksist düzen mantığı ile sınıflandırılır ve ihtilal akçesi olarak “kültür,sanat,siyaset,bilim,medya,STK,sermaye” gibi çeşitli alanlara bölünür. Şirket, devlet dizaynını, bu çerçevenin istihbaratları doğrultusunda düzenler.
Şirketin genel bütçesini, Türkiye’nin yatırımlarını iç eden faiz ve kriz senaryoları, birde terör ekonomisinden meydana gelen kalemler oluşturur. Şirketin ihtiyat akçesini; savaş ortamında canlarıyla, barış ortamında vergileriyle, bu vatana en fazla katkıyı sağlayan Anadolu insanının sadakat ruhu oluşturur. Sonuç olarak; şirket için her halükarda tehdit ve tehlike boyutunu, ilham kaynağını dinden alan sadakat duygusu oluşturduğundan; madde 5,paragraf birde yer alan hissedarlar bu duygunun yıkılmasında özel sorumluluk sahibidirler.
Şirketin kırmızı çizgisi ve faaliyet alanları:
MADDE: 6-Şirketin kırmızıçizgisini; dine karşı laiklik istismarı oluşturur. Bu şu demektir: Türkiye gibi ülkelerde dinin karşıtlığı laikliktir. Şeriatın egemen olduğu Suudi Arabistan gibi ülkelerde ise laikliğin karşıtlığı dindir. Yani birinde din yasaktır, diğerinde laiklik… Bunun böyle olmasın da ise şirketin 2 amacı vardır. Biri ekonomik ve siyasi sömürü, diğeri de kültürel sömürü. Buna göre:
(1) Bu iki kavramın birbirinin tersi olarak gösterilmesi, bu ülkelerin çok Müslüman yâda çok laik olmasının sonucu değildir. Yani Laiklik’te, İslamcılıkta şirket için aslında bir av kapanıdır. Özellikle; bir denge imparatorluğunun 25 parçaya bölünmesi sonrası, bu parçaların, siyasi anlamda, birbirinin hasımları haline gelmesinde, laikliğin şirket adına çok özel bir önemi vardır. Bu da, İslam dünyasının, tekrar Türkiye gibi bir denge ülkesi etrafında birleşmesini önleme adına en güçlü siyaset silahı demektir.
Hatta Türkiye’nin laiklik söylemi; İslam ülkelerinin de, şeriat söylemi içerisinde sömürülmesinde, laiklik, şirket adına şeriatın da ötesinde önemli bir yer tutar. Çünkü şirket politiği; dünyanın en büyük yeraltı ve yer üstü zenginlilikleri üzerinde yer alan Filistin sancısı, Afganistan, Irak, İran’a yönelik işgal savaşları ve halen de Türkiye’de PKK üzerinden sürdürülen ekonomik savaşların varlık sermayesini bu öneme borçludur.
(2) Şirketin, Kültürel sömürü savaşını ise; Laiklik istismarı ve İslam zıtlaşmasıyla; aynı inanca sahip insanlar arasında oluşturulan husumetler oluşturur.
Şirketin faaliyet alanları; a) İç ve dış bürokrasi tekeli, şirketin tek faaliyet alanıdır. Bu alanların en başını ise eğitim ideolojisi ve muallimler teşkil eder. Marx diyalektiğine göre eğitim daima, inkâr, ihtiras ve tüketim kanalları üzerine kuruludur. Eğitimde hedef, başarıya değil ideolojiye endekslidir. Kalkınmış ülke hayali olan objektif insanlar daima bu yapının katsayı sınırlaması altında tutulur. Buna rağmen, sistem içinden eğer olumlu bireyler çıkacak olursa, bu sonuç imalat hatası kabul edilir ve bu birey fişlenerek işlevsiz hale getirilir.
Bu sonuca göre, şirket ideolojisine ters düşen her birey mürteci, her olumlu atmosfer İrtica mevsimi hükmündedir. Okul, kurs, yurt, ticari işletme gibi milli değer hissi veren her masum mekânın sakıncalı kurum şeklinde yaftalanması bu diyaletik sonucun gereğidir. Şirket bu kozları; batakçılığa bulaşan kendi mensuplarını, masum gösterme adına, bu işleve uygun infial ve iftira tezleri geliştirme yolu ile kullanır. Hatta bununla da kalınmaz, elde edilecek pastanın durumuna göre, kendine yandaş kabul ettiği, yâda karşı taraf kabul ettiği çevreden su-i kast kurbanları dahi üretebilir. Ve bu hesabın arkasından oluşacak, öfke seline dahi yeni gözyaşları ve yeni terör eylemlerini ekleyebilir.
b)Şirket, gerektiğinde yandaş olduğu yâda imkân sunduğu her güçten fikri ve fiziki destek alıp, destek verebilir. Bu yöntemle, yoksul insanlar arasında bölücü fikir ayrılıkları ihdas edebilir
Bunlar arasından çıkar karşılığı kopardığı gençlere, dağ ve şehir eşkıyası rolü verebilir, buna hırsızlık, kap kaç, soygun, uyuşturucu bağımlılığı dâhil, bunlar eliyle karşıtı olduğu, dindar ve vatansever ailelerin çocuklarını sarf malzemesi haline getirebilir.
Şirket için, irtica denen illet ile mücadele de, belki de en kolay olanı, bu maşa yöntemidir olsa gerektir.
c) Şirket, koruyucu ve caydırıcı din olgusuna inat, sonu AIDS vs. gibi nice hastalıkların yaygınlaşma felaketi ile biten; içki, kumar, fuhuş, uyuşturucu, tinerci müptelası vs. gibi olguların gelişimi için her türlü serbestliğin önünü açabilir, açtırabilir. Hatta Türkiye gibi yoksul ülkeler için bu oluşumları, çağdaş dünyaya uyum yasaları olarak dahi dayatabilir.
d) Şirket, eldeki ideolojik devlet yapısının, sosyal devlet yapısına kayması karşısında, muhtemel şartları dikkate alarak, kendi politiğine uygun dokunulmazlık üniteleri oluşturabilir. Her dokunulmaz üniteyi, irtica silahı ile güçlendirerek, yasama, yürütme, hukuk, adalet ve bilim kurumları gibi müesseseleri bu yöntemle rakip taraf aleyhine kilitleyebilir.
Bunun böyle olması, devlet içinde; güçlü oligarşi, zayıf devlet mantığını elde tutmak içindir. Şirketin bu bağlamda, başarıya ulaşması ise, devlet içinde sürekli, bölgesel yâda toplumsal sorunlar oluşturulmasına bağlıdır. Bu ise barışçıl kalkınma hamlelerine gidecek ve yoksulluğun giderilmesini önleyecek kaynakların şirket kanalına akması anlamı taşır. .
Şirketin, devlet, cumhuriyet, laiklik, Atatürk, demokrasi, hürriyet, millet ve din tanımı:
MADDE: 7- Şirket nazarında, devlet olağanüstü çıkar kapısıdır; Cumhuriyet, ancak, meydanlara, balolara ve caddelere verilen isimlerde yaşaması gereken bir nesnedir. Laiklik, kin karşıtlığını doğuran ayrımcı cephelerde kullanılması gereken bir araçtır. Atatürk, taraf ve karşı taraf oluşturmada simgesel güçtür ve devlet çiftliğini bir taraf olarak elde tutma karinesidir. .
Demokrasi, oligarşik yapı üzerinden toplumu uyutma söylemidir. Hürriyet, ancak dini ve milli tarihi aşağılama tercihinde geçerlidir; hortum düzeni dâhil her türlü kötülüğü koruma serbestîsidir. Din, içi boş doğma yâda körpe dimağları uyuşturan afyondur.
Millet deyimi ise, zenci köle sürüleri anlamına gelir Bu tanıma; Türkiye’de, Türk Kürt, Alevi, Sünni herkes dâhildir. Hatta her infial ortamında, Türk’e karşı tek Türk propagandası olan; Türkiye Laiktir, laik kalacaktır sloganının taşıyıcıları da bu kapsamın içindedir. Bütün bunlar, ancak vatan bölünmez, ezan dinmez, bayrak inmez; Türkiye laiktir gibi bölme-çarpma yâda kışkırtma işlemlerinde kullanılır.
a) Şirket nazarında dinin geniş tanımı; Şirket, Türkiye’de İrtica deyince mutlaka İslam’ı kast eder. Yani dine düşmanlık kastedilmiş olur. Tıpkı ABD’nin El kaide, Rusya’nın Çeçenler, Batının Radikal dinci terör kurgusu üzerinden sürdürdüğü İslam düşmanlığı gibi. Mürteci deyince de milli -manevi değer sahibi dindarı kastetmiş olur. Ancak İrtica eşittir din’dir gerçeği Türkiye’de, infial uyandıracağından bu niyet daima gizli tutulur ve bu duygu topluma simgesel irtica olarak yansıtılır.
Bundan dolayı, dinci mürtecilere vicdanları kanatacak şekilde maddi ve manevi işkenceler uygulamak şirket kuralında bir egemenlik hakkıdır.
Bu hak Türkiye’de, Kuvve-i Milliye istismarı ve devletin laik şekliyle özdeşleştirilerek yürütülür. Şirketin Türkiye’deki, varlığı resmi ideoloji ile temsil edilir ve bu ideoloji kanun hükmü taşır. Bunun üzerine evrensel hukuk normlu yasalar tesis edilemez. İçtihatlar yapılamaz. Bu müesses kural aynı zaman da, şirket yönetimine ait çatışmacı siyaset geleneğinin de değişmez ve değiştirilemez içtihat kapısıdır.
Ancak dindarlar Türkiye’de illa da bir iş yapacaksa ve kendilerine illa da bir görev verilecekse, onlar sadece cephe önlerinde ve zor işlerde kullanılmalıdır ki, şirket ortaklarının bodrum ve hortum geceleri güvenden uzak kalmasın.
b) Şirket nazarında Baş Örtüsü (sıkma baş yâda Türban) : Başörtüsü yasağı aslında laik devletin değil, şirket ideolojisinin yasağıdır. Başörtüsünün Turban olarak, tercüme edilmesi, kamusal alan yasakçılığına meşruiyet kazandırmak ve Türkiye’de, ELİ NASIRLI GERİCİ AİLE çocuklarına etkin yönetim yolunu kapamak içindir.
c) Şirket nazarında İHL gerçeği; Türkiye’de, İHL den mezun olan erkek ve kadın herkes, önce şirket rejimi açısından potansiyel suçlu olduğunu kabul ederek okur ve karşılaşacağı engelleri bilerek bu yolu tercih eder. Bunlar Türkiye’de, şirketin geleceğini kuşatan kadro anlamı taşıması nedeniyle son derece tehlikedir. Bu eğitimi almış bu insanların, genel kamu hizmetlerinden tecrit nedeninde bu etki egemendir ve bu egemenlik asla tartışılamaz.
d) Şirket nazarında Ramazan ayları; Ramazan ayları özellikle şirket için en verimli mevsimlerden biridir. Ramazan dayakları, ramazan cinayetleri gibi olaylar imal etmek, şirket açısından oldukça verim artırıcı gelişmelerin başında gelir. Bu ise Türkiye’de Ramazan ayına ve din duygusuna hürmeti yıkmak için şirket aktörleri adına iyi bir fırsat demektir.
e) Şirketin Namus ve Ahlak telakkisi; Şirket açısından bu iki kavramda ilkel din düşüncesine özgü bir kavramdır. Çağdaş insan için bu kavramlar geriye dönüş özlemi yansıtırlar. Dolayısıyla da, bu düşüncenin daha reşitlik öncesinden yıkılması şirket ideolojisine uyumun gereğidir.
Aslında Türkiye’de, 1940 ürünü Köy enstitüleri, kızlı erkekli öğrenci yurtları ile bekâret kavramının yıkılması için iyi bir örnek oluşturmuştur. Şirketin ideolojik mantığına uygun olması bakımından, bu örneğe Türkiye’de, bugün kız yüzünden liselerde hatta ilk öğretimde işlenen cinayetler de ilave edilirse, 1940 dan bu tarafa, ne ölçüde büyük bir başarı sağlandığı görülmüş olur.
f) Şirket nazarında, Kur’an Kursu yasağı; Şirket açısından bu yasak, Türkiye’de genç nesli din duygusundan çocuk yaşta arındırmak içindir. Aksi halde buna göz yummak, daha ileri bir dönemde uyuşturucu ve alkol tüketim üzerinden beslenen ekonomik ve sosyal dengelerin bozulması demektir. Eğer bugün uyuşturucu ve fuhuş simsarlığı ilkokul çağlarına kadar inmiş ise kuşkusuz, bu olgular bu yasakların ürünüdür…
Ve bugün, evrensel hukuk ilkelerinin koruması altında yer alan mabetlere genelevi, başörtüsü tercihine mabet fahişeliği yakıştırması gibi rencide edici saldırganlıklar, eğer serbestçe icra ediliyorsa, bunlar da yine bu yasakların sayesindedir Dolayısıyla, şirketin tek eylem silahını yasaklar oluşturur ve hatta mevcut yasaklar bile bu konuda az denebilir.
Şirketin Rüçhan Hakkı, ekonomik ve siyasi özgürlüğü:
MADDE:8- Devlet kadroları rüçhan hissesi anlamında şirketin en imtiyazlı alanlarıdır. Bu imtiyaz Atatürk adı altında ancak şirketin olağanüstü çıkarları için kullanılır.
Ekonomik özgürlük, eğitim ideolojisinden sonra şirketin siyasi ve sosyal alandaki en büyük hükümranlık alanını oluşturur. Bu özgürlük asla tabana yayılamaz: Atatürk dahi olsa bu özgürlüğü, muasır medeniyet hayalleri için kullanamaz.
Şirketin İmtiyaz hakkı:
MADDE: 9- Devlet yönetimlerinden reformist yenilikler, ancak şirket ideolojisinin aksine ele alınamaz. Milli irade yada Millet egemenliği yararına olacak, ekonomik ve sosyal içerikli kalkınma hamleleri, şirket için, laikçilik alanının kontrolden çıkması anlamı taşır. Bu alan üzerine şayet yeni işletmeler ve yeni kurumlaşmalar inşa edilecek olursa, bunu yapanlar, bu yeni alanlarda tasarruf yetkisi kullanamaz Bunun aksi, siyasi mevta olmayı peşinen kabullenme sebebidir.
Şirket politiği için: 1935 de Türkiye ile ekonomik yönden aynı basamakta bulunan Japonya’nın, bu basamaktan yukarı çıkması, üstelik bir ada ülkesi olarak ve de, 1945 de maruz kaldığı iki Atom bombasından sonra; Türkiye’deki İstiklal savaşı sonrasının aksine, halkıyla bütünleşip kısa sürede acılarını sarması ve teknolojide süper bir güç haline gelmesi asla iyi bir örnek değildir. Hatta yoksul ülkeleri cesaretlendirme adına iç ve dış yatırımlara cazibe teşkil ettiği için çok daha kötü bir örnektir…
Şirket için, Türkiye’de; Atatürk Tüccarlığı ,10.yıl marşı ve Atatürk’ün ölene kadar yaptıkları ve dahi kara tiren ağları fazlasıyla yeterli bir kalkınmadır. Bu sürecin neması da, devlete değil, ancak şirket emrine münhasırdır.
Aslında devletin sermayesi aynı zamanda şirket sermayesi hükmündedir.
Kısacası, Türkiye de, devlet, şirketin ön gördüğü çiftlik kuralları dâhilinde sermaye sahibidir. Buda l00 lirada 25 lira nispetindedir.
Bundan dolayı dışarıdan gelecek yatırım kaynakları ve özellikle de körfez ülkelerinden gelecek kaynaklar şirketin bu kuralına ters orantı teşkil ettiği için mutlak anlamda bürokratik kanallar dâhil her yöntemle engellenmek durumundadır. Dahası içeride gelişen yeşil sermaye için bu kanalların daha sert müeyyidelere bağlanması şirket için daha büyük ehemmiyet arz etmektedir.
Devletin asli görevi daima, kurum ve kurallarıyla, toplum kalkınmasını güçlendirmek değil, din ve kin kavgalarıyla meşgul olmak; her doğan neslin üzerine en az 5 bin dolarlık bir borç kamburu yüklemek. Yeşil sermaye türü depresif hastalıklar üretmek, vurgun ve soygun yöntemleriyle suçlu sayısına yetişmeyen mahkemeler ve tıka basa dolu hapishane dramları oluşturmaktır. Sonuç; bütün bu projeler devlete, al gülüm ver gülüm karşılığında planlanır ve bundan sonra uygulama keyfiyeti kazanır.
Şirketin süresi, Yönetim Kurlu:
MADDE:10- Şirketin ömrü kesintisiz kaoslara bağladır. Yönetim kurulu, şirketin kıyım ve pirim ideolojisini koruyan baskın bireylerden oluşur. Bu yönetim tarzında, demokratik hukuk devleti ilkesi aranmaz, bu kavram bir figür olarak kullanılır. Şirket demokrasisinde, çoğunluk değil bürokrasi sayısı esastır. Parmak sayısı demokrasi sayılır, ancak sayı fazlalığı şirket için geçerli değildir. Bilimsellik, özgürlük, hukuk, adalet gibi evrensel kriterlerin tamamı, şirket kuralı ile sınırlıdır;
Din ve vicdan hürriyetinden dem vuran kalabalıklar, ancak şirketin sınırladığı ölçüde bu haktan yararlanabilir. Şirket, bilim kurumlarını kalkınma ve uluslar arası patent icatları gibi lüzumsuz işler için asla kullanmaz. Bilimsel eşitlik şirket çıkarına uygun bireyler içindir. Sonuç itibariyle; Şirketin, kendinden saymadığı her GALİLE sanıktır ve her başarı da mağluptur.
Şirketin Temsil ve ilzamı;
MADDE: l1- Şirketi; Karanlık elbiseli toplum mühendisleri temsil eder; bu güç, devleti sürekli olağan üstü şartlar altında tutmakla görevlidir. Bunun böyle olması, sosyal hukuk devletine özgü normal melekelerin işlememesi içindir. Bu da, sosyal devlet imkânlarından zenci kölelerin mahrum edilmesi anlamı taşır.
Şirketin Denetleme Kurulu;
MADDE:12- Şirket kuralına göre, devlet ancak şirket yedi emini kabul edilen kişi yâda kişilerce denetlenir: Bu denetimde buyruk demokrasisi uygulanır. Bu demokrasiye göre istenilen değil istenen seçilir. İstenen iş paraflanır, istenmeyen işte karalanır.
Şirketin seçim dönemi;
MADDE: 13- Seçme ve seçilme, demokrasinin gereği olsa da, aslında şirket tüzüğüne göre, bunların hepsi bir formalitenin tamamlanmasından ibarettir. Yani, şirkete göre, birincil iktidar devlet iktidarıdır. Siyasetin iktidarı, ikincildir. Bu iktidarın ellerinin ve ayaklarının bağlı tutulması tavizsiz bir şirket politikasıdır. Bu iktidara cumhuru mutlu edecek iş yaptırılmaz ve yapma fırsatı verilmez-işbirliğine dahi girilmez. Bu iktidar toplumu oyalamak ve devleti sömürmek için bir araç olarak kullanılır.
Devletin iktidarı ise, şirkete eman veren bireylerden oluşur ki, bunlar da, hem seçilenleri hem seçenleri yönetir. Ancak bunlardan da içer-ü bir güç daha vardır ki, bu da, hepsini toptan yönetir
Şirket politiğine göre seçim demek; Türkiye gibi ülkelerde, sözde halkın kendi kendini yönettiğini göstermek içindir. Bu da şirket politiğinin devlet ve millet üzerine oluşturduğu ekonomik ve sosyal tahribatı gözden uzak tutmak; uğranan itibar kaybı için biraz zaman kazanmak ve süre gelen gündemi korumak demek.
Bu süre aynı zamanda sivil yönetim sayesinde hazinede yeni hortum ve kriz senaryoları için yeterli ölçüde ganimet payının toparlanması demektir. Ve sonuç: şirket politiğinde; seçim ve seçilenin ömrü ancak bu payla orantılıdır.
Şirketin hesap dönemi:
MADDE: l4- Hesap vermek, sosyal hukuk devletlerine özgüdür. Bu nedenle, şirket eminleri hesap vermekten muaftır. Kimsede hesap soramaz. .Soran ve sorgulayanlar için 10 yıllık devreler halinde tekrarlanan şirket senaryoları güncellenir ve bilinen düğmeye basılarak infaz yerine getirilir. Ancak infaz dosyası hiçbir şekilde kapanmaz, kapatılamaz.
Şirketin kar ve zarar tespiti:
MADDE: l5- Şirkette zarar tespiti, Türkiye’de rejim tartışmasının yaşanmadığı zamanlarda oluşur. Tartışma güncelleşip, hazine hortumlanacak düzeye geldiği anda da, şirket zararını birkaç kat fazlasıyla telafi eder ve operasyon tamamlanmış olur.
Şirketin Damga Vergisi;
MADDE: 16- Şirketin damga vergisi ve her türlü harcı Çanakkale ve İstiklal savaşında, vatan sevgisini iman borcu sayan (şirket deyimi ile) geri kafalı mürteciler tarafından kan bedeli olarak ödenmiştir. 1908 tarihli İttihat Terakki darbesinin bir sonucu olan bu toplu ödeme; bu gerici neslin imha olması anlamında, iş bu şirkete, tek başına yetecek bir ülke armağan ettiği için hem yerinde olmuştur, hem de zamanın da olmuştur.
/ 29 Ekim 2006/ Yazan ve Yayına hazırlayan: İsmail HASBAL.
Şirketi Temsil eden münferit İmza
1- Sorma sonu Dipsiz Kuyu
Başa Dön
|